Bir Günde 4 Ülke ve Alpler'in Eteklerinde 4 Gün -2

30.04.2008 00:31

İbrahim Sediyani

Vorarlberg eyâletinin başkenti olan Bregenz, deniz seviyesinin 427 m üzerinde kurulu olup 29, 51 km²’lik bir alanı kapsar. Nüfûsu 27 bin 154 olan kent, M. Ö. 1500 yıllarında kurulmuş bir yerleşim birimidir.

Bregenz’de bir saate yakın oyalandıktan sonra ayrıldım ve yeniden Almanya’ya girdim. Bregenz ve Inselstadt Lindau im Bodensee, yan yana duran iki güzel şehirdir. Biri Avusturya’ya, biri de Almanya’ya aittir.

Şimdi tekrar Almanya’da, Bavyera eyâletinin Schwaben iline bağlı Inselstadt Lindau im Bodensee (Konstanz Gölü’ndeki Ada Şehri Lindau) ilçesindeyim. İlk işim göl kıyısına, Lindau limanına gitmek oldu.

Lindau limanının görülmeye değer bir güzelliği vardır, burası, Almanya’nın en sevdiğim noktalarından biridir. Limandan çıkan gemiler, Işık Kulesi (Lichtturm) ve Bavyera Aslanı (Bayerische Löwe) heykelinin arasından geçip göle açılırlar.

Almanlar’ın “Bodensee” (Taban Gölü) dediği bu göle Türkçe’de, göl kıyısındaki Konstanz şehrinin ismi verilerek “Konstanz Gölü” olarak adlandırılır. Ancak bu tanımlama yanlış değildir. Bazı Almanca metinlerde dahi, seyrek de olsa, aynı şekilde “Konstanzer See” nitelemesine rastlamak mümkündür. Gölün üçüncü bir adı da “Rheinsee” (Ren Gölü)’dir. İsviçre ve Liechtenstein’dan gelen Rhein (Ren) Nehri, Avusturya’nın Bregenz kentinde (Bodensee’nin en doğu noktası) göle akar; aynı Ren, Almanya’nın Öhningen kentinde (Bodensee’nin en batı noktası) tekrar gölden çıkarak akıntısına devam eder. Yani Ren, gölün bir tarafından girip diğer tarafından çıktığı için, bir ismi de “Ren Gölü”dür.

Bodensee, üç ülke arasında, Almanya, Avusturya ve İsviçre arasında yer alır. Gölün kuzeyi ve batısı Almanya, doğusu Avusturya, güneyi ise İsviçre’dir. Bodensee, Almanya’nın Baden – Württemberg ve Bavyera eyâletlerine, Avusturya’nın Vorarlberg eyâletine, İsviçre’nin ise Thurgau ve St. Gallen kantonlarına kıyısı olan bir göldür. Almanya’da Radolfzell, Konstanz, Überlingen, Meersburg, Friedrichshafen ve Inselstadt Lindau im Bodensee şehirleri, Avusturya’da Bregenz şehri, İsviçre’de ise Rorschach, Arbon, Romanshorn ve Kreuzlingen şehirleri bu göl kıyısında kurulmuşlardır.

Toplam 273 km’lik bir kıyısı olan gölün Almanya kıyıları 173 km, İsviçre kıyıları 72 km ve Avusturya kıyıları 28 km uzunluğundadır. Deniz seviyesinin 395, 23 m üzerinde bulunan ve toplam hacmi 539 km² olan gölün en derin yeri 254 m, en sığ yeri ise 90 m’dir.

Gölün adı Romalılar döneminde “Lacus Brigantinus”, 1. yy’dan sonra “Lacus Venetus” idi. Daha sonra Konstanz şehrinin ismiyle birlikte anılarak Latince “Lacus Constantinus” ve “Constantia” gibi isimler aldı. Ortaçağ’da ise “Lacus Bodamicus” şekline dönüştü.

“Bodensee” (Taban Gölü) ismini, sadece Almanca konuşan ülkeler (Almanya, Avusturya, İsviçre ve Liechtenstein) halkı kullanmaktadır. Bu dört ülke dışında, dünyanın neredeyse tüm dillerinde Türkçe’deki şekliyle “Konstanz Gölü” ismiyle zikredilir. (İtalyanca “Lago di Constanza”, Fransızca “Lac de Constance”, İngilizce “Lake Constance”, İspanyolca “Lago de Constanza”, Portekizce “Lago de Constança” ve Kürtçe – bu da benden – “Gola Konstanzê”)

Göl üzerinde üç ada bulunur ve üçü de Almanya’ya aittir: Lindau, Reichenau ve Mainau. Bavyera eyâleti içinde olan Lindau, bir ada şehridir ve gölün en büyük adasıdır. Baden – Württemberg eyâletine ait olan Reichenau, büyüklük bakımından ikinci sıradadır. Aynı eyâlete ait olan Blumeminsel Mainau (Mainau Çiçek Adası) ise adından da anlaşılacağı üzere bir “çiçek adası”dır ve bu küçük adada yerleşim yoktur. İsveçliler tarafından muhteşem bir tabiât adası haline getirilen Mainau, Almanya’nın en gözde turistik mekânlarından biridir ve yılda ortalama bir milyon turist tarafından ziyaret edilir.

Toplam 16 eyâleti bulunan Almanya’nın bugüne dek 12 eyâletini gezdim. Sadece 4 eyâlete gitmedim. Almanya’da, bu kocaman ülkede en sevdiğim, en çok hoşuma giden şehir, işte bu Lindau şehridir. Şu anda bulunduğum yer, Almanya’da en sevdiğim yer ki bu benim buraya ikinci gelişim.

Lindau, bir “adakent”tir, dikkatinizi çekerim. Bir “ada şehri”dir. Dünyanın her yerinde “ada” da bulabilirsiniz, “şehir” de. Fakat “adaşehir”, yeryüzünde çok nadir bulunan bir şeydir. Örneğin, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Ebu Dabi, İtalya’daki Venedik, Hırvatistan’daki Zadar ve Almanya’daki Lindau birer “adaşehir”dirler.

Resmî adı “Inselstadt Lindau im Bodensee” (Konstanz Gölü’ndeki Ada Şehri Lindau) olan bu “adakent”, deniz seviyesinin 401 m üzerinde kurulmuş olup 33, 18 km²’lik bir alanı kapsar. Trafik remzi “LI” olan bu kentte 24 bin 537 kişi yaşar. Bavyera eyâletinin, merkezi Augsburg olan Schwaben ilinin bir ilçesi durumundadır.

Şehrin “ada” bölümü, “eskikent” olarak anılan kesimidir ve büyüklüğü 0, 68 km²’dir. Minicik bir ada olan Hoy da buraya aittir.

İsviçre’nin St. Gallen kantonundan gelen papazlar tarafından 882 yılında kurulan bu şehrin ilk adı “Linda” idi.

Bugün yaşadıklarımı sanırım hiçbir zaman unutmayacağım. En güzel günlerimden birini yaşadım, bugün. Sadece birkaç saat içinde tam 4 ülke gezdim ve bu süre zarfında Merkezî Avrupa’nın en güzel yerlerini ziyaret ettim. Ancak gezdiğim ülkelerin hepsi de, daha önce görmüş olduğum ülkelerdi. Bu benim Liechtenstein’a 2., Avusturya ve İsviçre’ye ise 4. gidişim.

İnanır mısınız, bütün gün birşey yemedim ama açlık da hissetmiyordum. İnsanın vakti güzel geçince ve çok mutlu olunca yemek ihtiyacı da duymuyordu demek ki. Yemek ihtiyacınızı tehir hatta iptal de edebilirsiniz, kendi elinizde ama Malezyalı astronot gibi uzaya da gitseniz namazınızı kılmak zorundasınız. Namaz vakti girmişti ve Lindau’nun şirin limanından ayrılıp camiînin yolunu tuttum.

Von Behring Caddesi 10 adresinde bulunan ve Diyanet İşleri Türk – İslam Birliği (DİTİB)’ne bağlı olan Lindau Fatih Camiî’ne gittim. DİTİB, Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Almanya yapılanmasının adıdır.

Lindau Fatih Camiî’nde öğle ve ikindi namazlarını seferî olarak birleştirerek kıldım. Namazdan sonra camiînin başkanı ve hocasıyla tanışıp sohbet ettim. (Ben “hoca” diyorum ama resmîyette bu “hoca” sıfatı kullanılmıyor, bunlar için “din görevlisi” deniyor. Oysa ne derece yanlış bir tanımlama, değil mi? Sadece papazların dînlerini yaşamak ve yaşatmak zorunda oldukları Hristiyanlık gibi değil bizim dînimiz. “Ben müslümanım” diyen herkes dînini yaşamak ve yaşatmak zorundadır. Bizim itikadımıza göre her müslüman bir “din görevlisi” olmalı değil midir? “Din görevlisi” sıfatını sadece hocalara mahsus kılarak İslâm’ın helâl ve haramları, farz ve yükümlülükleri salt bir sınıfa nisbet edilmiş olmaz mı?)

Lindau Fatih Camiî Başkanı Turgay Kocaman ve din görevlisi Abdullah Falay’la tanışıp sohbet ettim. 43 yaşında ve Kocaeli vilayetimizin İzmit merkez ilçesinden olan Turgay Kocaman, 2003 yılından beri başkanlık yapıyor. Akyazı İmam Hatip Lisesi mezunu olan 33 yaşındaki hoca Abdullah Falay ise Trabzon ilimizin Çaykara kazasından olup 1, 5 yıldır burada görev yapmaktadır. Eylül 2006’da göreve başladı ve Almanya’daki ilk görev yeri. Abdullah Falay, Türkiye’de tayininin buraya çıktığını öğrendikten sadece bir hafta sonra Lindau’ya gelmiş. Gelmeden önce yalnızca bir kez haritaya bakma fırsatı bulduğunu söyleyen Falay, “Dikkatlice incelememiştim. Buraya gelip üç ülke sınırında ve turistik yer olduğunu görünce çok şaşırdım ve sevindim” diyor.

Lindau Fatih Camiî’nin yapımına 2005 yılında başlandı ve Temmuz 2007’den itibaren faaliyete geçti. Bu camiî, “Almanya’da en erken sürede bitirilen camiî” özelliğine de sahiptir. Toplam arsa alanı 1900 m² olan Fatih Camiî’nin kapalı alanı ise 900 m²’lik bir büyüklüğe sahiptir. Camiî bünyesinde, üst katta 150 m²’lik konferans salonu, kadınlara ait Wintergarten (kış bahçesi)’li komple lojman (mutfağıyla birlikte), en üstte ise din görevlisinin kaldığı lojman bulunuyor. Camiîde ayrıca çay ocağı, gençlik salonu, lokal, kütüphane, cenaze yıkama yeri ve çocukların okuduğu yer var. Hemen her vakit namazında cemaati bulunan ve 194 kayıtlı üyesi olan Lindau Fatih Camiî, Avrupa’da “iç turizm” yapan müslümanların gidip namaz kılabilecekleri güzel bir imkan sunuyor. 

Daha sonra Batı Trakya Bodensee Teşkilatı merkez bürosuna uğradım. Orada birkaç dakika kaldım, bir bardak çay içtim ve sohbet etim. Her gittiğim yerden bir şey öğrenmeden kesinlikle ayrılmayacağımdan dolayı, orada da Batı Trakya toplumu ile ilgili bazı bilgiler edindim. Onlar bana Batı Trakya’da yaşanan sorunlardan bahsettiler, ben de onlara Kürdistan’da yaşanan sorunlardan bahsettim. Onlar anlattı, ben dinledim; ben anlattım, onlar dinliyormuş gibi yaptı. Fakat neler konuştuğumuzu burada açıklamayacağım. (Türkiye henüz buna hazır değil)

Konstanz Gölü’ndeki Ada Şehri Lindau’dan ayrıldıktan sonra, Avusturya sağ tarafıma, Baden – Württemberg eyaleti ise arkama düşecek şekilde doğuya doğru yolculuğuma devam ettim. 308 numaralı yol üzerinde gidiyordum ve ilk kez, arabadaki CD’yi değiştirmeye karar verdim. Yusuf Can’ın “Kutlu Bir Sevda” adlı CD’sini çıkardım ve Kardeşlik Çağrısı’nın “Nereye Bu Gidiş?” adlı CD’sini çaldırmaya başladım. CD’deki ilk eser olan “Ağacan” isimli şarkının hoş ezgisi ve bu ezgiyi okuyan sevgili Yaşar Burak’ın muhteşem sesi eşliğinde kendimi yollara bıraktım:

“Ooooooooof! Başımızın belasııııııı,
Zamansız aşk bülbülüüüüü, Ağacan!
Kaç kilitli demir kapıdan geçtiiiin,
Kaç duvar örüldü dudaklarınaaaaaaa?
Neden hâlâ susmazsın Ağacan?
“Ooooooooof! Başımızın belasııııııı,
Zamansız aşk bülbülüüüüü,
Sırası mı şimdi Ağacan?
 
Ooof be kardeşim tanklar yürürkeeeen,
Bakmazken anneler çocuklarınaaaaa, Ağacan!
Sineleri emân zillet bürürkeeeeeeen, 
Korku dağlarına inat kıyâmııııın,
 Sırası mı şimdi Ağacan?
“Ooooooooof! Başımızın belasııııııı,
Zamansız aşk bülbülüüüüü, Ağacan!
 
Gözlerinde asırların sevdasııııı,
Umut ki bilirim aşk gibi sendeeeee, Ağacan!
Ellerinde yüreğin gibi isyaaaaaan,
Yine de bir tanesin sen Ağacaaaaan,
Senin kavgan Kudüs Ağacan!
 “Ooooooooof! Başımızın belasııııııı,
Zamansız aşk bülbülüüüüü, Ağacan!”

İnsanı mest eden, bülbül gibi bir sesi olan Yaşar Burak’ın Velfecr sitesi yazarı sevgili Nureddin Şirin için bestelediği ve söz ve müziği kendisine ait olan bu şarkı gerçekten çok güzel. Sevenlerinin “Ağacan” diye hitâb ettiği Kudüs âşığı Nureddin Şirin, kendisi için böyle bir şarkı bestelenmesini fazlasıyla hak ediyor.

 Bir gün sevgili Nureddin Şirin’le telefonda sohbet ederken, söz dönüp dolaşıp bu şarkıya gelmişti. Ben kendisine, “Ağacan, senin için şarkı bestelemişler. Müthiş bir şey bu!” deyince, Nureddin âbimiz “tevazu” yapmaya çalışarak, “sağolsunlar, kardeşlerimiz bize böyle bir şeyi layık görmüşler” demişti. (Bu “tevazu” olayını ben pek beceremiyorum. Zaten “tevazu” yapmaya çalışan Ağacan da bunu telefonda eline – gözüne bulaştırmıştı. Sanırım bu, herhangi bir İslâm ülkesinin başkentinde ikamet etmemiş olmamızdan kaynaklanan bir eksiklik olsa gerek)

 Türkiye’ye her gidişimde Nureddin Şirin’i görmeyi çok arzuluyorum, fakat nedense, her seferinde O’nu göremeden dönmek zorunda kalıyorum. En son 2006 Ramazanı’nda İstanbul’a gittiğimde kendisini görmek istemiş, arkadaşlara “Nureddin âbi nerede?” diye sormuştum. “Dışarıda” demişlerdi, yurt dışında olduğunu kastederek. “Dışarıda nerede?” diye sorunca da “İran” cevabını almıştım. Böylece O’nu görmek yine nâsib olmamıştı. Velhasıl, her seferinde Ağacan’ı göremeden Türkiye’den ayrılmak zorunda kalıyorum. Çünkü ne zaman Türkiye’ye gelsem, Nureddin Şirin ya “dışarıda” oluyor, ya da “içeride”.

Neyse, biz Bavyera’daki yolculuğumuza devam edelim…

Lindau – Immenstadt yolu olan 308 nolu yolda araç kullanmak, gerçekten hem büyük bir ustalık, hem de cesaret gerektiriyordu. Alp Dağları’nın yüksek tepeleri kat edile edile alınan bu yol yokuş – inişten başka bir şey değildi. Bu yolda araç kullanırken ardı sıra dizilen tepelere çıkıp iniyordunuz. Üstelik yol tek şeritli ve oldukça dar idi. Sürekli kavis çizen yolun özellikle bu kavisli bölümleri oldukça tehlikeliydi. Fotoğraflardan tanıdığım Bolivya yollarından farkı yoktu.

Araba kullanırken içime büyük bir korku düşmüştü, sanki bu yol hiç bitmeyecek, bu yolun sonunu getiremeyeceğim hissine kapılmıştım. Öylesine büyük bir korkuyla araba kullanıyordum ki, dikkatim dağılmasın diye müziği bile kapatmıştım. Tepelerden aşağıya doğru inerken ayağım sürekli frenin üzerindeydi. Şayet ayağımı frenden çekseydim, araba gittikçe hızlanacak ve artık kontrol edilemez bir hıza kavuşacaktı. En aşağı inince de bu kez bir diğer dağa tırmanmaya başlıyordunuz. Yokuş çıkarken ise ayağım sürekli gazdaydı. Yokuşu çıkmak, inmekten daha tehlikeliydi. İnanın, yokuş çıkarken aracınızın herhangi bir nedenle stop etmesi halinde gerisin geri son hızla aşağıya yuvarlanırdınız.

Ben saatte 30 km / saat’i geçemiyordum, bundan daha hızlı sürmeye cesaret edemiyordum ama diğer araç sürücülerinin maşallâhı vardı. En az 60 veya 70 km / saat hızla gittiklerini tahmin ettiğim araçlar sürekli beni solluyorlar, kavislerden dolayı sollayamadıkları zaman da hızlı gitmem için korna çalıyor, bağırıyor ve küfrediyorlardı. Ben iki elimle direksiyonu sıkı sıkıya tutmuş, gözlerimi yoldan ayırmaya bile cesaret edemediğimden dönüp onlara bakmıyor, söylediklerine “iade-i ziyarette” bulunamıyordum. Onlar bu coğrafyada yaşadıkları için, Alpler’in trafiğine alışıktılar.

Böyle yüksek dağ yollarına Pakistan’da, Keşmir coğrafyasında da şâhid olmuştum. İki yıl önce bulunduğum Himalaya Dağları ile şu anda bulunduğum Alp Dağları arasında, inanın bu yönden hiçbir fark yoktu.

Alp Dağları üzerindeki bu korkulu yolculukta karşıma çıkan “Wasserfälle” (Şelâleler) tabelasını görür görmez yoldan çıktım ve ok işaretinin gösterdiği yere direksiyonu çevirdim. Hiç bilmediği, tamamen yabancısı olduğu bir yolda aracıyla giden bir insanın karşısına çıkacak olan bir sürpriz, ancak bu derece güzel olabilirdi. İnanamadım tabelayı görünce, mutluluktan gözlerim parlıyordu: YOLUMUN ÜZERİNDE ŞELÂLE VAR! ALLÂH-Û EKBER…

Şelâlenin yanına varınca arabayı durdurdum, fotoğraf makinamı ve not defterimi alıp çıktım arabadan. Günün bütün yorgunluğunu üzerimden atacak bir sürprizle karşılaşmıştım, müthiş sevinçliydim, bir şelâle görecektim. Ancak tabelada “Wasserfall” (Şelâle) değil, “Wasserfälle” (Şelâleler) yazdığı için birden fazla şelâle ile karşılaşacağımı anlamıştım. Çünkü hem Almanca’daki, hem de Türkçe’deki çoğul eklerini tanıyordum. Her iki dilde de konuşup yazabiliyordum. Türkçe’yi ilkokul 1. sınıfta, Almanca’yı ise ilkokul 2. sınıfta öğrenmeye başlamıştım. (KAYNAK GÖSTERİYORUM: Bakınız, “Benimle Aynı Dili Konuşmak İster Misiniz?” adlı benim kendi yazım)

“Geotop Jeoloji Parkı” (Geotop Geologiepark) içinde bulunan “Scheidegg Şelâleleri” (Scheidegger Wasserfälle), peşpeşe iki defa yüksekten dökülüyordu ve çok tatlı bir görünüşü vardı. Yüksekliği 40 m kadardı.

Bölgede yaşayan âîleler burayı mesire yeri olarak kullanıyordu. Âîleler haftasonları ve tatil günlerinde çocuklarını alıp bu şelâlelerin başında piknik yapıyorlardı. İki şelâle arasında belediye tarafından bir çocuk oyun parkı yapılmıştı.

Şelâlelerin başında iki Alman âîle vardı, piknik yapıyorlardı. Erkekler oturmuş biralarını içiyor ve sohbet ediyor, kadınlar şelâlenin başına geçmiş şırıl şırıl akan suyun tadını çıkarmaya çalışıyor, çocuklar ise oyun parkında oynuyorlardı; kimi kayıyor, kimi salıncakta sallanıyor, kimi de kumdan evler yapmaya çalışıyordu. Nedense “içimdeki çocuk” canlandı ve ben de bu parkta çocuk gibi oynamaya başladım. Anne ve babalara sadece selâm vermekle yetindim ve hemen gidip onların çocuklarının arasına karışarak çocuklarla birlikte oyun oynadım. Kaydıraçta kaydım, salıncakta sallandım, yıllardır kira ödeyen bir “âîle reisi” olarak kumdan da olsa âîlem için bir ev yaptım. Özellikle salıncakta sallanmak çok keyifliydi. Ancak okuyucularımız beni “popüler kültürün etkisine girmek, İslamî hareketin kazanımlarını hebâ etmekle suçlarlar” diye çekindiğim için bu güzel enstantanenin fotoğrafını çektirmedim (Salıncakta sallanmanın Tevhidî ve İnqılabî bir müslümana yakışmayacağını bilecek kadar devrimci bir altyapım vardı sonuçta). Ne yapalım, madem bu bir gezi yazısı olduğu halde çektirdiğim fotoğraflarımı bile insanlarla paylaşmaya korkuyorum, ben de onlara bol bol su, çiçek ve kuş resimleri göndereyim bari.

Ben çocuklarla oynarken, anne ve babaları da bize bakıp gülüyorlardı. Davranışım onların hoşuna gitmişti.

İki ayrı şelâleden oluşan Scheidegg Şelâleleri’ni ziyaret ettiğinizde, iki şelâlenin ortasına gidiyordunuz. Yani birinci şelâlenin altına, ikinci şelâlenin ise üstüne. İkinci şelâleyi karşıdan seyretme imkânınız yoktu, sadece altınızdaki suyun uçurumdan aşağıya nasıl düştüğünü görebiliyordunuz. Ancak uçurumdan aşağıyı, suyun düştüğü yeri görme şansınız yoktu.

Bu benim şimdiye dek gördüğüm 7. şelâle. Bugüne kadar şu şelâleleri görme mutluluğu yaşadım: Coo Şelâlesi (Belçika), Ren Şelâlesi (İsviçre), Manavgat Şelâlesi (Türkiye), Düden Şelâlesi (Türkiye), Kurşunlu Şelâlesi (Türkiye), Çırçır Şelâlesi (Kürdistan) ve Scheidegg Şelâlesi (Almanya).

Çocuklarla oynadıktan sonra suyun tadını çıkarmak ve fotoğraf çekmek için şelâlenin başına gittim. Şelâle çok güzeldi, bol bol resim çektim. Sonra fotoğraf makinamı orada bulunan Alman kadınlara vererek, kendilerinden, şelâleyle birlikte benim fotoğrafımı çekmelerini rica ettim. Makinayı aldılar ve birkaç resmimi çektiler (Allâh razı olsun! Yaptıkları bu iyilik, günâhlarına kefaret olur inşallâh). Onlar bana kim olduğumu, nereden geldiğimi ve ne amaçla burada bulunduğumu sordular. Ben ise gerçeği onlardan gizledim, yalan söyledim. Akrabalarımı ziyaret etmeye gittiğimi, yolumun buradan geçtiğini uydurdum. Mahsus öyle söyledim. (Neme lazım? “Gazeteci – Yazar” olduğumu öğrenirlerse benimle “Ropörtaj” yapmaya kalkabilirler ve şahsımla ilgili sorular sorabilirlerdi. Yeni bir felâkete sebebiyet vermek istemiyordum)

Scheidegg Şelâleleri’nin başında bir saat kadar kaldıktan sonra o insanlarla vedâlaştım. Rotasını kendim de bilmediğim yolculuğuma devam edecektim. Arabanın içine girince, önce yan koltuktaki atlası elime alıp biraz haritaya baktım. Nereye gitmeliydim? Arabayı nereye doğru sürmeliydim? Yola vermeden önce buna karar vermem gerekiyordu. Bunun için atlasa baktım, haritayı dikkatli bir şekilde inceledim. (Kendi yazdığım yazılardan ve onlara yazılan yorumlardan sonra en çok baktığım şey, dünya atlasıdır)

Aynı istikamet üzere yola devam etmeye karar verdim ve yaklaşık 1, 5 saatlik bir yolculuktan sonra karşıma küçük ama şirin bir göl çıktı.

Alp Gölü (Alpsee) adlı bu göl, Immenstadt kenti yakınında, Bühl am Alpsee adlı köydeydi. Bu bölgede aynı isimde iki ayrı göl olduğundan, buna “Büyük Alp Gölü” (Große Alpsee) deniyor. Dağlar, ormanlar ve çayırlıklar arasındaki bu göl, bölge insanına hem spor, hem de yüzme imkânı sunuyor. Toplam 2, 4 km² büyüklüğündeki gölün en derin yeri, sadece 22 m. Gölün fotoğraflarını çektikten sonra Immenstadt kentine vardım ve arabayı kenti merkezine doğru sürdüm. Oldukça güzel bir manzarası olan, şehir içinde bile sürekli yokuş inip çıkılarak araç kullanılabilen Immenstadt’ın coğrafî yapısı çok ilgincime gitmişti. Bavyera eyaletinin Schwaben ilinin Yukarı Allgäu (Oberallgäu) ilçesine bağlı bir köy statüsünde olan Immenstadt im Allgäu’da biraz takılacaktım.

Untere Kolonie 10 adresinde bulunan ve DİTİB’e bağlı olan Immenstadt Yunus Emre Camiî’ne gittim. Camiîde hocanın dışında yönetimden isimler ve cemaatten insanlar vardı. Yabancı olduğum için, içeri girip selâm verince ayağa kalkıp bana doğru geliyor ve tokalaşıp “yanak yanağa” yapıyorlardı.

Yunus Emre Camiî’nin başkanı 62 yaşındaki Ahmet Ercan ve din görevlisi 32 yaşındaki Abdullâh Yılmaz, beni oldukça dostça karşıladılar. Başkan Balıkesir’in Sındırgı ilçesinden, hoca ise Bayburtlu’ydu. Cemaatin içinde özellikle Mardin’in Nusaybin ilçesinden olanların çokluğu dikkatimi çekti. Bu bölgede Nusaybinli birkaç âîle yaşıyor.

2002 yılında inşâ edilmeye başlanıp 2003’te ibâdete açılan Immenstadt Yunus Emre Camiî, küçük bir dere üzerindeki köprünün hemen başındadır. Toplam 953 m²’lik bir arsa üzerinde bulunan camiînin kullanım alanı 300 m². Immenstadt’taki tek camiî olan bu mescîd, Avusturya sınırına 30 km mesafede bulunuyor. Camiî bünyesinde gençlik odası, kafeterya, oturma salonu, bilgisayar salonu, seyâhat acentesi, mutfak, büro, cenaze yıkama yeri ve 16 araç kapasiteli garaj bulunuyor. Camiînin 252 kayıtlı üyesi var.

Camiîde 40 dakika kadar dinlendikten, çay içip sohbet ettikten sonra cemaatle vedâlaştım ve onlardan ayrıldım. Arabanın kapısını açıp içeri girdim ve yan koltuktaki atlası elime alıp yine haritayı inceledim. Bulunduğum yer ve çevresi hakkında biraz önbilgim olsun diye birkaç dakika atlasa, haritaya baktım (Kendi yazılarımdan sonra en çok baktığım şey, dünya atlasıdır). Doğuya doğru sürmekten vazgeçtim, Avusturya’yı arkama alıp kuzeye doğru gitmeye karar verdim.

Bavyera eyaletinin, merkezi Augsburg olan Schwaben iline bağlı, merkezi Sonthofen olan Yukarı Allgäu (Oberallgäu) ilçesinin bir köyü durumunda olan Immenstadt im Allgäu, 81, 41 km²’lik bir alanı kapsıyor ve deniz seviyesinin 728 – 1759 m üzerinde kurulmuş bir yerleşim birimidir. Bağlı bulunduğu ilçenin trafik remzi, OA. 14 bin 328 kişinin yaşadığı köyde km başına 176 kişi düşüyor. 1804 – 06 yılları arasında iki yıl için Avusturya’ya bağlı olan Immenstadt, 10 Mart 1806 tarihinden itibaren Bavyera’ya aittir.

B 19 yolu üzerinde kuzeye doğru yol alırken yine sırayla dağlara tırmanıp iniyordum. Bir dağın tepesinde “Mc Donald’s” görünce acıktığımı hissettim, hem burada manzara da çok güzeldi. Durup seyretmek için bahane arıyordum zaten.

Bütün gün bir şey yememiştim ama niye bir yerde durup karnımı doyurmuyordum, ben de bilmiyordum doğrusu. Her saatim, her dakikam öyle güzel ve bereketli geçiyordu ki, sanki yemek yersem vaktimi boşu boşuna öldürecekmişim gibi geliyordu bana. Cebim para doluydu. Bu geziyi araştırma yapmak, belgesel hazırlamak, ilginç ve farklı makaleler yazmak amacıyla yapıyordum. Şirket bana ihtiyaçlarımdan fazlası kadar para vermişti, her türlü gereksinimimi karşılayacak kadar çok para koymuştu cebime. Oysa ben bütün gün benzin hariç tek kuruş harcamamıştım, ağzıma tek lokma yiyecek almamıştım. Sabah namazından sonra ablamın evinde yaptığım kahvaltıyla duruyordum.

Tuhaftır ama yemek yemek, benim aklıma gelmiyordu. Allâh’tan karşıma bir – iki camiî çıkıyordu, yoksa yemekler gibi namazları da unutacaktım.

Arabayı Mc Donald’s’ın parkına çektim ve içeri girdim. Bu Mc Donald’s’lar bana Amerikan kültür emperyalizmini çağrıştırdığı için normalde bu tür yerlerde yemek yemeğe pek sıcak bakmıyordum (bu kez şaka değil, bunu ciddî söylüyorum) ama şu anda başka seçeneğim yoktu.

Arabayı park edip içeri doğru yürürken müthiş acıktığımı ilk kez bu derece yakından hissettim. İçeri girdim ve tam 6 tane “Fish Mc” istedim (biraz fazla ama daha önceki öğünlerle birleştirip “cem” ediyordum). Yanına da bir büyük içecek aldım. Dışarıda yağmur yağıyordu ve ben tepsimi alıp herkesin şaşkın bakışları arasında dışarıya, terasa çıktım ve açıkhavada oturup yemeğe başladım. Hem çalışanlar, hem de müşteriler tuhaf tuhaf bakıyorlardı; zira dışarıda oturmuş, yağmur altında yemek yiyordum. Şu anda bir dağın tepesinde bulunduğum ve etrafımda muhteşem bir manzara olduğu için ıslanmayı göze alarak dışarıda oturmuştum.

Yemeği büyük bir iştahla yedim ve bitirdim. Masamın, tepsimin ve kafamın üzerine yağmur damlaları düşüyordu. Burnumun ucunda yağmur damlası asılı kalıyor, elbiselerim ıslanıyordu. Hiçbirine aldırış etmiyordum, benden daha alçakta bulunan sıradağları seyrediyor, bütün dikkatimi Alpler’in bu muhteşem coğrafî güzelliğine veriyordum. Havası da mis gibiydi buraların, tertemiz bir dağ havası vardı. Burada yaşayıp da hastalanmak mümkün değildi.

Yemekten sonra ıslanmış bir halde yoluma devam ettim ve Kempten im Allgäu kentine kadar, “Nereye Bu Gidiş?” adlı şarkıyı dinledim:

“Dostlarııım nerdesiiiniiiiiiz?

Kesildiii nefesiiiniiiiiiiiz,

Ölmüş beeeden misiiiniiiiiiiiz?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

 

Nerdeee fiiiikirleriiiniiiiiiz?

Yazıııp çiiiizdikleriiiniiiiiiiiz?

Feryad geeeeceleriiiniiiiiiiz?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

 

Haniii Hüüüüseyindiniiiiiz?

Bir Ammaaar Yasirdiniiiiiz?

Öldüüüü müüüü yüreğiiiniiiiiiz?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

 

Yoksa Ammaaaar öldüüüüü müüüüüü?

Ebu Zeeeeeerr sürüldüüüüü müüüüüü?

Bir düşmaaan görüldüüüüü müüüüüü?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

 

Acep biiiiz kardeeeeeş miiiiyiiiiiiiz?

Bir inaaaaançla eş miiiiyiiiiiiiiiiz?

Taşlarlaaaaa ateş miiiyiiiiiiiiiz?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

 

Bıraaak düüüüşmanı giiiitsiiiiiiin,

Bizeee biiizden amaaaan yooooook,

Şiîîî – Sünnîîî kavgaaaaasııııııı,

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

 

Elimiiiiiiiiz zûlme doooyduuuuu,

Kardeşliiiiik öldürüüüüüldüüüüü,

Kardeş karşeeeeşii vuuuurduuuu,

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

 

Söyleriiiim sizeeee dooostlaaaaaar,

Hiç doooostunuuuuuuz kaldıııı mııııı?

Elimiiiiiiz dilimiiiiiiiiizdeeeeeen,

Emin iiiiinsan kaldııııııı mııııııı?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

Nereyeee buuuu giiiidiiiiş?

Şarkının sonunda insanın içini ürperten, insanın yüreğine yüreğine inen şiir geliyordu. Ne anlamlı dizelerdi bunlar ve Yaşar Burak bunu ne güzel okuyordu:

Avuçlarımız gözyaşına doydu,

Şimdi kan ağlamanın zamanıdır,

Ya da oturup kardeşçe ağlamanın,

Yüreğimiz parça parça, dilim dilim,

Yüreğimiz Bağdad’da parçalanmış bir çocuk,

Panzerle ezilmiş bir bebek Filistin’de,

Yüreğimiz baştan başa ağlayan bir ümmet,

Mescîdlerde ölüm, camiîlerde bombalar,

Yüreğimiz katledilen binlerce can,

Göğsümüzden çıkan kurşun bazen tanıdık gelse de,

Varsın nefretin mezhebi çıldırsın,

Allâh “kardeş olun” dedi ya, Amennâ!

Yüreğimiz hep kardeş kalacak,

Ve kardeş öleceğiz,

Kardeş öleceğiz,

Kardeşçe!

Kempten’e girer girmez camiî aradım ve Füssen Caddesi 34 adresinde bulunan Kempten Mûhâmmediye Camiî’ne gittim. Mescîde vardığımda cemaat yatsı namazını kılıyordu, hemen aralarına karışıp “seferî” olarak, akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldım.

Bugün, dünyada bir benzeri olmayan, kırılması çok güç olan bir rekora imza attım: Sabah namazında aldığım abdestle yatsı namazını kıldım. Ulm kentinde, ablamın evinde abdest alıp sabah namazını kıldım, aynı abdestle Lindau adasında öğle ve ikindi namazlarını, yine aynı abdestle Kempten şehrinde akşam ve yatsı namazlarını kılma başarısı gösterdim. Tek abdestle beş vakit namazın tamamını kılarak adımı İslam tarihine altın harflerle yazdırdım. Kendimle ne kadar gurur duysam, azdır. (Bu gerçekten küçümsenemeyecek bir başarı. Camiamızda böyle yeteneklere sahip arkadaşlarımız varsa, ortaya çıkıp söylesinler. Ama hiç sanmıyorum. Bir abdestle beş vakit namaz, hakikaten kıskanılacak bir başarı)

Namazdan sonra Kempten Mûhâmmediye Camiî’ndeki cemaatle tanıştım. Camiî başkanı Necati Keleşer, 59 yaşında ve Yozgat’ın Sarıkaya ilçesinden. 4 yıldır bu camiîde hocalık yapan din görevlisi Recep Gölge ise 44 yaşında ve memleketi, Bolu’nun Dörtdivan ilçesi.

Mûhâmmediye Camiî 1981’de kuruldu. 1994’e kadar kiracı olarak kalıyorlardı ama Eylül 1994’te binayı satın alıp kendi mülkiyetlerine geçirdiler. DİTİB’e bağlı olan camiî toplam 2064 m²’lik bir alan üzerine oturuyor. Kullanım alanı 260 m² olan camiîye şu anda 180 m²’lik bir ilave yapmak için inşaat çalışması yapılıyor. 210 kayıtlı üyesi bulunan camiî bünyesinde kütüphane, çay ocağı, öğrenciler için dershane, internet odası, hanımlara yönelik büyük bir salon, hanımlar için lojman ve gençler için spor salonu bulunuyor.

Cemaat bana kahve ikram etti, birlikte içtik ve sohbet ettik. Onlara tâ 400 km uzaktan, Frankfurt’tan geldiğimi, bir gezi kitabı yazacağımı ve belgesel bir yazı dizisi hazırlayacağımı, bunun için bir gezgin gibi karış karış dolaştığımı, Avrupa’daki Türkiyeli göçmen toplumun yaşam koşullarını incelediğimi, dün gece Ulm kentinde ablamın evinde kaldığımı, bu geceyi ise Kempten’de geçirmeye niyetli olduğumu, rahat edebileceğim uygun bir otel bulup bir geceliğine oda kiralayacağımı söyledim. Ben bunları söyler söylemez, aynı saniye içinde herkes “uygun otel”in hangisi olabileceğini düşünmeye başlarken, cemaat içindeki tek Doğulu olan Urfalı bir abi hemen ileri atılarak, “Otel mi? Ne oteli? Tâ 400 km uzaktan şehrimize gelen bir kardeşimizi otele gönderirsek, kendimizi adamdan mı sayarız?” dedi. Ben şaşırdım ama diğer insanlar daha bir şaşırmışlardı. Urfalı’nın düşündüğü şey, diğerlerinin akıllarının ucundan bile geçmemişti. (Batılı kardeşlerimizin genlerinde bu tür şeyler pek yoktur, mâlesef)

Kendisine itiraz ettim, kabul edemeyeceğimi söyledim, “Hayır, gerçekten sorun değil, tedarikli geldim, param var” dedim. Bunun üzerine Urfalı, dalga geçer gibi, “Hadi yaa? Bizim hiç paramız yok, çok fâkiriz. Biraz versene, sadakan olur!” demez mi? Tek kelimeyle, rezil oldum! Böyle bir görgüsüzlüğü nasıl yaptığımı kendim de anlayamadım. Tamam, itiraz etmem doğaldı, fakat toplum içinde “param var” denir miydi? Normalde kendimi taşımasını bilen bir insanım, ne oldu bana birdenbire? Çok yorgunum da mutluluktan bunu hissetmiyorum, ondan mıdır? Böyle bir söz nasıl söylerim, hem de cemiyet içinde? İnanmıyorum, rezil oldu! Müthiş utandım gerçekten, pardon yani, bir an boş bulundum. Kendimi “görgüsüzün teki” olarak hissettim, yüzüm kızardı. Fakat hak etmiştim bunu. Böyle bir gaf işlememeliydim.

Yaptığım gaf, karşı koyma direncimi de kırmıştı. Boynumu büktüm, “Tamam abi, nasıl biliyorsan öyle yap” dedim. Sevindi. Ama, nasıl sevindi? Allâh’ım, Yâ Rabbim, şu Güneydoğu insanının ne güzel yaratmışsın Sen böyle! Adam bana hizmet edecek, benim kahrımı çekecek diye çocuk gibi seviniyordu. Yitik ülkemin, insanlığını yitirmemiş insanlarıydı bunlar işte.

Şanlıurfa’nın Birecik ilçesinden olan 64 yaşındaki Mustafa Özmen, “Rahat ol, bir saat kadar oturalım, ondan sonra gideriz” dedi. Bu sürenin ne için olduğunu anlamıştım tabiî ki, bu zaman zarfında iletişime geçerek hânımını mutfağa salacaktı. Bunları düşününce aklıma kendi âilem geldi. Evli ve iki çocuk sahibi bir babayım ben de (KAYNAK GÖSTERİYORUM: Bakınız, gezinin birinci bölümü). En son Liechtenstein’dayken aramıştım, bir telefon etmeliydim.

Dışarı çıktım ve cep telefonuyla evimi aradım. Ahizeyi, oğlum Malcolm kaldırdı:

- Alo.

- Selamun aleykum, Malcolm!

- Aleykum selam, Papa! Wo bist Du? (Aleykum selam, Baba! Nerdesin?)

- Ich bin in Kempten. Wie geht’s Dir? (Ben Kempten’deyim. Nasılsın?)

- Gut, Papa! Wie geht’s Dir? Ich habe Dich soo vermißt. (İyiyim, Baba! Sen nasılsın? Seni çok özledim.)

- Ich auch. Wie läuft die Schule? (Ben de. Okul nasıl gidiyor?)

- Gut. Wir haben bald Mathe – Prüfung. Ich tue üben. (İyi. Yakında Matematik sınavımız var. Ders çalışıyorum)

- Senin …’ini yerim ben.

- ?!

- Ist die Mama da? (Annen orda mı?)

- Ja, moment. (Evet, bir saniye.)

Malcolm’dan sonra “Ümmü Malcolm” ile de konuştum ve Kempten’de olduğumu, bu gece Urfalı bir abinin misafiri olacağımı bildirdim. Çalışmalarımda başarılı olmam için dûâ ettiklerini ve yolumu beklediklerini söyledi. Teşekkür edip, 3 günden önce eve dönemeyeceğimi ilettim. Telefon görüşmesinden sonra tekrar içeri girdim.

Lokalde otururken, bir ara, Beşiktaş’ın ve millî takımın eski yıldız futbolcusu İlhan Mansız’ın bu şehirde doğup büyüdüğünü ve yetiştiğini hatırladım. Tabiî ya, Eskişehirli olduğu için Beşiktaş’ta 26 numaralı formayı giyen ve özellikle 2002’deki Dünya Kupası’nda yıldızı parlayan İlhan Mansız, Kempten’liydi. Birden hatırlayıverince, orada bulunan gençlere sordum: “İlhan Mansız’ı tanıyor muydunuz?” Hepsi güldü. “Tanımak ne demek, birlikte büyüdük, arkadaşımızdı” dediler, “Arada bir geliyor Kempten’e, geldiğinde görüşüyoruz” diye eklediler sonra. İçlerinden biri, “Abi, İlhan’ın bir ablası halen burada, komşumuz, ropörtaj falan yapmak istersen, yarın seni görüştürelim” dedi. Bunun üzerine ben, İlhan’ın kendisi olsaydı ropörtajı seve seve yapacağımı, fakat ablasıyla böyle bir şeye gerek olmadığını söyledim.

Japonya ve Güney Kore’de 2002 yılında düzenlenen Dünya Kupası’nda ilk kez bir İslam ülkesi “çeyrekfinale” yükselmişti. Hem de iki ülke birden: Türkiye ve Senegal. Ancak bu iki ülke, çeyrekfinalde biribirleriyle eşleşmişlerdi. Türkiye  - Senegal maçını Türkiye 1 – 0 kazanarak “Dünya Kupaları’nda yarıfinale yükselen ilk İslam ülkesi” ünvanını kazanmış, bu maçtaki tek golü de İlhan Mansız atmıştı. (YİNE KAYNAK GÖSTERİYORUM. Bakınız, “FIFA Dünya Kupaları’nda İslam Ülkeleri” adlı benim kendi yazım)

Urfalı Mustafa abi bana “Kalk İbrahimcan, gidiyoruz” deyince, sanki tüm insanlar bizi bekliyormuş gibi, herkes kalktı. Hepimiz çıktık camiîden. Arabası olmayan ve sürekli otobüsle camiîye gelip giden Mustafa abiyle birlikte benim arabama bindik, O’nun evine doğru yola koyulduk.

Bavyera eyaletinin, merkezi Augsburg olan Schwaben iline bağlı bir ilçe olan Kempten im Allgäu, deniz seviyesinin 674 m üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Trafik remzi KE olan (Almanya’da ilçelerin plakası vardır, Türkiye’deki gibi il olmaları gerekmez) kent, 63, 29 km²’lik bir alanı kapsar. Nüfûsu 61 bin 480 olan Kempten’de km²’ye 971 kişi düşer.

Şehrin “kendine özgü” ilginç özellikleri vardır: Bu şehir, Worms, Trier ve Augsburg ile birlikte Almanya’nın en eski 4 şehrinden biridir. Almanya’da, nüfûsu 50 binin üzerinde olan tüm büyük şehirler arasından Kempten, 674 m’lik rakımıyla en yüksekte bulunan şehirdir. Ayrıca Schwaben ilinin en büyük ilçesidir.

Kempten, M. Ö. 15 yılında “Cambodunum” adıyla kuruldu. Coğrafyacı Strabon’un naklettiğine göre, M. S. 18 yılında Keltler’in eline geçince “Kambodounon” adını alır.

Mustafa abinin evine varınca bizi kapıda eşi ve 21 yaşındaki oğlu karşıladı. Önce ikram edilen yemekleri yedik, sonra bir yandan çay içerken, bir yandan da sohbet ettik.

Evine misafir olduğum Mustafa Özmen, bana kendisini daha bir ayrıntılı olarak anlatmaya başlayınca büsbütün şaşkınlaştım. Şu anda 64 yaşında olan bu abimiz, meğer sıradan bir insan değil, Hacc’a gittikten sonra müziği bırakan, yılların sanatçısıymış (Benim yaşım müsait değil ama büyüklerimiz kendisini mutlaka hatırlayacaklardır). Bir zamanlar sanat dünyasında “Ya Mustafa” adıyla tanınan sanatçıdan başkası değildi, Mustafa abi.

Şanlıurfa – Birecik doğumlu olan Mustafa Özmen, ünlü sanatçı Müslüm Gürses’in köylüsü ve yakın akrabası. 21 yaşındayken (1972) müziğe başlıyor, Türk Halk Müziği (THM) söylüyor. Yani müziğe tam 43 yıl hizmet etmiş bir isim. Özmen, müziğe başladıktan yedi yıl sonra, 28 yaşındayken Almanya’ya geliyor ve halk müziği dalındaki çalışmalarını bu ülkede sürdürüyor. Müzik hayatı boyunca “Perişan”, “Ağlarım Anam” ve “Düğün Halayı” adlarında 3 kaset çıkardığını belirten ve “Ya Mustafa” adıyla tanındığını söyleyen Mustafa Özmen, 2004’te Hacc’a gittim. Dünyevî duygulara hitab eden müzikler yapmak artık içimden gelmiyor. Fakat müzikten de kopamıyorum, çünkü ömrümü müziğe adadım. Bu nedenle ilahî okumaya karar verdim diyor. Kendisinin de ilahî ve ezgi besteleyeceğini bildiren Ya Mustafa, bunları saz eşliğinde okuyarak farklı bir tarz geliştireceğini kaydediyor. Yakında ilahî CD’si çıkarmayı düşünüyorum. Çıkaracağım CD’de kendi eserlerimin yanısıra bilinen diğer eserleri de okuyacağım diyen Ya Mustafa, halk müziği okuması için halen kendisine teklifler geldiğini ama bunları red ettiğini söylüyor.

Ya Mustafa abimiz, daha sonra “Saz sever misin?” diye sordu, “Seviyorsan senin için biraz çalayım, yorgunluğunu atmış olursun” teklifinde bulundu. Ben ise çok sevindim buna, “Sazı kim sevmez?” diyerek teklifin üzerine balıklama atladım. Gitti, sazını getirdi, çok sevdiği ve zevk aldığı bir şeyi yaptığı belli olan gülümseyen yüzüyle, heyecanlı bir şekilde dışarı çıkardı. Mustafa’nın sazı odaya getirdiğini ve çalacağını gören hanımı ve oğlunun öbür taraflardaki işlerini bırakıp odaya girdiklerini ve her birinin uslu bir şekilde koltuğun bir köşesine kurulduklarını hayretle gözlemledim. Mustafa abi, önce akort çalışması yaptı, sazın akordunu ayarladı. Sonra başladı kendi kafasından birkaç türküyü çalmaya.

Nefis çalıyordu, gerçekten saz ustasıydı. Sazın tellerine öylesine ustaca dokunuyordu ki, sabaha kadar keyifle dinleyebilirdiniz. Birkaç esinti yaptıktan sonra durup bana, “Çalmamı istediğin, çok sevdiğin bir türkü var mı? Neyi seviyorsan söyle, ben çalayım, türküyü birlikte söyleyelim” dedi.  Bu teklifi kaçırır mıydım hiç? Hemen istek parçamı söyledim: “Abi şeyi çal, ‘Tabib Sen Elleme Benim Yaramı’. Çok seviyorum bu türküyü. Yüreğime yüreğime işliyor sözleri, bu türkü içime işliyor.” Güldü, “Evet, ben de çok seviyorum. Ama birlikte söyleyeceğiz, ben çalacağım, türküyü beraber okuyacağız” dedi, sanki red edecekmişim gibi. Oysa ben dünden razıydım buna. “Tamam” dedim ve başladı “Tabib Sen Elleme Benim Yaramı” türküsünü çalmaya. O çalıyor, biz birlikte okuyor, eşi ve oğlu da şaşkın bir halde bizi seyrediyorlardı:

“Tabib sen ellemeee beniiim yaramııııı,

Beni bu dertlereeee salaaaanı getiiiir,

Kabul etmeeem birgüüün eksiiik olursaaaa,

Benden bu ömrümüüüü çalanııııı getir lê lê,

Di get araaa bul getiiir, saçlarınıııı yol getir hey hey hey hey,

Benden bu ömrümüüüü çalanııııı getir lê lê,

Di get araaa bul getiiir, saçlarınıııı yol getir hey hey hey hey.

Bir türkünün sözleri bu kadar mı dokunaklı olur, bir şiir bu kadar mı içten yazılır? Sözleri insanın yüreğine işliyordu gerçekten. Türküyü okurken ikimiz de adeta kendimizden geçmiştik. Bir yandan söylüyor, bir yandan ben sağ kolumu, o da kaşlarını ve gözlerini hareket ettirerek biribirimizle iletişim halinde oluyorduk. Yani bir dizeden önce, biribirimize “Bak şimdi burası çok güzel, burasını üstünü bastırarak söyleyelim, daha içten okuyalım” mesajı gönderiyorduk. Ya Mustafa’nın eşi ve oğlu şaşkın bakışlarla bize bakıyordu, herhalde “iki deli biribirini buldu” diye düşünüyorlardı. İkinci kıt’âya geçmiştik:

Bir kor olduuu gövüüünüyoooor özümdeee,

Name name iniiliyooor sazımdaaaa,

Dünyayı verseleeer yoktuuur gözümdeee,

Dili bülbüüül kaşııı kemaaanı getir lê lê,

Di get araaa bul getiiir, saçlarınıııı yol getir hey hey hey hey,

Dili bülbüüül kaşııı kemaaanı getir lê lê,

Di get araaa bul getiiir, saçlarınıııı yol getir hey hey hey hey.

Muhteşem geçen bir günün gece finali de muhteşem geçiyordu. Bütün gün yolculuk yaptıktan, tam 4 ülke gezdikten, göller ve şelâleler arasından bir ırmak gibi akıp geçtikten ve dağları aştıktan sonra, şimdi, gece, Müslüm Gürses’in akrabasıyla “düet” yapıyordum. Üçüncü kıt’âya gelmişti sıra:

Merhamet et karşısındaaan bıkmadaaaan,

Hatırınıııı gönülünüüü yıkmadaaaan,

Çabuk getir can bedendeeeen çıkmadaaaaan,

Fakirin derdineee dermanıııı getiiiiir lê lê,

Di get araaa bul getiiir, saçlarınıııı yol getir hey hey hey hey,

Fakirin derdineee dermanıııı getiiiiir lê lê,

Di get araaa bul getiiir, saçlarınıııı yol getir hey hey hey hey,

Yoksulun derdineeee dermanııııı getiiiir lê lê,

Di get araaa bul getiiir, saçlarınıııı yol getir hey hey hey hey,

Benden bu ömrümüüüü çalanııııı getir lê lê,

Di get araaa bul getiiir, saçlarınıııı yol getir hey hey hey hey,

Hayatımaaaa sebeb olanıııı getiiiiiiir lê lê,

Di get araaa bul getiiir, saçlarınıııı yol getir hey hey hey hey.

Aynı türküyü daha sonra tekrar tekrar okuduk. Bittikten sonra bir daha yeni baştan.

Gece karanlığında yatakta uzanırken, bütün yorgunluğuma rağmen gözüme uyku girmiyordu. Bu nasıl bir 24 saat idi böyle, bir ömre denk yaşanılağı ben bir güne sığdırmıştım. Gece karanlığında düşünürken, sadece 24 saat içinde neler yaşadığımın, neler gördüğümün muhasebesini yaptım. Sadece bir gün içinde bakın neler görmüştüm: 4 ülke (Almanya, Avusturya, Liechtenstein, İsviçre), 3 eyalet (Baden – Württemberg, Bavyera, Vorarlberg), 1 kanton (St. Gallon), 1 başkent (Vaduz), 1 eyalet başkenti (Bregenz), 1 sıradağ (Alpler), 2 göl (Konstanz Gölü, Büyük Alp Gölü), 1 ada (Inselstadt Lindau im Bodensee), 3 nehir (Tuna, Iller, Ren) ve 1 şelâle (Scheidegg Şelâleleri).

Böylesine bereketli bir günün sonunda, sevgili okuyucularımıza bütün samimiyetimle, bütün içtenliğimle şunu söylemek istiyorum: Seyahat güzel, gezmek güzel. Bugünkü gezi çok güzel, fakat bunu sizlerle paylaşmak, gezinin kendisinden bile daha güzel.

 

 

Avusturya’nın Bregenz şehrinde Konstanz Gölü kıyısından bakınca, gölün karşı yakasında bulunan Almanya’yı görebiliyorsunuz. Avusturya’dan Almanya’nın fotoğrafını çekmek güzel bir duygu (AVUSTURYA)

 

 

Bregenz’de zehirli mantar şeklinde yapılmış bir büfe (AVUSTURYA)

 

 

Bregenz’de bir güvercin (AVUSTURYA)

 

 

Lindau limanı (ALMANYA)

 

 

Bavyera Aslanı heykeli (ALMANYA)

 

 

Lindau adaşehri (ALMANYA)

 

 

Lindau Fatih Camiî (ALMANYA)

 

 

1. Scheidegg Şelâlesi (ALMANYA)

 

 

Scheidegg Şelâlesi 40 m yüksekten dökülüyor (ALMANYA)

 

2. Scheidegg Şelâlesi uçurumdan aşağıya böyle düşüyor (ALMANYA)

    

 

Şelâlenin düşüşünü üstten seyretmek gerçekten olağanüstü (ALMANYA)

 

 

Şelâlenin aktığı noktanın başından çocuk parkının görünüşü (ALMANYA)

 

 

İki şelâle arasında Scheidegg Belediyesi tarafından yaptırılan çocuk parkı (ALMANYA)

 

 

Büyük Alp Gölü (ALMANYA)

 

 

Immenstadt Yunus Emre Camiî (ALMANYA)

 

 

Kempten Mûhammedîye Camiî (ALMANYA)

  • Yorumlar 11
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim