1. YAZARLAR

  2. Sibel Eraslan

  3. Bir “Ceylan” vurulmuş...
Sibel Eraslan

Sibel Eraslan

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir “Ceylan” vurulmuş...

A+A-

“Bir Garip öldü diyeler, Üç günden sonra duyalar,

Soğuk su ile yuğalar,

Şöyle garip bencileyin”...

Yukarıdaki meşhur Yunus şiirinde, “garibin” ölümü anlatılır. Garip, isimsizdir, o kısma herkes kendince bir isim vererek iç geçirir... İsimler değişse de gariplik değişmez... Fakat Yunus’un asıl şaşırtıcı vurgusu, “şöyle garip bencileyin” mısraında saklıdır bence. Bu haliyle koca ozan, garibin yerine kendi ismimizi koymaya davet eder bizi. Kendinizi koyunuz o garibin yerine diye bir teklif... Veya ölüm karşısında hangimiz garip değiliz ki şeklinde çok daha genel bir çağrıya gider şiirin ucu...

Ceylan Özkol, 14 yaşındaydı. Ailesiyle yaşadıkları Şenlikköy civarındaki mezralarsa, 1993 yılından beri güvenlik gerekçesiyle boşaltılmış mahallerdi. Onlar da göçenlerden, sonrasındaysa geri dönenlerdendi.

Kuzu otlatırdı Ceylan... 28 Eylül 2009 günü de yaklaşık 150 küçükbaş hayvanla birlikte otlaklardaymış... Gövdesine isabet ederek onu paramparça etmemiş olsaydı mermi, siz bu yazıyı okurken, o yine kuzuları ile geniş otlaklarda yayılan meleme ve çan sesleri arasında gezinip duracaktı...

Ama olmadı... Ağabeyinin anlattığına göre, Ceylan’ın parçalarını ağaç dallarından ve saçılı olduğu çayırlardan toparlamışlar. Altı saat kadar ağlayarak bekledikleri katliam mahallinde hiçbir yetkiliyi bulamamışlar. Güvenlik gerekçesiyle Savcı gelememiş. Komşu köyden ödünç aldıkları tabutla, Ceylan’ın kalan parçalarını alıp Bingöl’e götürmüşler. Olayın sorumluları kim, Ceylan’ı neden vurdular, bu sessizliğin sebebi nedir?.. Bir yığın yürek burkucu soru... Oysa ağaçlardan çocuk ölüleri değil, kuşburnular, çekmerler, helhelimler toplanacak mevsimdir... Çocuklara ödünç tabutlar değil, bayramlık giysiler dağıtılacak zamandır...

Olay hakkındaki bilgim, bölge kadınları aracılığıyla yazılan mektuplar vasıtasıyla oldu. Şimdi herkes bu olayın iç yüzünü soruyor. Dış yüzünü de tabii... Devlet görevlileri soruşturma kapsamında neler yaptı, bunlar da takip edilecektir sivil guruplar tarafından. Nitekim Mazlumder raportörü Avukat Mustafa Saruhan’ın bölgedeki incelemelerini okuma şansımız oldu. Ceylan’ın elindeki orak parlamış ve yakınlardaki tabur tarafından silah zannedilmiş diye bir ayrıntı var... Askerlikten anlamam, bölgenin kendine has olağandışı durumunu da ikamet ederek yaşamadım hiç... Ama size de garip gelmiyor mu parlayan her şeye silahtır diyerek muamele etmek?.. Parlayan her şeyi düşmandır zannetmek?.. Düşman kim? Savaş neden? Bilmediğimiz bir yığın soru...

Haberlerde arka arkaya seyredince evlat acısını değişik ailelerden tüten kahırlı bir duman gibi, üzerinizde siyah bir iz bırakacak kederli bir is gibi hissediyorsunuz. Bir anne ve üç tabut mesela. Biri polis, diğer ikisi sivil üç oğul, bindikleri arabada taranarak öldürülüyorlar. Bir evden tam üç cenaze, o anneninse feryadı bile kesilmiş. Acı onu kaskatı dondurarak, belinden geri bir “C” harfi gibi büküyor. Bir anne’den “C” harfi gibi, kanca gibi, kanayan bir halka, kızıl bir kopça gibi bir şey kalıyor geriye. Annenin ruhu uçmuş gibi... Oğlunuz polisse şayet ölümü hak mı ediyor, ağabeyiniz polisse şayet ölümünüz daha mı normal hale geliyor?..

Bizler ölülerimize, “hak etti” başlığından baktığımız sürece, o çok özlediğimiz barış bu topraklara giremeyecek... Elinde orak taşıyorsa bir kız çocuğunun, ağabeyi polisse üç kardeşin, ölmesi/öldürülmesi muhtemel ve normal bulunuyorsa... Kılımız kıpırdamıyorsa şayet... Biz yukarıdaki Yunus şiirinin hiçbir harfinde yokuz demektir... Yunus’un ölen garip yerine kendini koymalısın insan olmak için şeklindeki davetine kulak tıkamışızdır demek...

Ölümler, “başkasının ölümü” kaldığı sürece, insanlığımızdan her gün bir şey daha eksilecek. Her gün. Her gün biraz daha... Ve en son gün gelip çattığında, ölümü kendi nefsimizde tadacağımız o anda, bir film şeridi gibi gözümüzden geçeceği hep anlatılagelmiş o anda... Hayattaki hiçbir geçmiş fotoğrafı bulamayacağımızdan korkuyorum... Ölümü bu kadar uzaklaştırarak kendimizden, insanlıktan çıkacağımızdan korkuyorum...

Hukuk bu yüzden önemli... Hayatın anlamını, masumiyetin sırrını, insan olma onurunun değerini yükseltebilmek için işler hep o... Adaletin yerini bulması fikri, ölüler için değil, biz hâlâ yaşayanlar için anlam taşır. Hâlâ yaşıyor muyuzsa, ayrı bir soru... Şayet yaşıyorsak, barışmanın temel şartı hukuk ve adaletten geçiyor. Bu yüzden hukuku çağırıyoruz sadece henüz hayatta kalanların yanına değil, ölülerimizin de başına...

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT