1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. ‘Bir bölen’ diye suçlanmaktan hep kaçınılan ve ama, bölünmeleri yine de
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Bir bölen’ diye suçlanmaktan hep kaçınılan ve ama, bölünmeleri yine de

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Nûman Kurtulmuş, 11 Temmuz 2010 tarihinde, mevcud kanûnî gereklere uygun olarak yeniden seçildiği SP Gen. Başkanlığı’ndan ayrıldı. Ve, yorgan gitti, kavga bitti..

Çünkü, sözkonusu kongrede yenik duruma düşen tarafın CHP Genel Sek. Önder Sav’a bile akıl danışarak yaptıkları itirazlar sonunda, Saadet Partisi’nin olağanüstü kongresinin, Ankara’daki bir sulh hukuk mahkemesi tarafından ve bu zamana kadar yaşanmamış bir şekilde verilen bir acaib kararı gereğince yenilenmesi için vazifesi, Nûman Kurtulmuş’a muhalif olan cenahta oldukları bilinen üç kişilik bir ‘kayyûm’ hey’etine devredilmişti. Halbuki, ‘kayyum’luk, genelde, ihtilaflı tarafların dışında kimselere tevdi olunur..

Kurtulmuş ve ekibi, bu karara karşı bir üst mahkemeye itiraz bile etmedi. İtiraz etmedikleri gibi, mahkemenin belirlediği ‘kongreye çağrı heyeti’ diye isimlendirilen  kayyûm’ hey’etinin düzenleyeceği ve fikrî tartışma sınırlarında kalmıyacağı anlaşılan o olağanüstü kongreye katılırlar ve neticesi her nasıl çıkarsa çıksın, onu kabullenirlerdi..

Bilinen siyasî mücadele usûllerine göre de, bu gibi parti içi gruplaşmalar, sandalyelerin, masaların havada uçtuğu, kanlı-bıçaklı kavga sahneleriyle yapılmaktaydı..

Ama, Kurtulmuş ve ekibi bunu da yapmadı..

Kurtulmuş’un, ayrılırken yaptığı konuşmada da dile getirdiği gibi, parti içindeki tarafların kalbî kopması, İftar Baskını ile gerçekleşmişti..

Nûman Kurtulmuş, İstanbul’da verdiği ve ülke dışından misafirlerinin de bir iftar proğramında, parti içindeki muhaliflerinin saldırısına uğramış ve o muhalifler, Erbakan’a bağlılık sloganları söyleyen bir grubun saldırısına uğramış, tam da uzuun ve sıcak bir günün ardından, iftar açılacak o hassas saatte, proğramı alt-üst etmişler; havada tabaklar, çatal-kaşık ve tuzluklar uçuşmuş ve Kurtulmuş ve hanımı ile misafirleri, devrilen iftar masalarının arasından, o mahalli terketmek zorunda kalmıştı..

Gerçi, birkaç gün sonra Necmeddin Erbakan  adına yapılan bir açıklamada, bu saldırının tasvib edilmediği dile getirilmişti, ama, Kurtulmuş, bunun bizzat Erbakan tarafından ve açık şekilde suçlanmasını söylüyordu.. Saldırıyı yapanlar ise,  ‘Evet, hocamız bize böyle bir emir vermedi, ama, açıkça, böyle bir şey yapmayın demedikçe, hocamızı rahatsız edenleri biz de rahatsız etmeye devam ederiz.. Hocaya bağlılık, şerefimizdir.. O nerede, biz oradayız.. O ne derse, o!’  diye açıklama yapıyorlardı..

 

Bu durumda, kavgalı ve giderek de birbirine itimad etmeksizin bir arada bulunmak yerine, kavgasız ayrılıp, temel hedeflerde ve inançta ayrı düşmeksizin, metod farklılığından dolayı ayrı faaliyet sahalarında bulunmak daha akıllı değil mi?

*

 

*‘Tazyik olunan şey genişler’ şeklindeki fizik kanunu

sosyal alanda da geçerlidir..

 

Bu bilinenleri tekrarlamak, konunun evveliyatı, sonrası ve mahiyetinini kavranması için gerekli olduğundandır..

Önce şunu tekrar hatırlamalıyız ki, müslüman halkımızın yükselttiği İslamî eğilimli talebler,  kemalist/ laik oligarşik diktatörlük manzarası gösteren ve 90 yıla yaklaşan ömrü içinde, TC. rejimi devamlı bir tehlike olarak algılanmıştır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan Serbest Fırka’ya, Demokrat Parti’den Millî Nizam ve onun devamı mahiyetindeki bütün siyasî partiler boyunca.. Ve bütün bu süreç içinde,  kemalist /laik rejim, İttihad- Terakkî’den bu yana ortaya atılmış olan hayâlî veya subjektif bir  ‘irtica’ tehlikesi, bir sosyal paranoyaya dönüşmüş ve bu yolda nice partiler ve sosyo-politik oluşumlar ya kapatılmış, ya da ağır takib ve baskılar altında sindirilmek istenmiştir. Ve amma, ‘tazyiz/ baskı altında olan şey genişler’ şeklindeki fizik kanunu, sosyal mes’elelerde de geçerli olduğunu gözler önüne sermiştir..

 

Hatırlayalım ki, Fazîlet Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından 22 Haziran 2001 tarihinde kapatılmadan 1 yıl önce de, 14 Mayıs 2000 tarihinde yapılan parti kongresinde, Abdullah Gül ve arkadaşları, Erbakan’ın muhalefetine rağmen, Recaî Kutan’a karşı Genel Başkanlık yarışına girmiş ve beklenmedik derecede yüksek oy alarak, az bir farkla kaybetmişlerdi.. (O kongre öncesinde, bu satırların sahibi, Erbakan’ın, genelde hepsi de kendi elinde yetişmiş taraflar arasında, evladları arasında ayırım yapan bir baba duruma düşmemesi gerektiği gibi mâsum hatırlatmalarda bulunduğu için bile hışma uğramıştı..)  Ama, Kutan’a rakib olan  taraf, yarışı kaybetmelerine rağmen, partiden ayrılmamışlar ve kendilerine ağır eleştiriler yapanlarla birlikte parti kapatılıncaya kadar, bir arada bulunmayı sürdürmüşlerdi..

‘O kongrede siz yenilseydiniz, siz de kalır mıydınız, ağabey?’  diye sormuştum, Ş. K.’a da,  

şu samimî karşılığı vermişti: ‘Hemen ayrılırdık!..’ Halbuki, yenilen ötekiler ayrılmamışlardı.

(Ki, o kongrede Abdullah Gül ve arkadaşlarına ağır eleştiriler yapanların başında, FP’nin İstanbul İl Başkanı Nûman Kurtulmuş geliyordu ve bazı gözlemciler, ‘Kurtulmuş’un etkili ve de ağır eleştirileri olmasaydı, Abdullah Gül kongreyi alırdı..’ demişlerdi..

Kader işte.. Neler hesab edilirken, nerelere geliniyor..

1977 seçimlerinde de, Turgut Özal, MSP’nin İzmir adayı idi ve seçilememişti.. Gerek Özal ve gerekse Gül, o seçimleri kazanmış olsalardı; tarih kimbilir nasıl şekillenirdi..)

 

Fazîlet Partisi kapatıldıktan sonra, 110 kadar m.vekili, Meclis’te bağımsız ve partisiz/ grupsuz olarak açıkta  kalmışlardı..

Yeni arayışlar şekilleniyor ve özellikle Tayyîb Erdoğan etrafında bir yeni siyasî hareketin şekillenmekte olduğu biliniyordu.. Ancaak, Fazîlet’in kapatılması üzerine, fırsatçı durumuna düşmemek için, Erdoğan ve arkadaşları oldukça temkinli idiler..

Bu arada, Tayyîb Erdoğan’a, yeni bir parti kurmaması yolunda tavsiyelerde bulunanlar oluyordu.. Bunlardan birisi olan ve hâlen bir sivil toplum kuruluşunun başında bulunan bir arkadaşımızın, -bu satırların sahibine o zamanlar bizzat- anlattıkları, özetle tekrarlanmaya ve üzerinde durulmaya değer.. Buna göre, arkadaşımız, bir gece, 1-2 arkadaşıyla Tayyîb Bey’e gitmiş ve uzuun sohbet ve değerlendirmelerden sonra, ‘Âbi, sen ayrılmamalısın.. Çünkü, bu hareketin tabiî lideri sensin..’ demişti.. Erdoğan, ‘Nasıl yani?’ deyince de, o da ‘Hoca’dan sonrası’nı işaret etmiş; Tayyîb Bey ise, ‘Bir başkasının ölümünü beklemek üzerine siyaset yapmayı ahlâksızlık sayarım..’ cevabını vermişti..

Özetle bu şekilde olduğu anlaşılan o değerlendirmeye ancak saygı duyulabilir, herhalde..

*

O sırada, bu tedirgin bekleyişe son vermek ümidiyle Saadet Partisi, 20 Temmuz 2001 günü kurularak inisiyatif kullanma önceliğini elde etmiş ve -Erbakan cezalı olduğundan-, SP, Recaî Kutan liderliğinde çalışmalarına başlamıştı.. Ancak, bu yeni çıkış ve oluşumun, kendi tabanında ilgi uyandırdığı çapta, ülke çapındaki beklentileri karşıladığı söylenemezdi..

 

O günlerdeki bir diğer teşebbüsü de T. Çiller dönemi  DYP Gen. Başk. Yard.’larından (ve eski bir vali olan) Mustafa Gönül -özetle- şöyle anlatmıştı NTV’de: 

‘Türkiye’de merkez siyasetin,  2000-2001’deki  büyük sosyo-ekonomik krizde çöktüğünü görüyor ve hemen her partiden önde gelen yüzlerce siyasetçiler olarak çareler arıyorduk.. O sırada, Tayyîb Erdoğan’ın ismi etrafında birleşebileceğimizi düşünüp, bizim liderimiz olmasını teklif etmeye karar verdik ve kendisini bir toplantıya davet ettik..

Toplantıya arkadaşlarıyla birlikte gelen Erdoğan, kendisinin liderliği altında Türkiye’nin geleceğini kurmaya hazır olduğumuzu söylediğimizde hiç tepki vermedi ve bizleri bir süre daha dinledikten sonra, hiçbir şey söylemeden arkadaşlarıyla birlikte ayrıldı.. Kendisini uğurlarken, cevabını en kısa zamanda vereceğini söyledi.. Biz de beklemeye başladık..

Bir gün, (Adâlet ve Kalkınma Partisi) diye bir parti kurulduğu açıklanınca, kurucular listesine baktım, bizden hiç kimse yoktu.. Demek ki, yanılmışız.. Onun ayrı bir dünyası varmış.. O, partisinin kurucuları arasında bizden hiç kimseye yermemişti, eski ve güvendiği arkadaşlarıyla yola çıkmayı tercih etmişti..

*

*Muhatab kitle ve elde edilmek istenen maddî -manevî menfaatler aynı olunca, mücadele daha bir şiddetli oluyor

 

Evet, SP’nin kurulmasından sonra, Erdoğan ve arkadaşları partilerini kurmak için acele etmemişler ve bölünmeye vesile olan taraf durumuna düşmemeye dikkat gösterip, SP’ye gidecek olanların gitmesini beklemişler ve kendi partilerini bunun için daha sonra kurmuşlardı..  

Bu dikkat niçindi?

Çünkü, sadece kavga etmemek için miydi?

Yoksa, verilen siyasî mücadelenin, inanç temellerine dayandığına olan kabulden kaynaklanması üzerine, daha sonra ortaya çıkan ihtilaf ve kopmalarda, mücadelenin, basit bir siyasî üstünlük elde etmek veya maddî menfaat bağından farklı bir zemine oturması, ihtilaf ve zıdlaşmaların derin husûmetlere dönüşmeye müsaid olması yüzünden mi?

Elbette, muhatab kitlenin ve elde edilmek istenen menfaatlerin aynı olması da bu mücadeleyi daha bir sert kılıyordu; ama, muhatab kitlenin belli bir inanç temeline dayandırılması, bu sonuçta daha bir etkili, herhalde..

Esasen, ‘Erbakan Hareketi’nin 40 yıllık geçmişinde, ortaya çıkan her ihtilaf ve ayrılmalarda kullanılan ölçünün itiqadî  mihverli olması da bunu gösteriyor.. Esasen, Erbakan’ın mevcud sistem içinde bir politikacı değil, sisteme karşı ve sistemin dışında, İslamî açıdan kendisine itaati gerekli sayılan ve hattâ, Osmanlı saltanatı fiilen olduğu gibi, kanûnen de sona erdirilirken, Sultan’ın uhdesinde olduğu kabul edilen Hılafet’in, taktik gereği, kaldırılmamış gibi gösterilip, Büyük Millet Meclisi’nin şahs-ı manevîsinde mündemiç olduğu şeklindeki bir ifadeye tutunulmuş ve o ‘Meclis’in manevî şahsiyetinde bulunduğu düşünülen Hılafet’i kabullenen tarafın sadece kendileri olduğu’  belirtilerek, itiqadî bir bağlılığın temelleri atılmıştı; özellikle de 1978’lerden itibaren, bey’atler alınmaya çalışılarak..

Böyle olunca da, kendilerine karşı çıkan veya itiraz geliştirenler de, genel olarak itiqadî suçlamalarla karşılaşıyor ve bey’atten dönmek veya -daha ağır bir itham olarak- irtidad (İslam’dan çıkmak)  gibi suçlamalara mâruz kalıyordu. Ayrıca, Erbakan ve etrafı, kendilerinden ayrılanlar için, İslamî terminolojide özel bir mâna taşıyan ‘Allah hidayet versin..  gibi temennilerde bulunarak, ehlince bilinen şekilde, imanlarını yitirdikleri gibi bir dolaylı iddiayı da dillendirmiş oluyorlardı.. Bu gibi suçlamaların pek çok örnekleri görülmüştür. Bundan ayrı olarak, dış güçlerin sızma çabaları ve hıyanet suçlamaları da konunun tuzu-biberi oluyordu; bugüne kadar ayrılanlara bakıldığında, sanki bol hain üreten bir mekanizma imişçesine...

 

Nitekim, son gelişmelerde, O. Asiltürk tarafından NTV’deki bir tartışmada iddialarının dayanağı olarak gösterilen (Ajans-...  ) isimli ve kendisine bağlı olduğu bildirilen bir internet sitesinde, hem bey’atlerinden dönenlerin  itiqadî bakımdan ne dehşetli duruma düşeceklerine dair yazılara ve hem de, Kurtulmuş’un hattâ CIA ajanı olabileceği (!) gibi suçlamalara yer verildiği görülüyordu.. Kurtulmuş’u dış mihraklar  tebelleş etmek istemişti, SP’nin başına.. Halbuki, Erbakan’ın 11 Temmuz Kongresi’nde bile Genel Başkan adayı olarak gösterdiği isim yine Kurtulmuş idi.. Ama, ilk olarak Genel Başkan seçildiği kongre öncesinde ise, Kurtulmuşun sadece ‘beyaz türk’  ve ‘sabetaist’  (!?) olarak suçlanması da sözkonusu olmuştu, o dönemde  ‘Saadet Geliyor’  ismiyle yayın yapan internet sitelerinde,  aylarca.. Ve onlara ‘Susun bakalım..’ diyen de olmamıştı, yazık ki..

Bunlar, mücadelenin ne kadar derin ve şiddetli olduğunun anlaşılması için acı bir hâtıra olarak aktarılmak zorunda kalınan örneklerden sadece birkaçı..

 

Bu gibi suçlamaların, tabanda diğer nice suçlamalara göre, daha derin etki yaptığı bilinmektedir.

İşte bütün bunlar, Kurtulmuş’un niçin kavgasız olarak ayrıldığını izah edebilir.. Böyle bir ayrılık, siyasî mücadelenin yapısına aykırı ise de.. (Hatırlayalım ki, MSP’nin 1978 Kongresi’nde de, Korkud Özal, Erbakan’a karşı Genel Başkanlığa aday olmaksızın, sadece Genel İdare Kurulu için ayrı bir liste hazırlayıp seçime girince, Erbakan’ın gözü önünde, Millî  Gazete’nin o zamanki Yazı İşl. Md. tarafından yakasından tutup kürsüden indirilecek kadar fizikî müdahaleye maruz kalmıştı..  Kendisinin iki metre ilerisinde cereyan eden bu durumu Erbakan’ın sessizce seyrettiğini de hatırlamakta fayda vardır..  TC.’deki siyasî mücadele, bazen bu kadar sert, acımasız bir kesin kararlılığı da gerektiriyor, demek ki.. -Aradan çeyrek yüzyıl geçtikten sonra sözkonusu Yazı İşl. Md., bir karşılaşmamızda, ‘O zaman, Erbakan’a karşı çıkanın imanından şüphe ediyordum..’  itirafında bulunmuştu, acı bir tebessümle..- )

*

*Bir siyasî teoriden bir ‘tarikatlaşma’ sürecine doğru yol alınırken..

 

Necmeddin Erbakan, TC. siyasî tarihinde ve siyasî hayatında muhakkak başlı başına bir ‘faktör/ etken- mes’ele’dir..

O, müslüman halkımızın taleblerini mevcud laik yapının siyaset sahnesinde dile getirmek açısından, son  40 yılın en etkili isimlerindendir.. Millî Nizam Partisi 12 Mart 1971 Askerî Darbesi’nden sonra kapatılınca, Millî Selamet’i, o da 12 Eylül Askerî Darbesi’nden sonra kapatılınca Refah Partisi’ni, o da 28 Şubat 1997 Askerî Müdahalesi sonrasında kapatılınca, Fazîlet Partisi’ni ve o da kapatılınca Saadet Partisi’ni kurarak/ kurdurarak yürüttüğü mücadelenin, kendi belirlediği hedeflerden aykırı bir tarafa çekilmemesi gibi bir yaklaşımla,  hareket ederken, İslam adına ve müslüman halkın tek sözcüsünün kendisinin/ kendilerinin olduğu gibi bir anlayışın yolunu açmaktan da uzak durmadı..

 

Erbakan,Millî Görüş’ diye bir nazariye geliştirmiştir. -Benim de defalarca dinlediğim- özel sohbetlerinde ‘millet’i, itiqadî bir temele dayandırarak kullanmaya dikkat gösterirdi.. İslam’ın ayrı bir isimle ifadesinin caiz olup olmayacağı da dar planda, baştan beri hep tartışıldı ise de; ona göre, mevcud laik sistemde kanunlar izin vermediği için, İslam’ın kamufle edilmesi için kullanılan bir isimdi, bu..

 

Sonra ‘bölücülük yaptığı’ suçlamasıyla mahkûmiyetine delil gösterilen 1992- Bingöl Konuşması’nda da bu vardı.. ‘Dilimizden (Elhamdulillah müslümanım)’ı alır ve (Ne mutlu türküm diyene!)  derseniz, benim müslüman kürd kardeşim de, (ne mutlu kürdüm!) diyene!’ der..’  demişti.. Amma, 28 Şubat 1997 Zorbalığı döneminde, siyasî sahneden uzaklaştırılmak için cezalandırılmak istendiğinde, bu görüşünü, ‘Bu bizim temel görüşümüzdür’ diye ısrarla savunmak yerine, çevresindeki hukukçuların yönlendirmesiyle başka bir savunma yolu izledi ve yine de mahkûm olmaktan kurtulamadı..

Bu, onun hareketlerinin en büyük iç handikaplarından birisi oldu.. Dile getirdiği talebler açısından genelde bir sıkıntı yoktu, ama, hedeflerin gerçekleştirilmesi ve parti yönetiminde takib edilen metod ve kullanılan uslûb açısından sıkıntılar hep vardı..

 

Bu yüzdendir ki, Fazilet Partisi kapatılınca açıkta kalan 105 kadar m.vekilinden yaklaşık yarısının SP’ye gelmemesi ve daha sonra kurulan AK Parti içinde yer alması, özellikle de iç yönetimdeki metod ve uslûbdan duyulan rahatsızlık idi.. Ve yıllarca aynı saflarda birlikte hareket etmiş olan siyasetçilerin yarısı, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde yüzde 35 oy alırken, diğer yarısı sadece yüzde 2,2’de kalıyordu.. Ve o taraf, bu sonucu başka gerekçelere dayandırmaya çalışırken, kendi yanlışlarının olup olmadığına bakmaya yaklaşmadılar..

Ve nihayet, SP tabanında yeni arayışların sancıları artarken, Nûman Kurtulmuş, SP’nin başına getirildi ve onun girdiği seçimde, oyları yüzde 5,3’ü bulunca, bir sıçrama yapılabileceği umudu daha da güçlendi..

Ancaak, Kurtulmuş SP Genel Başkanlığı yaparken, ‘Millî Görüş Lideri’ olarak nitelenen Erbakan’ın direktiflerine göre hareket etmek zarûretiyle kuşatılmıştı..

Kurtulmuş, ‘Genel Başkan ise,  büyüklerden elbette görüş ve istişare alabileceğini, ama, parti yönetiminde karar yetkisi ve sorumluluğun kendisinde ve kendi belirleyeceği kadroların elinde olması gerektiğini dile getiriyordu, sık sık.. Erbakan ise, Kurtulmuş’un sadece Saadet P. Genel Başkanı ve bu partinin, Millî Görüş davasının siyasî sahnedeki temsilcisi olduğunu, asıl yönlendirmenin Millî Görüş Liderliği tarafından yapılabileceğini vurguluyordu..

Bu gizli müdahale ve mücadele ile, SP’nin 11 Temmuz 2010 günü yapılan Olağanüstü Kongresi’ne gelindi. Erbakan’ın hazırladığı 75 kişilik Genel İdare Kurulu (GİK) listesinde, Kurtulmuş yine Genel Başkan gösterilmişti, ama, Kurtulmuş, Erbakan’ın listesinden birkaç isme, özellikle de Erbakan’ın oğlu, kızı ve damadının GİK listesinde yer almasına karşı, ayrı bir liste hazırladı ve derin çatlaklara rağmen, kanûnî açıdan gerekli olan Genel Başkanlık seçimini, Kurtulmuş kazandı.. Ama, ondan sonra daha çetin bir mücadele başladı ve kongrenin ibtali için davalar açıldı..

Ve arkasından da, bir mahkeme, kongrenin yenilenmesine karar verdi..

*

İlginç olan şu ki, Kurtulmuş ve arkadaşları, bu mahkeme kararına bile itiraz etmediler.. Ki, son derece zayıf bir mahkeme kararı idi ve itiraz edilmesi halinde sonuç alınması mümkün olabilirdi ve partiden istifa ettiler..

Kurtulmuş ayrılmayabilirdi.. Ama, yapılacak yeni bir kongrede kazansa bile, parti içindeki ihtilafların daha bir derinleşerek devam edeceğinin ürkütücülüğünden çekindiği için, yeni bir siyasî oluşumu gerçekleştirmek üzere, partiden ayrıldılar..

Bu durumda, Erbakan’ın istediği oldu.. 17 Ekim günü, yeni bir Olağanüstü Kongre yapılacak ve Erbakan’ın dediği gibi bir sonucun alınması bekleniyor..

Ama, SP’nin bundan sonra bir oy patlaması yapması ihtimali uzak görülüyor..

Ama, ilginçtir, bu durumu Erbakan da zımnen kabul ediyor olmalı ki, bir taraftan artık bundan sonra ustalık dönemlerinin başlayacağını ve iktidara geleceklerini, yeni bir dünyayı kurmaya hazırlandıklarını ileri sürerken; diğer taraftan da, m. vekilliği kazanmak veya ihale almak için siyasî çalışma yapılmayacağını, ayrılanların hidayetlerinin karardığını, diğer partilerden birisi duruma gelmemek için, tek kalmaya özen gösterilmesi gerektiğini ve böylece âdeta, bir tarikatlaşma sürecine ulaşıldığına işaret ediyordu..

*

Kurtulmuş’un bundan sonra takib edeceği çizgiye gelince.. Onun yeni bir parti kurması, bugün ülkenin böyle bir ihtiyaç içinde olup olmadığı açısından değerlendirildiğinde, daha baştan zayıf kalmaya mahkûm gözüküyor.. Çünkü, şu anda, hele de referandumda aldığı olumlu sonucun rüzgarını da arkasına alan Erdoğan’ı ve AK Parti’yi 8-9 ay sonra yapılacak genel seçimde ipi göğüslemekten alakoymanın uzak bir ihtimal olduğu anlaşılıyor..

 

Kurtulmuş ve arkadaşlarının AK Parti’ye katılmaları ise, neredeyse imkansız gibi.. Bunun, hem siyasî açıdan yanlış olacağı ve hem de bu zamana kadar verilen mücadelelerin üzerine bir ibtal çekeceği açısından..

Kaldı ki, Erdoğan, Nûman Kurtulmuş’la ilgili bir soruya karşılık verirken, ‘AK Parti kurulurken biz kendisine birlikte çalışmak teklifinde bulunduk, o zaman kabul etmedi.. Daha sonra, 2007 seçimleri öncesinde, arkadaşların isteği üzerine birlikte çalışma teklifimizi yineledik; prensip olarak kabul etti, ancak kesin kararını vermek için mühlet istedi ve birkaç gün sonra ise, olumsuz cevab verdi.. Benim açımdan o defter kapanmıştır..’ demişti, ekranlardan; birkaç ay önce... -Gerçi hele de siyasette, ‘Olmaaz- olmaaz!’  deme, ‘olmaz, olmaz’ı da unutmamak gerekir..-

  

Bu açıdan denilebilir ki, Nûman Kurtulmuş, kendisinin efendi şahsiyetine de yakışan bir tavırla, aynı taban kitleye muhatab olmak açısından, gelecekte daha derin çatışmalara -mücadelelere âlet olmamak dikkatiyle kavgasızca istifa edip çekilmiştir ve bu, alkışlanabilir..

Esasen, Erdoğan ve arkadaşları da, yollarını ayırdıklarından bu yana, Erbakan ve tarafdarlarının hattâ itiqadî açıdan ağır suçlamalarına bile hep sessiz kalmayı tercih etmiş ve bu durum, toplumda olumlu karşılanmıştı.. Kurtulmuş da bu tavrı örnek almış olabilir.

Amma, siyasî hayatta, bir parti içi mücadelede,  tabanda problemler icad etmemek uğruna kanunî haklarından bile istifade etmeyen bir kimsenin yarınlarda, nice askerî müdahale ve muhtıralar veya sosyal alandaki gerilim ânlarında da, ‘ülke zarar görmesin..’ gibi bir gerekçe ile, kenara çekilmeyi tekrarlayabileceği mesajı yok mu, Kurtulmuş’un tavrında..

Evet, hele de bu hareketin içinde, ‘bir bölen’ durumuna düşmekten hep dikkatle kaçınılıyor. Ama, ortada ‘bir bölen’ olmalı ki, hep bölünmeler, kopmalar oluyor.. ‘Bu ne zamana kadar sürecek?’ sorusunun cevabını vermek de bir hayli çetin galiba..

*

Kurtulmuş  gerçi, istifa konuşmasını bağlarken, ‘Biz,  yarış bittikten sonra da yarışan atlarız..’ diye bir mısra okudu, ama, yarış bittikten sonra, öyle bir yarışın hedefinin olmayacağı da itiraf olunmuyor muydu, böylece..

YAZIYA YORUM KAT

10 Yorum