Bir Bahriyelinin Defteri

25.07.2011 20:17
Bir Bahriyelinin Defteri
Emin Yüce’nin, Abdülhamid Donanmasında Bir Bahriyeli kitabını Asım Öz, Haksöz-Haber okuyucuları için değerlendirdi.

Emin Yüce 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı Bahriye Mektebi'nde okurken kaleme aldığı bu günlükle, o devrin sosyal, iktisadi ve siyasi hayatının anlaşılmasına katkı sağlamakta.

Asım Öz / Haksöz Haber

abdulhamiddonanmasindabirbahriyeli2.jpgYaşadığı tarihlerde fazla kıymeti olmayan bir meslekte bir kurumun amelesi gibi çalışan az zamanda çok olay gören, asude yaşanan asırlar halkına nazaran daha tecrübeli yetişmiş ve daha erken ihtiyarlayan Emin Yüce’nin donanma hatıraları devrin tarihini okurken ihmal edilmemesi gereken kitaplardandır.

Asitaneli Esad Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelen Emin Bey’in ne zaman doğduğu tarihi kayıtlarda belli değildir. 1897 yılında İzmir’den Erenköyü’de oturan dayısı Cemal Bey’in yanına gelir. Bahriye Mektebi’nden başarı ile mezun olduktan sonra 15 Kasım 1902 tarihinde mülâzım-ı sânî olur. İlk görev yaptığı gemi Selimiye’dir.  Selimiye ve Heybetnüma gemilerinde vazifeye çıkmamış olsa da maaş almıştır. Ardından İstanbul Vapur-ı Hümâyûnu seyr-i sefine memuru muavinliği vazifesinde bulunur. Burada Bahriye Mektebi’nde edinmiş olduğu bilgileri uygulama fırsatı bulur. Gemide pusulanın başına ve kamarada haritanın önüne geçince nazariyât ile ameliyât arasındaki büyük farkı yani ameliyat sahasında hiçbir şey bilmediğini de anlar. Bu acemiliği kısa zamanda izale edecektir Emin Yüce. Sultaniye gemisinde bilfiil iki yıl hizmet eder. 10 Ocak 1906’da Sakız Vapur-ı Humayunu seyr-i sefine memurluğuna tayin olunur. Hûdeyde Seferi dönüşünde Süveyş Limanında vazife bekleyen Taif Vapurunu terk ederek İstanbul’a döner. 1906 Şubat’ında İdare-i Mahsusa’daki görevinden tamamen ayrılarak Eylül 1907’de kadrosunu Tersane-i Amire’ye aldırır. 1906 senesinin mayısında Ziştovi eşrafından Bedestenli Sadık Efendi’nin kızı Sadriye Hanım’la evlenir. Bundan sonra hayatı daha düzenli bir hale gelir resmi meşgaleden azade sakin ve mesud bir mevsim geçireceği Kuzguncuk’ta ikamet eder. Meşrutiyet’in ilanını da burada idrak eder.

Emin Yüce’nin ufak tefek işlerde geçen memurluk hayatında mensup olduğu idarenin teşkilat ve kişilerini ve bunlara hâkim olan zihniyeti tetkik etmesinden kaynaklanan bir önemi söz konusu. Devrin umumi eserlerinde tesadüf edilemeyecek bazı hususiyetleri var bu bakımdan. Bahriye mektebi hakkında intibaları, bu okuldaki eğitim usulü, okunan derslerin müzakere edilmesi, bahriye zabitanının kaynakları, denizcilerin terfi ve terakki işlemleri konularında da önemli şahitlikleri var yazarın. Mesela sabahları tarih dersine çalışmak gibi mutat bir alışkanlığı var okulda okuyanların. Büyük sınıflarda okuyan öğrencilerin küçük sınıflarda okuyanların daima hakir ve kıymetsiz addedilmesi de anılabilir. Okuldaki öğrencilerin durumunu anlattığı satırlarda da müthiş bir ayrıntı ustası ile karşılaşır okur. Okul birincisi hakkında şunları yazar meselâ: “Birincimiz Ahmet Rasim Efendi fevkalade zekâ ve gayret sahibi idi. Mektebe Gülhane Rüştiye-i Askeriyesi’nden gelmişti. Ders için kendini pek çok yormaz ve fakat intizam dairesinde çalışırdı. Gayet muntazam not tutar ve bunlardan arkadaşlarını da müstefid ederdi. Ciddiyeti nisbette rind meşreb idi. Eğlence ve alaylara iştirak eder ve bu gibi hususatta ekseriya ön safta bulunurdu. Müzakerelerde bir hoca gibi ciddi ders takrir eder teneffüs ve eğlence zamanları hepimizi gülmekten kıracak tuhaflıklar yapardı. Canı istediği vakit sınıfın haşarı gürûhuna katılarak danslar, rakslar eder, şarkılar söyler ve bazen soyunup güreş ederdi. Askeri miralaylarından olan pederiyle taşralarda gezmiş ve iyi bir terbiye almıştı. Güzel yazı yazar ve iyi resim yapardı. Jimnastikte bile arkadaşlarını geçerdi. Tab’an asabi idi. Hülâsa yalnız sınıfında değil zevkperverliklte ve husûsât-ı sairede de bihakkın birinci idi.”

 Öte yandan kimi isimler hakkında da eleştirileri vardır. Abdülhamid’de dönük eleştirileri bu bapta anılabilir. Bahriye askerlerinin şımarık ve terbiyesiz olduğu kanaatine sahiptir Emin Yüce. Ona göre bunun sebeplerinden birinci ve fenası Sultan Hamid’in himaye siyasetidir. Abdülhamid’in askerlere daima “Evlâd- Şahâne” dedirtmesi askerlerin disiplinsizliğine sebep olmaktadır. Bunun farkında olan askerler sevmedikleri bir amirlerinin küçük bir tekdiri üzerine “Biz, evlad-ı şahâneyiz” diye kıyam ve şikâyet ederler. Abdülahmid’in donanmadan anlamadığını bundan dolayı da onun devr-i saltanatında ciddi bir gelişme olmadığının da altını çizer.

İmam Yahya İsyanı ve Yemen Tasviri

Gemi ile yapmış olduğu yolculuklara özellikle Beyrut ve Yemen anlatımları yazarın öznelliğini belirgin kılması açısından önemli.  İsmail Yüce’nin gemi yolculuklarından birinde Yemen’de İmam Yahya isyanı vuku bulur: “O sene Yemen’de vuku bulan isyan büyüktü. İmam Yahya Hamidedin’in taht-ı idaresi altında bulunan Araplar Sana’da ordu kumandanı Müşir Ali Rıza Paşa’yı askeriyle birlikte muhasara etmişlerdi. Sana’yı ve kumandanı kurtarmak, isyanı bastırmak için Suriye’den Arnavutluk’tan, Karadeniz’den mühim miktarda muvazzaf ve redif kıtaat sevk olunuyordu. Bu tahlis ve te’dib, kuvvetlerinin kumandası Hûdeyde’ye gönderilen Müşir Paşa’ya tevdi olunmuştu. Dâhile sevk olunan Suriye taburları firar etmiş ve Hûdeyde civarına yayılmışlardı. Sapasağlam gelen Anadolu ve Arnavut taburları efradı karaya çıkınca bakımsızlık, teşemmüs, ahvâl-i havaiye ile imtizaçsızlık yüzünden eriyip bitiyorlardı. Araplarla müsademeden de çok miktarda telafat oluyordu. Güle oynaya getirdiğimiz koca askerlerinin beşte birinin geriye dönemeyeceklerini biz de biliyorduk.”

Mehmet Ali Aynî’nin Hatıralar’ında karşılaştığımız olumsuz ve pis Yemen tasviri burada da karşımıza çıkar: “Yemen’in mühim iskelesi olan Hûdeyde’de kayık yanaşacak iskele yoktu. Filika ve zenbuklar sahile yakın sığlığa oturur ve yolcular ile eşya zenbukçunun sırtında veya iki kişi tarafından taşınan kürsü üzerinde karaya çıkarılırdı. Şehir iskeleden çarşısına, mahallelerine kadar çıplak yaralı bereli yüzlerce dilenci ile doludur. Bunlar gayet mergupturlar. Para almadıkça kolay kolay bırakmazlar. Her taraf gayet pistir. Milyonlarca sinek bilfâsıla hücum ederler. Yerlilerin göz pınarları, burun delikleri, sineklerle mesturdur. Bunları kovmak adetleri değildir. Dükkânlarındaki mekûlâtın [yiyeceklerin] üzeri daima sinek sürüleriyle doludur. Bunlar kovulmadıkça satılamayışı anlaşılamaz. Rumların idaresinde bulunan bir iki büyük bakkaliyeden başka büyük ticarethane yok gibidir. Yegâne oturulacak kahve de “Şahinin Gazinosu” namıyla marûf ve bir Arnavut’un idaresindeki pis kahvedir. Buranın kanepelerini teşkil eden dört ayaklı ve üzeri zenbil örtülü kürsülere oturulur, salyaları akarak gât çiğneyen Araplar seyredilir.” Aynı tasvir Ali Emiri Efendi’nin Yemen Hatıratı’na da yansır kısmen. Acaba Osmanlı oryantalizmi diye bir şey mi var? Yoksa var olanların tasviri yahut anlatımı mı bunlar? Şayet öyle olsa bile abartılınca bu bir oryantalizm olmaz mı?

Beyrut’un taş evlerinden döşemelerine, konaklarından köşklerine, Avrupai yapılardan burada yaşayan Müslüman ve gayri Müslim ahaliye, onların kıyafetlerine ve gündelik yaşamlarına kadar pek çok nokta anlatılır.

İskenderiye İzlenimleri

Resen memur olduğundan üzerinde mesuliyetli bir görevi olmadığından Hûdeyde Seferi dönüşünde Süveyş Limanında vazife bekleyen Taif Vapurunu terk ederek İstanbul’a döner. Tabii ayrılırken hastalandığından dolayı gönderildiğine dair bir kağıt almayı da ihmal etmez. Yarım bilet almak için üçüncü katanlar birlikte ertesi sabah erkenden bir filikaya binerek limana çıkar. Süveyş’ten İskenderiye’ye trenle bir yolculuk yapan Emin Yüce tren yolculuğunda gördüklerini de anlatır. İskenderiye’ye ulaşınca Sirkeci otellerine benzeyen Giritli Hasan Paşa otelinde kalmak için bir arabaya biner. Otele kısa zamanda ulaşır orada pek çok ahbap edinir. İlk işi ise sivil giyinmek olur. Şehirle ilgili intibalarını şöyle anlatır: “Etrafta pek mükellef lokantalar olduğu halde israftan tevakki mecburiyetiyle bir Arap lokantasında yemek yedim. Fakat yediğime pişman oldum. Çünkü biberli ve baharatlı yemeklerle dudaklarım kavruldu. Evvelce de gelmiş oldukları için İskenderiye’yi tanıyan mülazımlardan birini yanıma alarak arabayla şehre bir gece gezmesi yaptım. Pek mükemmel gece hayatı olan büyük caddelerinden birçoğunu dolaştık. Fazla şen ve şuh sokaklarından bile geçmeyi ihmal etmedim. Muhteşem gazino ve birahaneler, büyük kahveler, tiyatrolar, Arap çalgıları, dümbelekler ve envai eğlencelerle her taraf zevk-i safa içindeydi.” Arap uyanışı olarak bilinen nahdanın sonucu olsa gerek tiyatro salonları.

Sadece eğlence yerlerini anlatmaz İskenderiye’nin. Gördüğü adetlerini de aktarır: “Büyük bir evin kapısı önüne koltuk ve kanepeler konmuş, yerlere halılar serilmiş idi. Ortadaki koltukta kelli felli şişman bir hoca Kuran okuyor ve etrafında oturanlarla bazı geçenler dinliyordu. Arabacıdan bunun n e olduğunu sorduk; Cuma gecesi olmak hasebiyle yeni vefat eden birisi için okuduklarını söyledi. Cuma gününe yakın vefat edenlerin bir iki gün bekletilip Cuma gecesi toprağa tevdi edilmesi ve gecede bu suretle ruhuna Kuran okunması buranın adetindenmiş.”

Umranı, intizamı ve güzelliği ile adeta bir Avrupa şehri olarak anılan İskenderiye’nin İzmir’e benzetilmesi de dikkat çeken bir başka nokta. Çocukluğunun mesut bir kısmının bu şehirde geçmiş olması bunun sebeplerinden biridir. Binaların genelinde levhalar Arapça yazılıdır. İnsanlar Fransızca ve İngilizce bilmiş olsalar bile Arapça konuşmayı tercih ederler İskenderiye’de.

İstanbul’a dönüşünde Antalya’nın bir kasabasına da yolu düşen Emin Yüce’nin burası hakkındaki ifadeleri de dikkat çekici: “Memleketin pek eski olduğu ve imarâtı cihetine hiç gidilmediği yeknazarda anlaşılıyordu. İskeleden şehre çıkmak için eski ve geniş bir merdiven vardır ve oldukça irtifaı hâizdir.

(…) Sokakları dar, evler ahşap ve kaba tarzda. Dükkânlar ibtidai bir halde. Mahalleleri Üsküdar’ın Selimiye taraflarını andırıyor. Bazı pencerelerde boyunları altınlı, başları kısacık fesli kadınlar görülüyor.Ahalinin bir kısmı Mora muhacirleri imiş. Erkeklerinin yelken gemiciliği ile ülfet ve istidatları ziyade. Yiyeceği müteallik her şey gayet ucuzdu. Yazın pek sıcak olduğu ve halkın sayfiye olarak kale haricine ve yaylalara çekildiklerini söylüyorlardı. Vaktiyle büyük babamın burada kadılık etmesi münasebeti ile iki sene kadar oturup menakıbını anlatmakla bitiremeyen büyük valideden dinlediğim Antalya’yı bu vechile görmüş oldum.”

İntizamı sevdiği ve hatıralarına hürmet ettiğinden bilhassa seyahatlerine ait olayları yazan Emin Yüce’nin yazdıklarından bir kısmı yegane servetini oluşturan iki kütüphanesiyle beraber yanmış olsa da elde kalan metinler toplamında da geçmiş başarılı biçimde yansıtılmıştır.

Emin Yüce, Abdülhamid Donanmasında Bir Bahriyeli, Timaş Yayınları, 2011, 252 sayfa.

Haksöz Haber

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim