1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. Bingöl'de 'Milli Görüş' Konulu Seminer Yapıldı
Bingöl'de 'Milli Görüş' Konulu Seminer Yapıldı

Bingöl'de 'Milli Görüş' Konulu Seminer Yapıldı

Bingöl'de faaliyetlerini yürüten Bilgi ve Düşünce Derneği, Milli Görüş'ü konu alan bir seminer düzenledi.

A+A-

Bingöl-Bilgi ve Düşünce Derneği'nde Hasip Yokuş'un sunumu ile Milli Görüş konusu işlendi. Avrupa'daki siyasal olaylardan, Osmanlı'ya yansımalarından, Türkiye'nin aldığı mirastan ve siyasi tarihten basheden Yokuş tüm bunlar ışığında Milli Görüş hareketini ele aldı.

Yokuş'un sunumundan notlar:

İzninizle milli görüş konusuna girmeden önce süreci biraz geçmişe dönerek çok özetle anlatmak istiyorum.

Bildiğiniz üzere Batı dünyasında Rönesans ve Reform hareketleriyle başlayıp ardından bilimsel devrim,  sanayi devrimi derken bilim ve teknolojide üstünlüğü tamamen ele geçirmesi, buna mukabil hilafeti kendi şahsında temsil eden Osmanlı imparatorluğunun gittikçe zayıflamaya başlaması İslami değerlerin sorgulanması sürecini başlatmış, Müslümanların da siyaset sahnesinde sürekli irtifa kaybetmelerine sebep olmuştur.

3. Selim’ ile başlayıp 2. Mahmut’ la devam eden yenilik arayışı bu süreci hızlandırmış, ardından  Hareket Ordusu’nun İstanbul’a gelişi sonrası ittihatçılar Müslümanları siyaset sahnesinden tamamen uzaklaştırarak bu sahnenin tek aktörü durumuna gelmişlerdir.

Birinci dünya savaşı sonunda da Osmanlı imparatorluğu yıkılmış yerine batılı değerleri referans alan yeni bir cumhuriyet kurulmuştur.

İttihat ve terakki ile başlayıp cumhuriyet ile devam eden süreç İslami değerlerin  sorgulandığı değil, artık tamamen  dışlandığı ve mahkûm edildiği bir dönemi ifade etmektedir.

Cumhuriyet ile başlayan tek parti iktidarı döneminde ise Müslümanların maruz kaldığı baskı ve zulümler hepimizin malumu.

Yaklaşık otuz yıl süren tek parti diktatörlüğü özellikle 2.dünya savaşının demokrasi yanlısı ülkelerin lehine sonuçlanması neticesinde dış konjonktürün zorlamasıyla çok partili hayata geçildi. CHP’ nin baskı ve zulmünden bunalan dindar halk kesimleri kerhen de olsa ehven-i şer mantığıyla DP’ yi destekleyerek bu partiyi kısa sürede iktidara taşıdı.

Gerek DP gerek daha sonraki süreçlerde kurulan tüm sağ partiler; felsefi açıdan pozitivist, toplumsal değerler bakımından da muhafazakâr bir anlayışa sahip olmuşlardır.

Dindar kesimlerin bu partiler  içinde politika yapmasının en önemli nedeni, tek parti diktatörlüğünün geçmişte uyguladığı zulüm politikalarının toplumsal hafızada bıraktığı derin izler olmuştur.

Yaklaşık on yıl süren DP iktidarı döneminde nispeten daha iyi bir dönem yaşandı.

Ancak iktidar koltuğunu kendi tabii hakları olarak gören CHP + ORDU inandırıcı olmayan çeşitli bahanelerle1960 ta askeri bir darbeyle DP yi iş başından uzaklaştırdı. Ardından bildiğiniz gibi DP nin devamı olarak AP kuruldu.

Dindar kesimler daha evvel DP ye verdikleri desteği Demirel’in AP sine vermeye devam ettiler. 28 Şubat sürecinde gerçek kimliğini daha net bir şekilde tanıma imkânı bulduğumuz Demirel ile dindar kesimler arasındaki dolayısız ilişki maalesef karşılıklı olmamış, dindar kesimler hep veren taraf, Demirel ise hep alan taraf olmuştur.

Her ne kadar tarikatların (Özellikle Nakşîbendîliğin) ve dini cemaatlerin, parti kurarak toplumsal taleplerini siyasal zeminde temsil etme çabaları cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren başlamış ise de, tek parti rejiminin baskıcı tutumu nedeniyle başarılı olamamıştır. Bu nedenle değişik tarikat ve cemaatler ile dindar kitle toplumsal taleplerini temsil edebilecek yeni bir siyasal oluşumun fikir jimnastiğini yapmaya başlamışlardı.

Bu dönemde İslami kesimin gündeminde: Ahlak, maneviyat, müstehcen neşriyat, Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması, Fener-Rum Patrikhanesinin kapatılması ve komünizmle mücadele gibi konular vardı.

Milli Görüş işte böyle bir süreçte ortaya çıkmıştır.

MİLLİ GÖRÜŞÜN ORTAYA ÇIKMASI:

Bu sürecin başlangıcını Necmettin Erbakan’ın Odalar Birliği Başkanlığı seçimlerine dayandırmak yanlış olmaz kanaatindeyim.

Bu dönemde Erbakan, 1969 yılında Odalar ve Borsalar Birliği Başkanlığına seçilmiş fakat Demirel liderliğindeki AP hükümeti, bu seçimi iptal ederek Erbakan'ı polis marifetiyle  makamından attırmıştır.

Hemen akabindeki genel seçimlerde Erbakan AP'den milletvekili adaylığına başvurmuş fakat adaylığı Demirel tarafından veto edilince Erbakan aynı yıl Konya'dan bağımsız olarak milletvekilliğine aday olmuş ve seçilmiştir.

Seçimden sonra Millet Partisi'nden ve AP'den milletvekili seçilmiş benzer düşüncedeki milletvekilleriyle birlikte 24 Ocak 1970 te Milli Nizam Partisi'ni kurmuşlardır. İskender Paşa Dergâhı dışında başka bazı Nakşi dergahlar ile Nakşilerin dışında bazı irili ufaklı tarikatlar ve dergahlar, sınırlı sayıda bazı nurcu cemaatler ile Necip Fazıl ve Mustafa Yazgan gibi bazı şahsiyetler de Erbakan’a destek vermişlerdir.

Burada Nurcuların bu partiye ciddi bir destek vermediklerini özellikle hatırlatmak istiyorum. Çünkü o dönem nurcuların önemli bir kesimi Nurlu Süleyman diye vasıflandırdıkları Demirel’in peşine takılmış, önemli bir kesimi de Said-i Nursi’nin siyasetle ilgili söylediği “şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.” sözüne istinaden siyasetten uzak durmuşlardır.

Bu dönemde; İskender Paşa Cemaati'ne (Nakşîbendî) bağlı olan Necmettin Erbakan'a bizzat Cemaat lideri M. Zahit Kotku’ nun parti kurmayı telkin ve tavsiye ettiği iddia edilmektedir.

12 Mart 1971 darbesinin hemen ardından Anayasa Mahkemesi bu partiyi laikliğe aykırı eylemler nedeniyle kapattı. Erbakan İsviçre’ye yerleşti.12 Mart darbesinin etkilerinin yumuşamasıyla birlikte Erbakan İsviçre’den dönerek MSP yi kurmuştur. Bu dönemle ilgili olarak Erbakan’ın dönemin muktedir Hv. Kuv. Kom. Muhsin Batur tarafından davet edildiği dolayısıyla MSP nin Ordunun teşvik ve desteğiyle kurulduğu iddia edilmiştir. Öte yandan MSP’nin Muhsin Batur’un cumhurbaşkanlığını desteklemesi de bu şüpheleri güçlendirmiştir.

Erbakan'ın MSP'si 1973 seçimlerinde TBMM de elde ettiği 48 milletvekili ve 3 senatörden oluşan 51 Parlamenterli grubu ile kilit parti konumuna gelmişti. Erbakan, Ecevit'in koalisyon önerisini kabul ederek ilk iktidar tecrübesini yaşamıştır.

Bu koalisyon, birlikte Kıbrıs hareketini gerçekleştirmiştir. Ancak o dönem mecliste tartışılan 141- 142 ve 163. maddeden hüküm giyen siyasi tutuklulara genel af konusunda çıkan ihtilaf yüzünden fazla uzun ömürlü olamamıştır. Çünkü MSP içindeki nurcu kökenli 24 milletvekili oylama sırasında AP ile birlikte hareket ederek 141 ve 142. maddelerden hüküm giyenlerin kapsam dışında tutulması için oy kullanmıştır. Bu tavır MSP ile CHP arasında bir güvensizlik ortamının doğmasına sebep olmuş, CHP biraz da Kıbrıs harekâtının kendisine sağladığı rüzgâra güvenerek bu koalisyondan çekilmiştir..

Mart 75 te AP – MSP – MHP ve CGP yi bir araya getiren 1.MC hükümeti kuruldu. Nitekim bu koalisyon da fazla uzun ömürlü olamadı. Ecevit ve Demirel kendi aralarında anlaşarak Mart 75 te erken seçime gittiler. Seçim sonucunda hiçbir parti tek başına hükümet kurabileceği çoğunluğu sağlayamadı. MSP çıkardığı 24 milletvekilliğiyle yine koalisyonun kilit partisi konumuna geldi. Seçimden sonra AP – MSP ve MHP arasında 2.MC hükümeti kuruldu. Bu hükümet de öncekiler gibi çok ta uyumlu değildi. Zaten uzun ömürlü de olmadı. 1980 yılına kadar azınlık hükümetleri, bunalımlar derken askeri darbe oldu. Tüm siyasi partiler kapatıldı. birçok yöneticileri gözaltına alındı.

 

 

MİLLİ GÖRÜŞ İKTİDARI: REFAH PARTİSİ DÖNEMİ:

 

80 darbesinden sonra hatırlayacağımız gibi tüm siyasi partiler kapatılmış, siyasetçilerin büyük çoğunluğu yasaklı duruma gelmişlerdi.

19 temmuz 1983 te bundan dolayı RP Erbakansız kuruldu. Bu parti:

1984 yerel seçimlerinde % 4.5

1986 genel seçimlerinde %5 oy alabildi.

87 de yapılan referandumun ardından siyaset yasakları kaldırılınca Erbakan ve arkadaşları partilerine döndüler.

87 erken genel seçimlerinde % 7 ( % 10 seçim barajı söz konusu olduğu için RP meclise temsilci gönderemedi.)

89 yerel seçimlerinde % 9,8 ( bu yıllar Özal rüzgârının estiği yıllardı. Erbakan gibi Nakşî bir gelenekten gelen Özal dört eğilimi de ANAP partisinde uzun yıllar başarıyla bir arada tutmayı başarmıştı.)

20 Ekim 1991 erken genel seçimleri RP için bir dönüm noktası oldu. MÇP ve IDP ile ittifak ederek % 16,2 oy ve 62 milletvekilliği çıkararak tekrar meclise girdi. Bu ittifaka her ne kadar başta Diyarbakır teşkilatı olmak üzere birçok Kürt bölgesindeki RP teşkilatı ile Bahri Zengin ve Fehim Adak gibi isimler tarafından itiraz edilmişse de Erbakan bu ittifakı: “inananlar birleşti.” Diyerek savunmuştur.

27 Mart 1994 te yapılan yerel seçimlere toplu üye kampanyalarıyla hazırlanmaya başladı. Türkiye’nin dört bir tarafından il, ilçe, belde belediye başkanları, belediye meclis üyelerini transfer eden RP hızını alamayıp başı açık kadınları, Gülay Pınarbaşı gibi tövbekâr mankenleri, emekli subayları saflarına kattı.

Bu seçimlerde RP oyların % 19 unu alarak başta Ankara ve İstanbul olmak üzere birçok Büyükşehir Belediye Başkanlıklarını kazandı. Bu şok edici sonuç belki de ittihat ve terakki den bu yana ilk kez kendini İslam’a nispet eden insanların bu coğrafyada kilit denebilecek mevkilere gelmesi anlamına geliyordu.

RP nin bu başarısındaki esas faktör merkez sağ ve sol partiler bütün fikri, politik ve sosyal iddialarını tüketmiş, gırtlaklarına kadar yolsuzluklara bulaşmış olmalarıydı. Buna mukabil sicilleri görece daha temiz, daha dindar olan bu insanlar halk için bir umut durumuna gelmişlerdi.

RP bu dönemde millici, kalkınmacı ve maneviyatçı söylemlerine Adil Düzen söylemiyle eşitlik ve hakça paylaşımı da eklemiş oldu.  

Adil düzen söylemiyle gelir dağılımında adaleti ve hakça bölüşümü,

İslam kardeşliği söylemiyle Kürt – Türk çatışmasında barış ve kardeşlik umudunu, Ahlak söylemiyle yolsuzluk ve hırsızlığa karşı dürüstlüğü,

İnananlar söylemiyle de insanlardaki kimlik arayışına bir kimlik tanımını getirerek bir umut ve çözüm mercii olarak algılandı.

RP belediyeleri gerçekten de kurdukları beyaz masa vb uygulamalarla halkla iç içe oldular. Şehirlerin yol, su, kanalizasyon gibi kronikleşmiş altyapı sorunlarını önemli oranda çözdüler.

Bu başarıları bir sonraki genel seçimde de etkisini gösterdi.

24 Aralık 1995 yılında yapılan genel seçimlerden RP  % 21.5 oy ve 158 milletvekilliğiyle birinci parti olarak çıktı.

Seçimlerden sonra bildiğiniz gibi RP ile DYP arasında Erbakan’ın başkanı olduğu REFAHYOL hükümeti  kuruldu.

Milli Görüş iktidarı sadece kendi tabanında değil birçok İslam ülkesinde de coşkuyla karşılandı. Milli Görüş nihayet iktidar olmuştu. Genel başkanı da Başbakanlık koltuğunda oturuyordu. Tabi süreç biraz sancılı olmuştu. Herkes askerin tavrını merak ediyordu. Onlar da hükümetin icraatlarını takibe almayı tabir caizse bir müddet bekle gör politikası izlemeyi tercih ettiler.

Refah yol hükümeti bozuk olan ekonomiyi düzeltme gayretiyle işe başladı. Refah partisinin adil düzen projesi kısmen de olsa tatbikat imkânı bulmuştu. Gerçekten de bir yıl gibi bir süre zarfında başarılı denebilecek birçok icraat gerçekleştirildi. Şöyle ki:

1 – Havuz sistemiyle rantiyecilerin devletten uzun vade ve düşük faizle aldıkları krediyi yine devlete daha düşük vadede ve yüksek faizle borç verme üzerine kurulu soygunun önüne geçildi. Bu sistemle bir yılda 25 milyar lira tasarruf edilmiştir.

2 – Memur, işçi ve emeklilerin maaşlarına herhangi yeni bir vergi ve zam getirilmeksizin % 100 ün üzerinde zam yapıldı.

3 – Batılı ülkelerin kurduğu G-7 projesine karşılık İslam ülkelerinden müteşekkil D-8 projesini hayata geçirdi.

4 – Ayda 400 000 aileye hitap eden aşevleri kuruldu. 15 000 sokak çocuğu için “Aileye Dönüş Projesi” başlatıldı.

5 – İç ve dış borçlar faizleriyle beraber hızla ödenmeye başlandı.

6 – Yıllar sonra ilk kez denk bütçe gerçekleştirildi. Vs.

Bu süre zarfında ekonomik alanda sağlanan bu iyileşmelere mukabil insan hakları ihlalleri, Kürt sorunu, inanç ve düşünce özgürlüğü, bürokratik merkeziyetçi yapı, YÖK, susurluk, çeteler, hukuk,  vb. hayati konular neredeyse hiç gündeme gelmedi. Bunu RP li yetkililer daha sonra “biz şeytan kovalamaktan abdest almaya fırsat bulamadık ki” Diye savunmuşlardır.

Bir yıl sonra da bildiğiniz gibi 28 şubat postmodern darbesi gerçekleşti. Bu darbe her ne kadar siyasal sonuçları itibariyle Refah yol hükümetinin devrilmesiyle neticelenmişse de olay salt bununla sınırlı değildir. Kur’an kurslarını, İmam Hatip Okullarını, İslami vakıf ve dernekleri, Kamu kurumlarında çalışan dindar insanları, başörtüsü takarak okuyan Müslüman bayanları, dindar insanların sahibi olduğu birçok işletmeyi, kısacası tüm İslami kesimi hedef alan,  Dine karşı top yekûn savaşa dönüşen bir süreç olmuştur.

RP; Müslümanlar adına bırakın yeni haklar elde etmesi sahip olduğu hakları koruma konusunda bile ciddi bir acz ve zaaf içine düştü. Böylece uzun yıllar büyük bir sabır ve umutla ve iktidar olma koşuluna bağlanan taahhüt ve beklentiler de suya düşmüş oldu.

Refah Partisinin önde gelenleri kendilerini veya partilerini koruma kaygısıyla mı hareket etti bilinmez ama hiçbiri ortalıkta gözükmedi. İlginçtir bu süre zarfında Müslümanların mağduriyetini gündeme getirenler: Nazlı Ilıcak, Ali Bayramoğlu, Nuray Mert, Ahmet ve Mehmet Altan gibi Müslümanların değerlerine tamamen yabancı olan liberaller oldu. Hamza Türkmen' nin deyimiyle: "direniş görevi ise her zamanki gibi tevhidi bilince sahip Müslümanlara kaldı.

Ancak bu silik tavrın hiçbir faydası olmadı ve Refah Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.

Refah partisi anayasa mahkemesi tarafından kapatıldıktan sonra yeni bir parti kurulması için tartışmalar yapıldı. Bu tartışmalarda genel kanaat kurulacak yeni partinin eskinin devamı olmaması gerektiği yönündeydi. Özellikle yenilikçiler olarak bilinen Erdoğan ve arkadaşları bu konuda ısrarcıydılar.

Refah partisi yerine kurulan Fazilet partisi içerisinde bu tartışmalar devam etti. Fazilet partisi kongresinde Erbakan’ın emanetçisi konumundaki Recai Kutan’a karşı yenilikçilerin adayı Abdullah Gül yarıştı. Sonuç az farkla Kutan lehine sonuçlandı. Milli görüş partilerinde ilk kez iki adayla kongreye gidiliyordu. Esasında sorun kimin genel başkan olacağı sorunu değildi. Çok daha derinlerdeki bir ayrışmayı işaret ediyordu. Nihayet FP de RP’nin devamı olduğu gerekçesiyle anayasa mahkemesi tarafından kapatılınca bu ayrışma fiiliyata dönüştü.

Klasik milli görüşçüler hiçbir şey olmamış gibi Saadet Partisi adında yeni bir parti kurarak yollarına devam ettiler. Yenilikçiler ise kurdukları Ak Parti ile bu gün iktidardadırlar.

Daha sonraki süreçte Numan Kurtulmuş önderliğinde yaklaşık 60 küsur il teşkilatı SP den ayrılarak Has Parti’ yi kurdu. Erbakan; Milli Görüş partilerinin ilk dönemini çıraklık dönemi, Erdoğan ve arkadaşlarının ayrıldıktan sonraki dönemini kalfalık dönemi, Numan Kurtulmuş ve arkadaşlarının ayrıldıktan sonraki dönemini ise ustalık dönemi olarak niteleyerek 84 yaşında yeniden partisinin başına geçerek kaldığı yerden devam etti. Yaklaşık bir yıl sonrada vefat etti.

MİLLİ GÖRÜŞ PARTİLERİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ

1 - Gerek MNP gerekse de MSP nin kurucularına baktığımızda taşra kökenli serbest meslek sahipleriyle yine taşrada sanayi ve ticaretle uğraşan dindar girişimcilerden oluştuğunu görmekteyiz.

2 - Bu partiler kalkınmacı ve millici bir projeyle ortaya çıkmışlardır. O dönemin sloganı “ağır sanayi hamlesiydi.” Diğer kalkınmacı modellerden farkı. “önce ahlak ve maneviyat” söylemiyle kalkınmaya manevi bir boyut katması, ahlak ve maneviyata da vurgu yapmasıydı. MNP'nin kuruluşunda; "Milliyetçi ve Mukaddesatçı Türkiye" sloganı kullanılmış,  son dönemlerde ise  “ Adil Düzen” söylemi ön plana çıkarılmıştır.

3 – Milli Görüş partileri bu gün adına toplumsal kutuplaşma denilen Laik – Anti laik ayrışmasını hızlandırmışlardır. Bu ayrışma son 100 yılın mağdurlarıyla bu süre zarfında hiçbir hak, hukuk, vicdan tanımayan despotik bir azınlık arasında cereyan etmektedir. Bu tecrübe Türkiye’de İslami kesimlerin politize olmalarında önemli bir adım olmuştur.

4 – Milli Görüş partileri dendiğinde bu partilerin fedakâr ve sabırlı çalışanlarına ayrı bir parantez açmak lazım. Gençlik kolları, Kadın kolları gibi taban örgütleri her türlü takdiri hak edecek şekilde gece gündüz çalışarak bu hareketin büyümesinde en büyük pay sahibidirler. Geniş halk kesimlerini toplu üye çalışmaları, yardım çalışmaları, eğitim ve propaganda çalışmaları gibi çalışmalarla partilerine kanalize etmişlerdir. Tabanlarıyla bu kadar bütünleştiğinden dolayı sosyologlar Milli Görüş partilerini Türkiye’deki tek kütle partileri olarak vasıflandırmaktadır.

MİLLİYETÇİLİĞİN, MUKKADDESATÇILIĞIN VE DİNDARLIĞIN BİR SENTEZİ OLARAK  MİLLİ GÖRÜŞ HAREKETİNİ TEMEL REFERANSLARIMIZ AÇISINDAN DEĞERLENDİREBİLMEK :

1 –Bizler şayet islamilik iddiası olan bir hareketten söz ediyorsak ilkönce ve özellikle bu hareketin meşruiyetini islami referanslara bağlı kalarak usulüddin çerçevesinde kritik etmeliyiz. Bu yönüyle olaya baktığımızda her şeyden önce bu hareketin  bir meşruiyet sorunuyla da karşı karşıya olduğunu  görmekteyiz. Zira  İslam nokta-i nazarından meşruiyet ancak Kur’an ve Sünnet’i referans alarak ve onun ortaya koyduğu genel çerçeveye bağlı kalarak sağlanabilir. Yanlış bir kalkış ve hareket noktası yol aldıkça hakikatle arasındaki mesafe de artacaktır. Esasında bizlerin değişik vesilelerle sözünü ettiği, sağcılık, muhafazakarlık, millicilik vb. cahili anlayış ve pratiklerin tamamı din usulü ile ilgili kafa karışıklıklarından ve vahye bağlı kalarak onun rehberliğinde yürümeyi beceren sahih bir din anlayışına sahip olamamaktan kaynaklanmaktadır.

MG partileri hiçbir zaman parti programlarını belirlerken İslami referanslar nokta-i nazarından herhangi bir ilimi, fikri, kelami bir istişare ve tartışmanın belirlediği sınırlara bağlı ve bağımlı bir mücadele anlayışına sahip olmamış, ciddi herhangi bir felsefi, kelami tartışma yapılmamış, konjonktüre göre şekilden şekle giren, kırmızı çizgileri olmayan sığ bir hareket görüntüsü vermiştir.

Bu partiler daha kuruldukları ilk günden itibaren teorik ve felsefi temelleri zayıf kalmıştır.

Bu özelliğiyle ne dünyanın değişik coğrafyalarındaki Müslümanlara, ne kendi tabanına nede kendinden sonraki hareketlere herhangi bir fıkhi, usuli metot, yol veya yöntemi eser olarak bırakmamıştır. Örneğin Cemaat-i İslami ve Mevdudi tecrübesi veya İhvan-ı Müslimin ve Seyidi Kutup tecrübesi gibi.

2 –  Erbakan MNP'nin kuruluşundan itibaren  "hak geldi, batıl zail oldu" sloganını kullandı. Ancak; "hak" dediği şeyi, "milli dindarlık" ve "bin yıllık tarih" anlayışından arındıramadı… Fatih Sultan Mehmet'ten II. Abdülhamit’e kadar birçok sultanı Parti'nin kurucuları arasında gösterdi. Bu yönüyle kurulduğu günden itibaren Millici vasfı hep ön planda oldu.

Dikkat ederseniz, Milli Görüş, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Milli Gençlik Vakfı, Milli Gazete gibi isimlendirmeler hep böyle bir hassasiyetin tezahürleridir. Millici vasfına çok sayıda örnek göstermek mümkün ama MNP nin kuruluş beyannamesindeki bazı ifadeleri dikkatlerinize sunmakla yetineceğim. “ Bu gün bundan bin sene önce şahlanıp haçlı ordularını göğsünde söndüren, beş yüz sene önce gemileri karadan yürüten, dört yüz sene önce viyana kapılarına dayanan, yarım asır önce Çanakkale ve istiklal harbimizin şaheserini meydana getiren milli ruh şahlanıyor, coşuyor ve milli nizam partisini kuruyor.”  

Bu millici bakış açısı içi doldurulamayan bir İslam kardeşliği ile yanlış bir ümmet tasavvurunu da beraberinde getirmiştir. Bundan dolayı da milli görüş  partilerinin Kürt Sorununa dönük hiçbir zaman ilkeli, dürüst ve tutarlı bir politikası olmadığı gibi diğer Müslüman toplumlarla da yakınlaşmayı; Osmanlı dönemindeki gibi Türkiye’nin ağabeyliğini yeniden tesis etmenin imkanı olarak bakılmıştır.

3 - İslam elbette bir din olarak MG ve diğer tüm İslami grup ve oluşumların üstünde  bir olgudur. Ancak Müslüman ya da dindar kimlikleriyle ortaya çıkanların başarı ya da başarısızlıklarının İslam’a ve Müslümanlara fatura edileceği de bir vakıadır. Bu ağır sorumluluk pozitif veya negatif sayılabilecek tüm tutum ve davranışların iddia ve dava sahibi Müslümanları direk veya dolaylı ilzam ettiği ve çeşitli maliyetler getirdiği gerçeğini karşımıza çıkarmaktadır. Bundan dolayı başta Erbakan olmak üzere tüm Milli Görüş Hareketi mensupları seçim kampanyalarında her ne iddia ve taahhüt ettilerse herkesten daha çok iddialarına dikkat etmesi ve taahhütlerine sadık kalması konusunda titizlik göstermesi gerekirdi.

Erbakan: Avrupa Birliği karşıtlığını hiçbir zaman gizlemedi. Onu “Siyonist bir örgüt” veya “haçlı örgütü” olarak isimlendirdi ama Gümrük Birliği antlaşması onun Başbakanlığı döneminde imzalandı.

Neredeyse dünyadaki tüm olumsuzlukları Siyonizm’e bağlarken Siyonist İsrail devletiyle bir çok askeri ve stratejik işbirliği antlaşmaları onun başbakanlığı döneminde imzalandı.

Muhalefetteyken olağanüstü halin uzatılmasına karşı olduğunu her fırsatta dile getirdi ama iktidar olunca o da diğer partiler gibi olağanüstü halin uzatılması lehinde oy kullandı.

Çiller’i en büyük hırsız olarak niteledi Çiller ile ilgili yolsuzluk dosyaları meclise geldiğinde aleyhte oy kullandı.

Keza Necip Fazıl, Abdülmelik Fırat ve Altan Tan gibi kişiler Erbakan’ın kendilerine verdiği ama yerine getirmediği taahhütleri anılarında anlatmaktadır.

Diyarbakır il örgütüne “evinize gidin rahat olun MHP ile ittifak mittifak yapmayacağız” demiş, bu heyet daha Diyarbakır’a ulaşmadan ittifak antlaşması imzalamıştır. Daha pek çok örnek vermek mümkün ama sanırım bu kadarı yeterlidir.

Müslümanlar salt İslam’a mensup olma iddiasıyla değil; eminliğiyle, şahsiyetiyle, topluma güven ve umut veren erdemli ve ahlaklı duruşlarıyla saygınlık kazanırlar.

Müslümanlar peygamberleri gibi el- emin olmak zorundadırlar. Hz. Peygamberin daveti sırasında işini en çok kolaylaştıran, eminliği ve örnek yaşantısı olmuştur. El Emin sıfatını toplum risaletinden önce ona vermiştir. Ebu cehil bile bazen kendisine yakın kişilerle yalnız kaldığında “O’nun hayatında yalanın yeri yoktur.” İtirafında bulunmuştur. Onun mesajına karşı çıkan ve onu yurdundan çıkarıncaya kadar onunla mücadele edenler dahi güvenilir buldukları için emanetlerini muhafaza etmesi için onun yanına bırakmışlardır.

Hz. Peygamber vahye ilk muhatap olduğunda bunu anlamlandıramamış, en yakınında bulunan eşi Hz. Hatice’ye durumunu anlattığında Hz. Hatice’nin cevabı şu olmuştur. “ sen daima kerim ve cömert davranan birisin. İnsanlara iyilik yaparsın fakir ve muhtaçların yardımına koşarsın. Elbette Allah seni mahcup ve perişan etmeyecektir.”

Habeşistan’da Hz. Cafer Necaşi huzurunda kendi savunmalarını şu şekilde yapmıştır: “ Ey kral biz cehalet içerisinde bocalayan bir millet idik. Putlara tapar, ölü eti yer, fuhuş yapardık. Merhamet ile hiçbir ilgimiz yoktu. Komşuluk hakkı nedir bilmezdik. Verdiğimiz sözde durmazdık. Bizde güçlü olan zayıfı ezerdi. Biz böylesine perişan bir haldeyken Allah bizden birini peygamber olarak gönderdi. Biz bu peygamberin soyluluğunu, sadakatini, eminliğini, dürüstlüğünü önceden de bilirdik.”

4 – Bu hareket kurulduğu günden itibaren müphem bir dil kullanmıştır. Şu an bile Milli Görüş’ün ne olduğu, Adil Düzen’in neye tekabül ettiği tam olarak bilinmemektedir. Çünkü Millet kelimesi Din anlamına da gelebildiği gibi Adil Düzen ile de  İslam Şeriatı’nın  kastedilmiş olabileceği hem yandaşları hem karşıtları tarafından zannedilmiştir.  Yaklaşık yarım yüzyıl mücadele eden bu hareketin hem yanında hem de karşısında yer alanlar onun açık ajandasında dikkate değer bir şey bulamadıkları için gizli bir ajandası olabileceğini vehmetmişlerdir. Oysa Kur’an’a baktığımızda gerek Hz. Muhammed a.s. gerekse diğer tüm peygamberler ilk günden başlayarak muhataplarını neye davet ettiğini, niçin davet ettiğini, neye karşı olduğunu,  buna uymanın da karşı çıkmanın da bedelinin / karşılığının ne olduğunu  açık seçik bir şekilde anlatmışlardır. İslam dini bu konuların hiç birinde insanları belirsizlikler içerisinde bırakmamıştır.

Netlik, açıklık ve tutarlılık bu dinin en belirgin vasfıdır. Cafcaflı sözler ve içi boş sloganlar ise İslam’ın değil, beşeri ideolojilerin işidir.

5 –  İslami Hareket diğer beşeri ideoloji ve hareketler gibi türedi hareketler değildir. Kur’an da peygamber kıssalarına baktığımızda peygamberlerin takip ettikleri mücadele metodu, yol ve yöntemiyle alakalı çok sayıda örnek bulmak mümkündür. Bütün bu nebevi mücadelelerin ortak yönleri; Müslüman kimliğiyle barışık, onu eğip bükmeden, hayatına hâkim kılma azim ve kararlılığına sahip, gerektiğinde bedel ödemeyi göze alan ama asla taviz ve pazarlığa yanaşmayan samimi, ihlâslı ve tevhidi bilince sahip bir duruş olarak karşımıza çıkmatadır.

6 -  İslami hareket olmak iddiası, vahyin ortaya koyduğu gaye, ölçü ve değerlere göre hareket etmeyi, kulluk eksenli bir hayat tasavvurunu ve bunu hayata taşımak bakımından yine kulluk eksenli bir mücadele yöntemine bağlı olmayı gerektirir.

Şayet söz konusu olan İslam ve Müslümanlık ise gündelik siyasi çekişmeler ve çıkar ilişkisi dışına çıkarak söz ve davranışlarımız ile insanları etkilemek daha mümkün. Eğer derdimiz gerçekten de bu ise İslami mücadele neyimize yetmez.

2-2.jpg

3-025.jpg

4-021.jpg

HABERE YORUM KAT