1. YAZARLAR

  2. Yıldız Ramazanoğlu

  3. Biber gazı tecrübesi
Yıldız Ramazanoğlu

Yıldız Ramazanoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Biber gazı tecrübesi

A+A-

Olması gereken, söz alıp konuşmak ve yapabiliyorsak konuşmacının içimize sinmeyen sözlerini daha doğru fikirlerle geçersiz kılmak, daha çok açıklama istemek. Biber gazı da, konuşana yönelik şiddet de zihinleri köreltmekten, kör noktaların alanını genişletmekten, nefreti çoğaltmaktan başka bir işe yaramıyor. Tecrübeyle sabit.

10 Nisan 2010'da Sivil Demokratik Anayasa Platformu çatısında toplanan farklı sivil örgütler ve parti temsilcileri Kadıköy'de bir miting yapacaktı. Trafiği hesaba katınca geç kalmamak uğruna her zamanki gibi erken gitmeyi tercih etmiştim. Mazlum-der adına bir konuşma yapacaktım ve muhtevayla ilgili istişare etmek için yönetim kurulundan Cüneyt Sarıyaşar'ı beklerken meydanı dolaşabilirdim.

Biber gazından bir saat önceki manzarayı anlatmaya çalışacağım, hatırladığım kadarıyla.

Aslında alana coşkulu bir yürüyüşle gelmişti katılımcıların büyük çoğunluğu. Ellerindeki darbecilere dur diyen sloganların yazılı olduğu dövizlerle koşarak alana gelen genç insanlar renkli bir görünüme yol açıyordu. Biraz ötede bir grup genç kadın halay çekmeye başlamış, görenin katılmasıyla halkalar halinde büyümeye başlayan halaya her yaştan insan girmişti sonunda.

Bir ağacın altına çoluk çocuk oturmuş olan aile, konuşmaların başlamasını beklerken çantalarından çıkardıkları sandviçleri yemeye koyulmuşlardı ve konuşmalardan teyzeler ve yeğenlerin bir arada olduğu anlaşılıyordu. Hamile bir kadın ve kocası da sakin bir yönelimle gitmeleri gereken en uygun köşeyi bulmaya çalışıyor, belli ki gerektiğinde bir ağaç gölgesine yakın, kaldırıma olsun oturabilecekleri bir konumda olmanın daha hayırlı olacağını düşünüyorlardı. İki gencin bazı sloganları demode bulduklarını, dalga geçtiklerini duydum yanlarından geçerken, ama onlar hangileriydi hatırlayamadım şimdi. "Aynı şeyler hep, evet ama hâlâ işe yarıyorlar gördüğün gibi" diyordu birisi de.

Meydanın orta yerine, Kadıköy'de pek de az bulunur küçük bir çimenlik alana hırkasını serip namaz kılan beyaz tülbentli bir kadın gördüm sonra. Her şey olması gerektiği gibi büyüleyici bir doğallık içinde kendiliğinden cereyan ediyordu. Yanındakiler yüzlerini denize doğru dönmüş dalgalara bakarak sohbete dalmışlardı. Biz İstanbul'da yaşayanlar sanıldığı gibi her gün denizi görmeyiz ki, karasında yaşar gideriz, denize rastlamak heyecan verici bir sürprizdir çoğumuz için. Su, simit ve halka tatlısı satanlar memnundu hayatlarından. Yanımdan küçümser bakışlarla konuşarak geçen iki orta yaşlı adam belli ki durumu kontrol etmeye gelmişler. "Çoğu BDP'li bunların" dedi saçları ağarmış olan. "Kim gelecek ki başka?" dedi öteki. Doğru ya kimileri sanıyor ki bu ülkede kimsenin sivil bir anayasaya ihtiyacı yok Kürtlerden başka. Diğer ahali müsterih ve huzur içinde sanki darbelerden yana.

Birden gazla yandı gözlerimiz. Bana babalar, ağabeyler, teyzeler, namaz kılan kadınlar, poğaçalarını yiyerek denizi seyreden insanlar olarak görünen, umutları hayalleri olan her biri birbirinden kıymetli yurttaşlar, bu alanda toplanmış olarak bizler devlet tarafından şekilsiz, manasız, olmasa da olur bir güruh olarak mı görülüyorduk acaba?

Sanırım birkaç kişi konuşmasını yapmıştı, bir sanatçı içli bir ezgiyi seslendiriyordu, olanlar olduğunda. Doğrudan gözlerimize atılmıştı sanki gaz. Ayhan Bilgen, Cüneyt Sarıyaşar, Zeynep Tanbay, Aysel Tuğluk, Sırrı Sakık, Hasip Kaplan, Büşra Ersanlı ve birkaç milletvekili daha, sivil toplum temsilcileri, neye uğradığımızı anlayamadık. Ahmet Türk en çok etkilenen kişiydi, rahatsızlığı dolayısıyla. Bir an gözlerimin görmez olduğunu, soluk borum yanmış gibi bir hisle nefes alamadığımı hatırlıyorum. Yükselen gaza doğrudan maruz kalan şarkı söyleyen genç kadın boğulurcasına indi sahneden. Birileri başımızdan aşağı su döküyordu etkisi azalsın diye. Genç bir çocuk limon verdi gözüme sıkmam için. Daha ağır etkilenenler vardı, ağlayanlar, bayılanlar. Meydandaki çocukları düşündüm o anda. Sayıp sevdikleri dedelerine, büyükannelerine, amca, teyze ve kuzenlerine böyle davranılırken, gözleri yanarken, ruhlarında ne fırtınalar kopuyor kim bilir? Birkaç kişi Öcalan lehine slogan attı diye adil bir anayasa talep etmek için toplanan binlerce kişi saldırıya uğramıştık. Hatta mitingle alakası olmayıp yoldan geçen insanlar bile. Yeni sivil ve eşitlikçi bir anayasa için güle oynaya meydana gelen insanların üzerine biber gazı sıkmanın uzun vadedeki sonuçlarını görebilseydi buna yol verenler keşke. Devlet elindeki gücü kendinden menkul görünce kim adına ve ne için bu gücü kullandığını unutuyor, sanıyor ki itirazlara, protestolara, taleplerin yükseltilmesine izin vermesi bir lütuf ve alicenaplık. Bu hakkı en küçük bir tereddütte geri alıp düşünceleri, duyguları bastırabilir.

Ancak gücünü yalnızca hak ve adaletin tecellisi için kullanan siyasal iktidarlar ömürlerini uzatabilirler, şiddete dayalı güç kuvvetsizlik, takatsizlik getirir ve siyasi topluluğun temelini aşındırarak ortadan kalkmasına sebep olur. Hannah Arendt'in dediği gibi 'güç, söz ve eylemin birbirinden ayrılmadığı, kelimelerin boş, eylemlerin ise zalimane olmadığı, kelimelerin niyetleri gizlemek için değil, gerçekleri açığa vurmak için kullanıldığı yerde gerçekleşir'.

Biber gazı sinir uçlarından emilip sonra yavaş yavaş vücuda salınıyor ve bu nedenle uzun bir süre etki edebiliyor kalıcı olmasa da. Bilinç bulanıklığı, görme bozukluğu, nefes almada güçlük yaratıyor ve daha birçok hayati tehlikesi var. Uzmanlar kalp, akciğer ve alerji hastalığı olanlarda ölümcül sonuçları olabileceğini söylüyorlar. Şiddet yoluyla nefret toplama çabası, ancak iktidarın düşmanı olanların kasıtlı olarak yapabileceği bir şey, değilse bu ölçüsüzlüğün açıklaması ne olabilir? Biber gazı sıkılmasının beni ülkeme yabancılaştırdığını hatırlıyorum bir an için de olsa. İnsanda her an fütursuzca şiddete uğrayabileceği, gidecek hiçbir yeri olmadığı duygusu yaratıyor.

Dolmabahçe'de rektörlerle biraraya gelen Başbakan'ı protesto etmek için toplanan gençlerin uğradığı şiddeti görünce genzim yandı yeniden. Kabul edilemez bir kötülüktü. Bebeğini kaybeden anne hakkındaki konuşmalar ise utandırıyor insanı, evliymiş, değilmiş, ailesi bilmiyormuş, konu bu değil ki. Ruhu ve canı olan bir bebek, anne darp edilerek öldürülüyor gözümüzün içine bakılarak. Taraf Gazetesi'nden Demiral Oray, "Yere düşmüş, dolayısıyla artık çaresiz hale gelmiş birini başına üşüşüp acımasızca dövenlere, en hafifinden namert denir bu topraklarda." diyor haklı olarak. Peki hamileyim diye haykıran bir kadına vuranlara ne demeli? Platformhaber'de yazan Beytullah Emrah Önce, "Genç kadın benim inandığım değerlere savaş açan kolektiflerden geliyor, ellerinde iktidar olsa bana zulmedebilecekleri söylemleri ve eylemleriyle aşikar, fakat o anne adayı mağdur edildiği dakikada, haksızlığa uğradığı anda, hiçbir 'ama' ileri sürmeden onunla aynı safta durmaktan yanayım." diyor ki bu yaklaşımın her kesimde çoğalması en büyük dileğim. Bir kötülük karşısında konuyu dağıtan, zulmü meşrulaştıran yaklaşımlar umut kırıcı olmaktan öteye gitmiyor. Çanakkale'de Roni Margulies'e ve Siyasal Bilgiler'de Burhan Kuzu'ya yapılan boyalı yumurtalı saldırılar ise sözün gücüne indirilen birer darbe. Oysa olması gereken, söz alıp konuşmak ve yapabiliyorsak konuşmacının içimize sinmeyen sözlerini daha doğru fikirlerle geçersiz kılmak, daha çok açıklama istemek.

Biber gazı da, konuşana yönelik şiddet de zihinleri köreltmekten, kör noktaların alanını genişletmekten, nefreti çoğaltmaktan başka bir işe yaramıyor. Tecrübeyle sabit.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum