Benimle Aynı Dili Konuşmak İster misiniz?

03.05.2007 16:07

İbrahim Sediyani

     Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Receb Tayyib Erdoğan, Hannover Sanayiî Fuarı’na katılmak üzere, Federal Almanya Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Angela Merkel’in davetlisi olarak Almanya’nın Aşağı Saksonya ( Niedersachsen ) eyâletinin başkenti Hannover’e geldi.

 

     16 – 17 Nisan günleri gerçekleşen ziyaret, olumlu ve samimî bir havada geçti. Ortak duygular beslediklerini dile getiren iki başbakan, kamuoyuna "ortak mesajlar" verdiler. Türkiye’nin "özel konuk ülke" olduğu fuarda Angela Merkel ve Receb Tayyib Erdoğan, birlikte bindikleri, yanyana oturdukları bir belediye otobüsü ile gezdiler.

 

     İki lider, yaptıkları açıklamada, "Türkiye ve Almanya, ekonominin iki büyük gücüdür. Bu iki potansiyeli birleştireceğiz. Dünya, Türkiye ve Almanya’yı bekliyor" dediler.

Dünyada gelişen siyasî ve ekonomik gelişmeler hakkında da Merkel ve Erdoğan, "çıkarlarımız ortak, biz aynı dili konuşuyoruz" ifadesini kullandılar.

 

     Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin olumlu bir havada seyretmesi, elbette ki sevindiricidir. Bunun hem Türkiye’de, hem de Almanya’da yaşayan insanımıza faydası vardır. Soğukluk, ticarî ilişkilerin zayıflaması ancak zarar verir.

 

     Ancak dünyadaki siyasî gelişmeler konusunda "aynı dili" konuştuklarını söyleyen Merkel ve Erdoğan’ın konuştukları bu "dil", pek de tasvib edilecek bir değildir.

 

     * * *

 

     Anadili Türkçe olan R. T. Erdoğan ile anadili Almanca olan A. Merkel’in "aynı dili" konuştuklarını söylemeleri, gerçekten ilginç bir durum.

 

     Biribirlerinin dilinden hiç anlamadıkları halde, aynı dili konuşuyorlarmış.

 

     İlginç...

 

     * * *

 

     Sayın Receb Tayyib Erdoğan ve Sayın Angela Merkel! 20 yıl Türkiye’de, 15 yıl da Almanya’da yaşadığım için her ikinize de "Başbakanım" diye hitâb ediyorum.

 

     Sevgili Başbakanlarım!

 

     Türkçe ve Almanca...

 

     Beni çepeçevre kuşatan, özellikle isimleri yanyana zikredildiğinde yüzümde acı bir tebessüm beliren, bende karmaşık duygular uyandıran iki dil, iki lisan, Türkçe ve Almanca.

 

     Bu iki dilin, inanması hakikaten çok güç olan ilginç bir hikâyesi vardır bende. Anlatayım, ama bana inanmazsanız yine de darılmayacağım size:

 

     Sayın Başbakanlarım!

 

     Doğu Anadolu’nun şirin bir köyünde doğdum ve çocukluğum güzel bir ilçesinde geçti. Annemin elinde büyüdüm. Almanya’da işçi olarak çalışan babamı iki yılda bir, o da sadece birkaç haftalığına görürdüm. O’na "misafir" gözüyle bakardım. ( Sevgili babam, Elâzığlı sanatçı Fatih Kısaparmak’ın "Bu Adam Benim Babam" isimli şarkısında söylediği "Dokuz çocuk büyütmüş / Bir işçi maaşıyla" sözlerine tıpatıp uyan bir babadır. Doğumda ve bebekken ölen üç ablam da yaşasaydı 12 kardeş olacaktık. )

 

     7 yaşındayken ilkokula başladım ve hiç Türkçe bilmiyordum. Okuldaki eğitim – öğretim dili, hiç bilmediğim bir dildi: Türkçe.

 

     Okulun ilk günlerinde, sınıf öğretmenimiz bana babamın adını sormuştu, cevap veremediğim için dayak yemiştim. Öğretmenim, "babanın adını nasıl bilmezsin?" diye beni dövmüştü.

 

     Aslında babamın adını biliyordum elbette ki, ama Türkçe bilmediğimden, öğretmenin sorduğu soruyu anlamamıştım. Öğrencilik hayatımdaki ilk "öğretmen dayağını" işte bu olayda yedim.

 

     Sayın Başbakanlarım!

 

     Öğretmenin bana vurduğu dayak, öyle sıradan bir dayak da değildi. Bir çocuk için haddinden fazla gaddarca dövmüştü beni. Sınıfın ortasında, bütün öğrencilerin huzurunda hüngür hüngür ağlamıştım. Bana asıl acı veren, canımın yanması değil, incinen gururumdu. Zira sınıftaki öğrenciler arasında mahalleden arkadaşlarım ve hatta akrabalarım bile vardı.

 

     Yediğim bu ilk dayağı, sonraki yıllar içinde hiç ama hiç unutmadım. Acısı, nereye gidersem gideyim, hep durdu üzerimde. Bununla birlikte beni aşırı bir şekilde kamçılayan bir dayak oldu, bu dayak.

 

     İlkokul birinci sınıfın ilk ayları, öğretmenin tek kelimesini anlamadığım konuşmalarını dinlemekle geçti. Aylar geçtikçe Türkçe’yi öğrendim. Birinci sınıfı "Pekiyi" derecesiyle bitirmeyi başarmış ve Türkçe’yi de öğrenmiştim.

 

     Bu sırada âîle fertlerinin resmî işlemlerini tamamlayan babam, hepimizi yanına aldı. Birinci sınıftan sonraki yaz tatilinde âîlece Almanya’ya yerleştik.

 

     Sayın Receb Tayyib Erdoğan ve Sayın Angela Merkel! Sevgili Başbakanlarım!

 

     Almanya’da öğrenciliğime kaldığım yerden devam ettim. İlkokul ikinci sınıfa Almanya’da başladım ve okulun eğitim – öğretim dili, yine tek kelimesini bilmediğim bir dil: Almanca.

 

     Düşünebiliyor musunuz? 7 yaşına kadar sadece anadilinizi biliyorsunuz. 7 yaşında ilkokula başlıyorsunuz ve okulun eğitim – öğretim dili, hiç bilmediğiniz bir dil. Bir yıl sonra başka bir ülkeye yerleşiyorsunuz. İkinci sınıfa orada başlıyorsunuz ve okulun eğitim – öğretim dili, yine hiç bilmediğiniz bir dil.

 

     Herkes gibi konuşulanları anlayabildiğim, sınıftaki diğer öğrenciler gibi derdimi anlatabildiğim normal bir öğrencilik yaşamaya başlayana kadar, iki yıllık tedrisat hayatımı geride bıraktım.

 

     7 yaşındayken sadece anadilimi konuşabilirken, iki yıl sonra, 9 yaşına geldiğimde, tam üç dil birden biliyordum artık: Kürtçe, Türkçe ve Almanca.

 

     Şiir yazmaya, ilkokul 3. sınıfta başladım. Henüz 9 yaşındayken. Almanca yazıyordum. İlk şiirlerim Almanca’dır. Mizahî şiirlerdi bunlar. Genelde, sınıfta ve okulda o gün olan olayları, yaşanan tuhaflıkları mizah yaparak, hiciv şeklinde kafiyeli olarak yazardım. Derslerimizin sonlarına doğru öğretmenimiz, o gün bir şeyler yazıp yazmadığımı sorar, benden olumlu cevap alınca "haydi oku" derdi. Ben de arkadaşlarımın o gün yaptıklarını, başlarına gelenleri, yaşanan olayları mizahlaştırarak yazdığım şiirleri sınıfa okur, öğretmeni ve öğrencileri gülmekten kırar geçerdim.

 

     Sayın Başbakanlarım!

 

     Üç yıl kadar Almanya’da kaldık. İlkokul 5. sınıfın ortasındayken Türkiye’ye "temelli" dönüş yaptık. Türkiye’de yine kaldığım yerden, 5. sınıftan itibaren okuluma devam ettim.

 

     Sadece ilkokula başlamam değil, ilkokulu bitirmem de ilginç oldu. Biz Almanya’yı terk ettiğimizde, ben 4. sınıfı bitirmiş ve 5. sınıfa gidiyordum. Türkiye’de ise 5. sınıfı bitirdim.

Gariplik şurada: İlköğrenim süresi Almanya’da 4 yıl, Türkiye’de ise 5 yıldı. Yani ben Almanya’da aslında ilkokuldan mezun olmuş ve diploma almıştım. Bir yıl sonra Türkiye’de 5. sınıfı bitirince bir "ilkokul diploması" da Türkiye’de almış oldum.

 

     Herkesten farklı olarak benim bir değil, iki âdet "ilkokul diplomam" var. Belki de bu gariplik, okula başlarken yaşadığım sıkıntılar için kaderin bana sunduğu bir ödüllendirmeydi.

 

     Sayın Başbakanlarım!

 

     Çocukluğumda yaşadığım bu olayın bugün olumlu yönde izlerini taşıyorum. Yeni bir dil öğrenme konusunda hiç zorlanmıyorum. Hiç bilmediğim herhangi bir öğrenmek istediğimde, zamanımın tamamını vermem halinde en çok üç ay içinde öğrenirim o dili. Hem de grameriyle birlikte. Sanırım bu, ilkokulun ilk iki yılında yaşadığım olayın bana kazandırdığı bir meziyet.

 

     Pakistan’a gitmeye karar verdiğimde "Civê Pakistan" ( Yaşasın Pakistan ) dışında tek kelime Urduca bilmiyordum ama iki ay Urduca çalıştıktan sonra Pakistan’a gittim ve orada kaldığım bir hafta boyunca insanlarla Urduca konuşuyordum.

 

     Mısır’a gitmeden önce bir ay boyunca eşimle beraber evde Arapça çalıştık ve Mısır’da kaldığımız bir hafta boyunca gezintilerden alışverişimize kadar herşeyi Arapça yaptık.

 

     * * *

 

     Sayın Merkel ve Sayın Erdoğan! Sevgili Başbakanlarım!

 

     Ancak hayat, defalarca söylediğimiz gibi, ilginçlikler ve çelişkilerle doludur. Türkçe bilmediği için ilkokul birinci sınıfta öğretmeninden dayak yiyen ve ikinci sınıfta sırtına bir de Almanca yükü bindirilen o çocuk büyüdü ve Türkiye’de "yazar", Almanya’da "gazeteci" oldu. ( Halen dahi kendi kendime, "Türkçe bilmediğim için beni döven ilkokul öğretmenim, yazdığım makaleleri okuyor mu acaba? Okuyorsa, ne düşünüyordur?" diye dert etmiyor değilim )

 

     Ortaokul ve lise dönemlerinde, Türk dili ve edebiyâtında – çevremdekilerin ifâdesiyle - "otoriter" bir öğrenci oldum. Lise birinci sınıfta okurken, öğretmensiz kaldıkları zaman lise ikinci ve üçüncü sınıfların, bir ve iki sınıf üstümde bulunan öğrencilerin "Türk Dili ve Edebiyâtı" derslerine "öğretmen" olarak giriyordum. Dersleri boş geçmesin diye. Üstelik "abi" ve "abla" diye hitâb ettiğim öğrenciler, gerçek öğretmenlerini dinlediklerinden daha dikkatli ve ciddî dinliyorlardı verdiğim dersleri.

 

     Sayın Başbakanlarım!

 

     Düşünebiliyor musunuz? Lise 1. sınıf öğrencisiydim ve lise 2. ve 3. sınıfların "Türk Dili ve Edebiyâtı" derslerine "öğretmen" olarak giriyordum. Hem de, o tarihten daha 8 sene önce, Türkçe bilmediği için öğretmeninden dayak yiyen bir öğrenci olduğum halde.

 

     Ortaokul ve liselerde, yılda bir kez tüm okul çapında "şiir ve kompozisyon yarışmaları" düzenlenir, bilirsiniz. Bütün bir ortaokul ve lise hayatım boyunca, bu yarışmalara bir kez olsun katılmadım, katılamadım. Benim katılmam, okul idaresi tarafından engelleniyordu. Buna her itiraz ettiğimde, "sen katılırsan, katılım düşük olur" cevabını alırdım. Bu yarışmalarda verilen güzelim ödülleri hep uzaktan gıpta ile seyretmişimdir.

 

     * * *

 

     Sayın Merkel ve Sayın Erdoğan! Sevgili Başbakanlarım!

 

     İstanbul’da aylık olarak yayınlanan Tevhid ve Yeryüzü dergilerinde yazmaya başladığımda henüz 19 yaşındaydım. 90’lı yılların başlarında, Türkiye’deki müslüman kamuoyunun en popüler ve en çok okunan dergilerinin başında gelen ve her sayısı 40 sayfa çıkan Yeryüzü dergisinin her sayıda 2 veya 3 sayfası bana aitti. Sevgili ağabeyim Burhan Kavuncu sayesinde henüz 19 yaşındayken tanınan ve yazıları okunan bir yazar oldum. Sevgili Burhan Kavuncu olmasaydı İbrahim Sédiyanî de olmayacaktı. Herhangi bir araştırma yapmadım ama, kimbilir, belki de "Türkiye’nin en genç yazarı" bendim.

 

     Sevgili Başbakanlarım!

 

     Yeryüzü dergisinde makalelerim yayınlanmaya ilk başladığı günlerde benim rûh halimi görmeliydiniz. Geceleri gözüme uyku girmiyordu, uyuyamıyordum. Dünyalar benim olmuştu. Sanki koskoca dünyanın tamamı bana aitti. Çünkü bütün bir ortaokul ve lise hayatım boyunca kurduğum hayâli gerçekleştirdiğimi düşünüyordum. Gerçi bunu bir gün gerçekleştireceğime ve ilkokula başladığım henüz ilk günlerde yediğim dayağın intikamını alacağıma yürekten inanıyordum, bu konuda en ufak bir şüphe duymuyordum. Ancak bunu bu kadar erken başaracağımı ben de tahmin etmemiştim.

 

     Sevgili Kavuncu’nun ben henüz 19 yaşındayken elime verdiği kalem, - Allâh’a şükür – 15 yıldır yazmasına rağmen mürekkebi hiç kurumadı. ( Bir buçuk yıl kadardır bu sitede yazıyorum. Arada bir, eski yazılarımı da gönderiyorum. Bu sitede yayınlanan makalelerim içinde, daha önce Yeryüzü dergisinde yayınlanan "Şeyh Sâîd ve Malcolm X" ve "Halepçe" adlı yazıları 19 yaşındayken, daha önce Sebat dergisinde yayınlanan "Şeyh Sâîd’e Mektub" adlı yazıyı 20 yaşındayken, daha önce Hira dergisinde 7 bölümlük bir yazı dizisi olarak yayınlanan ve bu sitede de 3 bölüm halinde okuduğunuz "Şeyh Sâîd Qıyâmı" adlı araştırma yazısını 21 yaşındayken, daha önce Sebat dergisinde yayınlanan "Almanya: Birleşmenin Faturası Pahalıya Maloldu" adlı yazıyı 24 yaşındayken, daha önce hem Sebat dergisinde, hem de Selam gazetesinde yayınlanan ve çok sevdiğiniz "I’m Malcolm" adlı yazıyı 25 yaşındayken - "baba" olduğum günün gecesi – ve daha önce Selam gazetesinde yayınlanan "Ceylanpınar" adlı yazıyı da 27 yaşındayken yazmıştım. )

 

     * * *

 

     Sayın Receb Tayyib Erdoğan ve Sayın Angela Merkel!

 

     Sevgili Başbakanlarım!

 

     Sizler, biriniz Türkçe, biriniz de Almanca konuştuğunuz halde kameraların karşısına geçip, "biz aynı dili konuşuyoruz" diyorsunuz.

 

     Sizin konuştuğunuz dilleri çocukken bilmediğim için ne zorluklar yaşamadım ki? Ama bakın, küsmedim, kin duymadım, düşmanlık beslemedim, azmettim ve her ikinizin dilini de öğrendim. Hatta, "Kasımpaşa Türkçesi" konuşan Sayın Erdoğan’dan daha güzel Türkçe ve "Doğu Almanya Almancası" konuşan Sayın Merkel’den daha güzel Almanca konuştuğumu çok rahat söyleyebilirim.

 

     Dünyadaki siyasî gelişmeler konusunda "biz aynı dili konuşuyoruz" diyorsunuz.

 

     Bu konularda, benimle de "aynı dili" konuşmak ister misiniz?

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim