‘Benim aydınım’

15.09.2011 14:28

Halil Berktay

1920 ve 30’larda söyleme (faraza hürriyet değil) mefkûre sözcüğü ve karşılıkları hâkimdi. Ömer Seyfeddin’in Hürriyet Gecesi’ndeki sert liberalizm düşmanlığı doğrultusunda, insanlar özgürlük hevesine aldanmak yerine, ortak idealleri benimsemeli; kendi bireyliklerini millet kollektifi içinde eritmeliydi. Halkevleri merkez organı Ülkü adını taşıyordu.

İlkokul çocuklarına ezberletilen “Andımız” şu son dönemlerde biraz olsun tartışılmaya başladı, ama daha çok “Türk” sözcüğü (yani ırkçılık ve “azınlık”ları yok sayması açısından). Bu da var tabii, ama bence asıl nokta biraz ıskalanıyor : varlığını başka ve daha büyük bir  varlığa armağan etmek, başlı başına otoriter-kollektivist bir telkin. Doğrudan bireyi, aydını, bağımsızlığı ve özgürlüğünü hedef alıyor. Türklüğün diğer kimlikleri yutması da cabası.

Bu çerçeve içinde, bakalım, kimlerdi Kemalizmin iyi, ideal aydınları ? Atatürk’ün sofrasında yer alanlar, “buyurdu”ları dinleyip kaydedenler, Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi’nin inşasına katılanlardı örneğin. Millî-gerçekçi (nasyonal realist) romancılardı, Yakup Kadri ve Reşat Nuri’ler gibi; biraz Kadro’culardı (Şevket Süreyya, Vedat Nedim): eğitimcilerdi (Selim Sırrı, Reşit Galip ve onların istediği fedakâr öğretmen “Çalıkuşu” Feride): millî şairlerdi (Mehmet Emin Yurdakul, Onuncu Yıl Marşı’nı yazan Faruk Nafiz ve Behçet Kemal –ki, 1960’larda lâkabı Hepçet Mekal Çokağlar olmuştu). Bu halkanın az ötesinde, kâh yarı liberallikleri (Falih Rıfkı), kâh geçmişte özerk veya muhalif (hattâ bağımsız feminist) dönemler (nöbetler mi diyelim ?) geçirdikleri için (Halide Edip) daha az güvenilir sayılanlar. Hepsinin ortak yanı, yeni iktidarın rüzgârı ve heyecanıyla onun etrafında kümelenmeleri (belki, başka türlü hayat hakkı bulamamaları): ama dönüp dolaşarak da olsa, “gecikmiş”liği telâfi edecek bir cebrî yürüyüşe varlıklarını armağan etmişlikleriydi.

(Biz şimdi, ulusalcıların olur olmaz kalkıp Onuncu Yıl Marşı’nı söylemelerine gülüyoruz ama, onlar bu efsunlu nakarat, bu incantation ile asr-ı saadete dönüyorlar. Çünkü sözünü ettiğim, hızlandırılmış modernizasyonda yekvücut olma hissinin gerçekten en iyi ifadesi, Onuncu Yıl Marşı. Tahsilli orta sınıfın yeni bir devlette, ortak bir dâvâda erime arzusunu, İstiklâl Marşı’ndan daha iyi ifade ediyor.)

Peki, Marksizm-Leninizm veya Komünizm bunun neresinde ? O da çok değişik olamadı bu açıdan. Bazen, Komünizm’in dünyada (çok daha) iyi ama Türkiye’de (görece) kötü, faraza dünyada çok daha saf ve enternasyonalist ama (sırf ?) Türkiye’de Kemalizm’le uzlaşmayla lekeli olmuş olduğu gibi tahlillere rastlıyorum. Bunlar pek doğru değil. Ya da fark o kadar da büyük değil. Dünyada Komünizm, kapitalizme alternatif (piyasasız) bir modernite sunmaya çalıştı. Türkiye’de Komünizm, Kemalizm’e alternatif bir hızlandırılmış modernizasyon sunmaya çalıştı. Bir “millî burjuva” devrimi ve ideolojisi olarak Kemalizm, bizi hızlı, rahat ve ferah bir çağdaşlaşmaya götüremez; bu yolu ancak millî devrimi daha da ilerletip sosyalist devrimle tamamlamak suretiyle Komünizm açar, dedi. Dolayısıyla mesele (22-23 ağustos röportajında da söylediğim gibi), Komünizm’in Kemalizm’le uzlaşmasından ibaret değildi. Daha temelde, ihtilâlcilik açısından, anormal politika açısından, yukarıdan aşağı ve zorla modernleşme açısından, anti-liberalizm veya “burjuva” demokrasisinden hoşlanmama açısından, Komünizm ile Kemalizm arasındaki büyük benzeşme yatıyordu. 

Sonuçta, ikisi de otoriter bir önderlik ve (iktidara geldiğinde) yönetim anlayışına sahip kitle seferberlik ideolojileriydi ve bireyin, hele okur-yazar bireyin, okumuş ve bilgili bireyin, aydının eleştirel bağımsızlığına hemen hiçbir toleransları yoktu. Genel olarak aydınlara düşman değillerdi; tam tersine ! Kalifiye kafa emeğine, her bakımdan müthiş ihtiyaçları vardı. Ancak iyi ve yararlı aydından yanaydılar. Bize orta ve lisede kompozisyon yazdırılırdı, “sanat sanat için midir, toplum için midir” diye. (Yerli Malı Haftası gibi) hâlâ gündemde midir, bilmiyorum. Ama 1950 ve 60’larda bir allahın kulu “sanat sanat içindir” demezdi, diyemezdi. Kemalizm’le yoğrulmuş standart bir aileden gelenler de “tabii toplum için” derdi, komünist bir aileden gelen ben de. Hepimizin kafasında bir fayda meselesi vardı; iş, sanatın (devrim veya kalkınma gibi) bir dâvâya yararına gelip dayanıyordu. (“Efendi, sanat için sanat akımı, 19. yüzyılda bir bakıma sanatın burjuvaziden ve resmiyetten, konvansiyonel norm’lardan özgürlüğü demekti” sözleriyle beni şaşırtan babamı, 15 yaşımda bu ince uyarıyı nereye koyacağımı bilemediysem de, bir kere daha bunun dışında tutuyorum.)

Gene anılar, anılar... Her neyse. Demem o ki, Kemalizm’in de, Komünizm’in de aydına bakışı, sanata bakışı gibiydi : ütiliter, otoriter ve kıskanç. “Aydın aydın için midir, toplum için midir ?” Bu soru böyle sorulmuyordu ama, sanat dâhil benzeri her (alegorik) sorunun ardında, aslında bu vardı. Cevabı da izahtan varesteydi. Bazı aydınlar yoldan çıkabilir, gidip “yabancı ideoloji”lere kapılabilirdi (Türkiye bu deyimi unuttu sanırım). Tabii ezilirlerdi (Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali). Ya da tersten, parti saflarını terkedip “burjuvaziye iltihak” eder, “dönek” olurlardı.

Özetle, herkes için kendi aydını iyi, öbürü kötüydü. Ama 1980’lere kadar, genel aydın düşmanlığı diye bir şey söz konusu değildi.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim