Bedenlerimiz kime ait?

26.12.2009 00:06

Nazife Şişman

İsrail ordusunun Filistinli ölülerin organlarını izinsiz olarak organ nakli için aldığını itiraf ettiğini öğrendik, geçen haftaki ajanslardan.

Bunu duyduğumda ilk tepkim İsrail'in Filistinlilere reva gördüğü zulme isyan olsa da beni daha fazla tedirgin eden başka bir husus vardı. Demek ki ortalıkta dolaşan buzlu küvette böğründe dikiş izi ve duvarda bir notla uyanan adam hikayesi, bir şehir efsanesi değildi.

Ama daha vahimi organ nakli için yapılan "tıbbi turizm"in tamamen küresel ekonominin neo-liberal yasalarına tabi olması. Yani uluslararası bir organ ticareti ile karşı karşıyayız: Satılan organlar, dokular ve bedenin diğer parçaları, dünyanın kuzeyi ile güneyi, sahip olanlar ve olmayanlar, organ bağışçıları ve alıcıları arasında çok keskin bir ayrımın oluşmasına yol açmış durumda.

İsrail ordusunun itirafıyla sonuçlanan araştırmanın sahibi antropolog Nancy Scheper-Hughes, "Ends of the Body" adlı makalesinde dünyanın organ vericiler ve alıcılar şeklinde iki kesime ayrıldığına işaret ediyor. Göçmenlerin ve toplumun kıyısında yaşayanlardan, geçinmek için "tabiatın iki adet verdiği her şeyden birini" satmaktan başka çaresi kalmayanlardan oluşan ve uluslararası organ simsarlarının eline düşen böbrek satıcılarının seyelanı, küreselleşmenin alt metninde yazılı.

Biyoteknolojideki gelişmeler sonucunda bütün organların yedekleriyle değiştirildiği ve bunun sonsuza kadar devam edebileceği şeklindeki bir algı hakimiyet kazanıyor. Böyle olunca artık biz organ çantasından başka bir şey olmuyoruz. Çantanın içindeki parçalardan biri ya da çantanın kendisi bir zarar görürse, onu yenileyebiliriz. Yeter ki onu bir başka organ çantasından alacak ekonomik imkanlara sahip olalım. Bir iki yıl önce gösterimde olan Ada (The Island) filmi, insanların ciddi paralar karşılığı ürettirdikleri klonlarını yedek organ deposu olarak kullanışını, "İnsan kim? Klonlar insan mı?" gibi felsefi soruları sordurtan eleştirel bir mesafeden ele alıyordu. Ama şimdilik bu yedek organ deposu işlevini 'hayatın kıyısındakiler' görüyor. Meselenin korkunç bir resmini çiziyor Hughes, Brezilya'da, Güney Afrika'da, Hindistan'da yaptığı araştırmalarla.

Bütün bunlar bedenin metalaşmasına işaret ediyor. Çünkü bir şey, başka bir şey karşılığında değiştirilebiliyorsa, meta haline gelmiş demektir. Organ ticareti, kiralık annelik, insan bedeni üzerinde uygulanan deneyler ve DNA patentine izin veren, yani bedenin bir parçasını bütüne yabancılaştıran ve diğer parçalarından bağımsız bir şekilde, yani bir organı o bedenden, o insan tekinden, o şahıstan bağımsız bir birim olarak tanımlayan biyoteknolojiler... Tüm bunlar bedenin metalaşmasına imkan hazırlayan gelişmeler.

İnsan bedeninin aşkın ve uhrevi hiçbir boyutunun olmadığı ön kabulü de bu metalaşmayı hızlandıran bir unsur, hatta en temel dayanak noktası. Eski Yunan'daki zoe-bios, Hıristiyanlık ve İslam'daki ruh-beden hatta beşer-insan kavram çiftleri, insanın hayvansal doğasının haricinde onu insan kılan bir özünün ve özelliğinin olduğu ön kabulüne dayanır. Aralarında yaklaşım farklılıkları olsa da modern öncesi dönemde, özellikle İbrahimi dinler söz konusu olduğunda bedenin, Yaratıcı'nın rahmet ve hikmetinin tezahür ettiği mahal olması hasebiyle bir kutsiyeti ve bundan kaynaklanan bir bütünlüğü söz konusudur.

Modern öncesi dönemde beden, ben'in yetersiz ve kararsız mahalli idi ve 'verili' bir özelliğe sahipti. Tabiatın değiştirilemez yönlerinden biri olarak bedene insan müdahalesi, sadece çok kısıtlı bir alan için mümkündü. İster Hıristiyanlıktaki gibi günahın kamusal temsili olarak kabul edilsin, ister İslam'daki gibi imtihan vesilesi kabul edilsin, vücut sakatlıkları tamamen vehbî ve kader olarak kabul ediliyordu. Tam tersine güzel beden de kişinin kendi çabasıyla elde ettiği bir özellik olmaktan ziyade tamamen Allah'ın bir ihsanı ve O'na götüren bir basamak olarak telakki ediliyordu.

Vaktiyle beden ruhun metaforuydu. Klasik İslam ve Ortaçağ Hıristiyan düşüncesinde beden, kendi ötesinde bulunan daha 'ulvî' mevcudiyetlere işaret eden bir unsurdu. Ama son birkaç yüzyıldaki insanlık tarihinin özellikle Batı modernleşmesinin bilim ve teknolojinin mihmandarlığında aldığı yol, bedenin metalaşması sürecine alan açan bir işlev gördü.

Descartes'in homo sapiens'i ruh ve beden olarak ikiye ayırması sonucunda ruh kiliseye, beden de bilime adanarak tam bir 'güçler ayrımı' gerçekleştirilmişti. Bacon'dan itibaren doğa üzerinde hakimiyet kurma idealini benimseyen modern bilim, tıp alanında da kendisini gösterdi. Bilgi artık bir düşünceye dalma serüveninden ibaret değil, bir güçtü. Bu sebeple tıp ilmi, insan bedeninin 'tıbbi bilimsel bilgi' ile kontrol altına alındığı bir güce dönüştü.

Salgın hastalıkların tedavisi, hijyen, aşılar, karantinalar vs. bedenin sağlık için kontrol altına alınmasına neden oldu. Bu da modern devletin iktidar kurgusunun merkezine yerleştirdi, sağlık ve cinsellik gibi konuları. M. Faucault, modern devletin bu düzenleyici teknolojilerini, biyo-iktidar ve anatamo-siyaset kavramları eşliğinde ele alır. Maden ocaklarındaki işçilerin çalışma saatlerinin sınırlanması, yerel idarelerin çöplerle ilgilenmeye başlaması, su ve yiyeceğin kalitesinin kanuna bağlanması, sahip olunacak çocuk sayısının belirlenmesi... Halkın sağlığı ile devletin sağlığı arasında doğrudan ilişki kurmanın bir sonucudur. Yani beden, modern müdahaleci hükümetin el attığı son kaledir.

Siborg Çağı

Yirminci yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde beden hem plastik hem de biyonik bir özellik kazandı. Çünkü insan vücuduna artık pek çok protez yerleştirilebiliyor. Piller, yapay kalp kapakçıkları vs. Tıptaki gelişmeler bununla da sınırlı değil, beden organ nakilleri sayesinde aynı zamanda 'ortak' (komünal) bir hale de geldi. Gen teknolojisindeki son yenilikler, klonlama gibi birtakım uygulamalar sonucunda bedenden bir mühendislik ürünü olarak bahsetmek mümkün. Her şeyden önemlisi, beden artık bir 'seçim' meselesi. Sperm ve yumurta bankalarından istenilen özelliklerde adaylar belirlenip istenen özellikte bir rahim kiralanarak bir bebek sahibi olmak imkan dahilinde.

On dokuzuncu yüzyılda Darwin teorisi ve onu takip eden evrimci biyoloji ile birlikte insan-hayvan arasındaki fark ortadan kalkmıştı. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde biyoteknolojide ve gen mühendisliğinde elde edilen gelişmeler ise artık makine-insan arasındaki sınırı belirsiz hale getirmiştir. Biyonikler, yapay zeka, genetik kopyalama, genetik müdahaleler vs. neredeyse insanın sınırlarının tartışıldığı bir döneme getirdi insanlığı. Bu gelinen noktada, bedenin hiçbir 'aşkın' bağlantısı olmaksızın kendi kendini aşması, ölümsüzlük iddiası ile kendisini yeni baştan inşa etmesi gibi ciddi sorunlar söz konusu.

Dona Haraway "A Cyborg Manifesto" başlıklı makalesinde biyomedikal teknolojilerin bizi modernliğin ötesine, siborgların ve hibridlerin post modern dünyasına götüreceğini söylemişti yıllar önce (1985). Bugün onun önceden söylediklerini uygulamalı olarak müşahede ediyoruz. Bedeni varoluşsal bir veri ya da Tanrı'nın bir ihsanı olmaktan çıkaran ve bedenin sınırlarını tartışmaya açan bir vasat var önümüzde.

Kabul etmeliyiz ki tıp teknolojisi pek çok hastalığın tedavisini buldu. Ve insanlar, hayat ve ölüm üzerindeki kontrollerinin arttığını düşünmeye başladılar. Ama bu kontrol esnasında özellikle Müslümanların hayat, ölüm gibi konuları kendi itikadi yaklaşımları ve terminolojileri açısından da ele almaları gerekiyor. Mesela 'emanet' bu çerçevede mutlaka gündeme gelmesi gereken bir kavram. Çünkü insanın yaratılışına, bu dünyadaki yerine ilişkin varoluşsal sorulara cevap teşkil eden bir kavram, "emanet".

Allah'ın göklere ve yere tevdi ettiği ve onların kabul etmekten kaçındığı emaneti insan yüklenmiştir. Emaneti, her şeyin gerçek sahibinin iradesi doğrultusunda kullanıp kullanmayacağı insanın imtihanıdır. Yani kişinin bedeni, her istediğini uygulayabileceği bir mülk değil, Allah'ın rızasına uygun kullanmak üzere ona verilen bir emanettir. Nitekim Kur'an'da ahiret günü bütün organların kişi için şahitlik edeceği bildirilir. Bu sebeple organ naklinden kök hücre tedavisine kadar pek çok konuyu sadece pratik düzlemde değil özellikle teorik düzlemde, metafizik, felsefi, dini, etik düzeylerde tartışmamız gerekiyor. Zira bedenin bütünlüğü, sadece fiziksel bir mesele değil. Hem insanları organ verenler ve alanlar şeklinde sınıflandıran neo liberal kapitalist sistem hem de organı bedenden, bedeni kişiden bağımsız bir şekilde tanımlayan, yani bedeni metalaştıran tasavvur, insanın ölümlülüğü ve hayatın emanet oluşu zaviyesinden ele alınmayı bekliyor.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim