'Bebek katili'nden 'Karanlığın kurbanı'na

19.12.2012 06:07

Hilal Kaplan

Devlet, hemen her meselede olduğu gibi, Kürt meselesinde de uzun bir yalanlar manzumesi üretmiştir. Diyarbakır işkencehanesinin bir 'eğitim yuvası', Kürtçe'nin Türkçe'nin bir lehçesi, Kürtlerin de 'kandırılmış dağ Türkleri' olarak takdim edilmesi bu manzumenin önemli bir kısmına tekabül eder.

90'larda bölgede kan gövdeyi götürürken, her karanlık köşeden bir JİTEM timi, her Newroz'dan onlarca ölü gösterici çıkarken, yüzlerce köy yakılıp yıkılarak boşaltılır ve milyona yakın vatandaşımız evlerinden sürülürken 'Anadolu'dan Görünüm' gibi propaganda yayınlarıyla halkı kandırmak hususunda oldukça mahir bir iş becerildiği de malum...

Bu yüzden, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın sarf ettiği şu sözlerin dikkatle okunması gerektiğine inanıyorum:

'Ben bir BDP'li kadın milletvekiline kızıyordum, çok beddua ediyordum. Bu insan hâlen milletvekili. Ama onunla ilgili bir hatırayı dinledim, artık kızmıyorum. Çünkü 17 yaşında genç kızken, Diyarbakır Cezaevi'nde ahlaksızca işkenceye maruz kalmış ki, öyle kendisini zorlamışlar ki, ben de aklıma gelse dağa çıkardım. Çünkü Diyarbakır Cezaevi'nden çıkanların yarısı dağa gitti, yarısı da dağdakilere övgüler diziyor. İnsanlara haksızlık yaparsanız, zulmederseniz bunun karşılığı sabır gösterenler de olabilir, bunun hesabını sormaya kalkanlar da olabilir. Biz Türkiye'de 'Ben Kürdüm' diyen insanın rahatlıkla bunu söyleyebileceğini çünkü bu ülkede bin yıldır Kürtlerin var olduğunu, Cumhuriyet'i birlikte kurduğumuzu söylüyoruz."

Bu sözler, kesinlikle silahı meşrulaştırmak anlamına gelmiyor. Bilakis bu sözler, 'Üç-beş şaki'den 'Ben olsam ben de dağa çıkardım' diyen bir Başbakan Yardımcısının yer aldığı bir devlete/hükümete karşı silahla mücadele vermenin nasıl da anlamsızlaştığını kanıtlıyor.

Öcalan'la ilgili sözleriyse, dağa çıkmak bahsinden bile daha önemli:

'Size 3 arkadaştan bahsedeyim. Üç kişi Anadolu'dan gelmişler; Durmuş, Abdullah ve Yakup. Ankara Maltepe'deki Tapu Kadastro Meslek Lisesi'nde arkadaşlık yapıyorlar. Üçü de namaz kılıyorlar, inançlı insanlar. Sonra yıllar geçiyor, bunlardan birisi yurt dışında tahsil yapan, benim de bir yıl arkadaşlığımı yapan Uşaklı Durmuş Yılmaz, bu ülkede Merkez Bankası'nın başkanlığını yapıyor. İkinci arkadaş Yakup İnce, Konya'dan yetişmiş bir mühendis. Üçüncü de Abdullah Öcalan. Tapu Kadastro Meslek Lisesi'nin öğrenci yurdunun birbirlerini çok seven, beraber namaz kılan, orucu beraber tutan bu insanların hayatları hangi noktada kesişmiş, hangi noktada ayrılmış, Türkiye'nin son 50 yılını bu tablonun içinde görebilirsiniz.'

Yıllarca 'terörist başı, bebek katili, bölücü başı' vb. sıfatlarla anılarak 'şeytanlaştırılan' Öcalan'ı sadece ilk ismiyle anarak, bir zamanlar namaz kılan, oruç tutan, Allah'a inanan bir 'insan' olarak anlatıyor Arınç ve devam ediyor:

"Rakel Dink 'Bir çocuktan bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamamız gerekiyor' dedi. İşte Abdullah Öcalan da aynen öyle. Belki bir karanlığın kurbanı olarak bu yollara götürülmüş, sevk edilmiş. İçinde MİT'in de parmağı olabilecek şekilde başkalarının da desteklemesi suretiyle şimdi İmralı'da 11-12 senedir tecrit halinde yaşayan bir insan. Ama bir çocukluğu var, gençliği var. Türkiye'de yaşayıp da idam sehpasına gidenlerin, Hüseyin İnan'larla, Yusuf Aslan'larla tarihte yolu kesişmiş bir insan olarak söylüyorum. Kürtlüğü inkar ederseniz, Kürt yoktur derseniz, senin dilin yoktur derseniz bu işin çözümü olmaz.'

Öcalan'a sempati beslemek zorunda değiliz. Hatta onu 'sistem kurbanı' ilan ederek, onu yapıp ettiklerinden münezzeh değerlendirmek zorunda da değiliz. Ancak yurttaşlarımızın altı-yedi milyonunun saygıyla andığı bir ismin 'bebek katili'nden öte sıfatlandırılmadığı ve insanlıktan temyiz edildiği bir ortamda barışın tesisinden ve silahların bırakılmasından bahsedilemeyeceğinin farkına varmak zorundayız.

Arınç'ın çıkışı, iyi değerlendirilirse taşları yerinden oynatacak güce sahiptir. Bu noktada BDP'den, seçmenini öfkelendirme pahasına bu açıklamayı yapan Arınç'a karşılık, PKK'lılarla kucaklaşma mevzusu başta olmak üzere siyasî iklimi yumuşatacak açıklamalar beklemek hakkımızdır. Örneğin Selahattin Demirtaş'ın Erol Katırcıoğlu'nun da bulunduğu gazeteci heyetine kapalı kapılar ardında söylediği 'Yanlış oldu' cümlesini kamuoyu önünde kurması yeterlidir…

YENİ ŞAFAK 

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim