BDP’nin aday tercihi: Kürt siyasetinin Türkiyelileştirilmesi

12.04.2011 00:06

Emre Uslu

BDP, milletvekili seçimlerinde destekleyeceği adayları açıkladı. Adaylar listesinde iki unsur öne çıkıyor. Bunlardan ilki liste dışında kalan BDP’li vekiller. İkincisi de Türk solundan bilinen kişilerin aday gösterilmesi. Liste dışı kalan vekillerin ortak özelliği milletvekilliği sırasında daha uzlaşmacı tavır sergilemeleri ya da daha az bağıran vekiller olması. Bengi Yıldız gibi, polis tokatlayan Sebahat Tuncel, ve Emine Ayna gibi vekiller listede yer aldı. Daha ılımlı Ufuk Uras ve Nuri Yaman gibi vekiller dışarıda kaldı.

BDP, muhtemelen Öcalan ile yapılan istişare sonucu, bir yandan “güvercin” Kürtleri dışlayıp “şahinleri” tercih ederken öbür yandan da “güvercin” Türk sosyalistleri BDP adayları arasında gösterdi, bunların en bilineni Sırrı Süreyya Önder.

Öcalan’ın Kürt siyasetini Türkiyelileştirme çabası öteden beri bilinen bir durum. Örneğin DTP kurulurken (henüz Demokratik Toplum Hareketi aşamasındayken) Leyla Zana ve Ahmet Türk’ten Öcalan’ın tek isteği Türkiye’nin batısından da oy alabilecek sosyalist kesimlerin Kürt siyasetine entegre edilmesi ve DTP’nin bir Türkiye partisi şeklinde yapılandırılmasıydı. Öcalan’ın bu açık talebine rağmen DTP partileşince yine bir Kürt partisi olarak kaldı ve Türk sosyalistlerini içine alamadı. Öcalan DTP’nin bu şekilde kurulmasını sert bir şekilde eleştirmişti. 2007 seçimlerinde birkaç Türk kökenli vekilin DTP sıralarından Meclis’e taşınmasıyla Kürt siyasetinin Türkiyelileştirilmesini ilk adımı atılmıştı. Ancak Öcalan bunu yeterli görmedi.

BDP’nin son seçim listesinde destekleyeceğini açıkladığı Türk solundan gelen aday tercihlerini Öcalan’ın 2004 yılında açıkladığı proje kapsamında değerlendirmek süreci doğru okumamızı sağlar. Soru şu: Öcalan Kürt siyasetini Türkiyelileştirerek ne yapmak istiyor?

Bu soruya doğru cevap vermek için PKK’nın kuruluş yıllarına bakmak gerekiyor. Bilindiği gibi Öcalan Türk solunun içine büyümüş sonra oradan ayrılarak, kimilerine göre bilinçli olarak Türk solunu bölerek, Kürt solunu da bastıran bir örgüt kurup şiddet yoluyla bir siyasal bilinç yaratma uğraşına girmişti. Şimdi geldiğimiz noktada Öcalan bir nevi başladığı yere döndü ve Türk soluna ihtiyaç duyuyor. Bir farkla, 1970’lerde Kürt solu ve Öcalan, Türk solu için bir dekordan ibaret yan unsurdu. Şimdi ise zayıflamış Türk solunu ana taşıyıcı lokomotif Kürt milliyetçiliğine eklemleyerek bir çıkış yolu arıyor.

Bu yolla “şahin” Kürt vekilleriyle Kürt tabanını tutmaya çalışırken “güvercin” Türk solunun temsilcileriyle de kendi durumunu Türk toplumu arasında meşrulaştırmaya ve kendini Türklere anlatmaya çalışıyor. Türk velilerin Meclis’teki tutum ve söylemleriyle Öcalan’ın hapisten çıkmasının önündeki en büyük engel olan Türk toplumunun ona karşı duyduğu negatif duyguları yok etmeyi amaçlıyor. Böylece, Öcalan kendisini “barışın mimarı olarak” tanımlayıp hapisten kurtulma formülünü bir adım ileriye taşımış bulunuyor.

Bu haliyle BDP’nin milletvekili listesine kolaylıkla “Post-PKK” siyaseti ya da “Kürt siyasetinin Türkiyelileştirilme hamlesi” denebilir. Bu strateji başarı ile uygulanabilirse ülkeye barış gelebilir ama barışın önündeki en büyük engel yine PKK’nın kendisi; çünkü PKK’nın tutumu ve elindeki silahın ne zaman ve nerede patlayacağını kontrol etmek güç.

Mumcu ilk düğmeyi yanlış iliklemiş...

Radikal’den Özgür Mumcu ile iki haftadır Ahmet Şık tartışması yürütüyoruz. Geçen tartışmadan bir adım ileri geçebildik. Kara propaganda yaptığım iddiasından vazgeçmiş ama bu sefer de “temel mantık ve hukuk bilgisine sahip olmadığımı” iddia etmiş. Bunu iddia eden kişiye söyleyecek tek söz var. Keşke eline en sıradan bir dava dosyası alıp Türkiye’de savcıların sanıklara nasıl sorular sorduğuna baksaydı ne dediğimi anlardı. Türkiye’de yolu adliyeye düşmüş her okuryazar yurttaş geçen yazımda yazdığım soru ve cevaptan savcının ve Ahmet Şık’ın cevabında kastedileni anladı. Mahkeme hâkimi ve üyeleri de benim dediğim gibi anlamış. Mumcu anlamamakta ısrar ediyor. Aslında Mumcu, başına gelen elim olay nedeniyle savcıların “detaylı ve her ayrıntıyı” sorup sormadığını bilmesi gerekir. Bence biliyor ama yanıldı bir kez. Durumu kurtarmaya çalışıyor. Bunu yaparken de yeni yanlışlar yapıyor. Bu sefer şöyle yazmış: “Üzerinde ne gibi değişiklikler yapıldığını bilmediği, kendi iradesi dışında bir başka bilgisayarda bulunduğunu söylediği bir taslağın tümünü normal zekâya sahip kimse sahiplenmez. Şık da sahiplenmemiştir.”

Aşağıdaki Cevap Şık’a ait, okuyun siz de Özgür Mumcu gibi, Ahmet Şık’ın o notları sahiplenmediğini mi anlıyorsunuz: Bu notlar kendi kendime çalışırken benim kendime sorduğum sorulardan oluşmaktadır. Ya da konusu kitabın içerisinde geçecek ayrıntılardan oluşmaktadır. Ben yazdığım notları bazen siliyor, bazen de değiştiriyordum. Bu kitabı tamamen tek başıma yazdım.” “...Bu notlar benim kendi kendime sorduğum sorular ve notlardır. Herhangi birinin yazması ve yazdırması sonucu oluşmuş değildir, kimseden bu konuda talimat almadım. Bu notlar kitabımın üç ay önceki haliydi.”

Bir an Mumcu’un dediğini doğru kabul edip “Kitap taslağının kendisinin haberi olmadan başka bir bilgisayardan çıktığını söyleyen birinin, kendisine okunmayan herhangi bir satırı kabul etmesi imkân dâhilinde değildir” diye düşünelim. Bu durumda Ahmet Şık’ın “Kitabın içinde ne tür notlar çıktı bilmiyorum. Dolayısıyla kitaptaki tüm notları kabul etmiyorum” demesi beklenmez mi. Hayır Şık böyle demiyor. Aksine OdaTv’de çıkan kitabın aralık nüshası olduğunu ve notları da kendisinin tuttuğunu ifade ediyor. Yani Şık sadece kitabın içindeki notlardan değil OdaTv’de çıkan nüshanın tarihinden bile haberi var. Dolayısıyla Mumcu’unun temel varsayımı bile yanlış. İlk düğmeyi yanlış iliklemeye başlarsan bütün düğmeler haliyle yanlış ilikleniyor. Bir de aynaya bakmayı reddedince...

acilim1@gmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim