1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. Bayramı zehir eden karar üzerine bir özeleştiri!
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

Bayramı zehir eden karar üzerine bir özeleştiri!

A+A-

Bugün bayram... Kurban Bayramı... Ama, hepimiz biliyoruz ki; bayramlar, “sevinç” günleridir, “kucaklaşma” günleridir... İnsanlar, bayramlarda “düşmanlık”ları bir kenara bırakırlar, “barışır”lar... Çünkü bayramlar; hem “barış” günleridir, hem de “kardeşlik” günleri...

Ne var ki; Müslümanlar, “diğer kardeşleri”nin ülkeleri “işgal” edildiğinden, “zulüm ve tecavüz”lere maruz kaldığından, yıllardır ağız tadıyla bayram yapamazlar... Bu yüzdendir ki; birbirlerinin bayramlarını tebrik ederlerken, “gerçek bayramlara kavuşmak dileğiyle” diye dualaşırlar... Niçin “gerçek bayramlara kavuşmak dileğiyle” derler?.. Çünkü, tarihin her döneminde, “İslâm coğrafyası”nın bir parçası “işgal” altında olmuş, o coğrafyada yaşayan Müslümanlar “zulüm ve tecavüz”lerle baskı altına alınmışlardır... Bugün Irak’ta, Afganistan’da ve Çeçenistan’da yaşayan Müslümanların baskı altında inledikleri gibi...

Tabiî, Guantanamo başta olmak üzere “zindan”larda yaşamaya mahkûm edilen yüzlerce ve hatta binlerce “Müslüman”ı da unutmamak gerekir.

Bütün bunlar dolayısıyladır ki; “duyarlı bir Müslüman”ın sevinç duyması, gülümsemesi ve bayram kutlaması mümkün değildir!..

“Kutlama” ne zaman olacak?..

“Gerçek bayramlara kavuştuğumuz” gün!..

Yani, “baskı”lardan, “dayatma”lardan, “ceberutluk”lardan, “işgal” ve “tecavüz”lerden kurtulup, “özgür” olduğumuz gün!..

BAYRAMI ZEHİR EDEN KARAR

Şimdi sorarım size;

Birinci gününü idrak ettiğimiz şu “Kurban Bayramı”nda ne kadar sevinçli, ne kadar huzur dolu ve ne kadar şenşakrakız?..

Hayır, “Türkiye coğrafyası dışındaki Müslümanların durumu”nu kastetmiyorum... Onların durumu da elbette yüreklerimizi dağlıyor ama ben “Türkiye’deki Müslümanlar”dan söz ediyorum.

Mesela, aralarında “İHL’liler”in de bulunduğu “meslek lisesi öğrencileri” ve onların ana-babalarının perişanlığından!..

Öyle sanıyorum ki;

YÖK’ün “katsayı adaletsizliği”ne son veren kararından sonra rahatlayan, evlâdını “üniversite”ye hazırlayan anne-babalar; Danıştay’ın önceki gün aldığı “eşitliğe hayır” kararıyla, herhalde yıkılmışlar, büyük bir hayal kırıklığı yaşamışlardır!.

DUA YERİNE BEDDUA!

Ve yine öyle sanıyorum ki;

“Dua”ların yerini “beddua”lar almaya başlamıştır.

O anne ve babalar, gerek “namaz”larında, gerek ellerini açtıklarında “Danıştay üyeleri” için “beddua” etmektedirler...

Nasıl “beddua” ettiklerini bilmiyorum...

“Allah, sizi bildiği gibi yapsın” mı demektedirler, “Sizi Allah’a havale ediyorum” mu demektedirler, onu ancak Allah bilir!..

Ama, ben biliyorum ki;

“Mü’minin en büyük silâhı dua”dır ve Cenab-ı Allah da; kendine açılan elleri, kendine yakaran dilleri asla geri çevirmez!..

Bir şekilde cevap verir dualarına...

“Danıştay üyeleri”ne şahsi tavsiyem odur ki; “meslek liselerine üniversite yolunu kapatan karar”ınızdan dolayı, “laikçi kesimden gelecek alkışlara” pek de kulak asmayın!.. Çünkü, Müslümanların duaları, onların alkışlarını bastırır!..

“Alkış”ları, insanlar duyar!..

“Dua”ları duyan ise, “Allah”tır!..

Umarım, anlamışsınızdır!..

AVUKATLARIN DA VEBALİ VAR!

Danıştay üyelerine uyarımızı yaptıktan sonra, gelelim, İstanbul Barosu’nun “avukat”larına...

Daha doğrusu, “duyarlı avukatlar”ın duyarsızlıklarının “Danıştay kararı”ndaki rolüne!..

Önce rakamlar verelim:

Malûm, 26 Ekim 2008 tarihinde İstanbul Barosu’nda bir seçim yapıldı.

Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda gerçekleştirilen İstanbul Barosu Genel Kurulu’nda 23 bin 573 kayıtlı üyeden 16 bin 870’i, toplam 59 sandıkta oy kullandı.

Geçerli oyların 5 bin 619’unu alan Muammer Aydın, İstanbul Barosu başkanlığına seçildi.

“Çağdaş Avukatlar Grubu” adayı Kemal Aytaç 4 bin 362, “Hukukun Üstünlüğü Platformu” adayı Şadi Çarsancaklı 3 bin 469, “Katılımcı Avukatlar Grubu” adayı Mebuse Tekay 2 bin 450, “Birlik Platformu” adayı Uğur Yetimoğlu 559 ve “Savunma Avukatları Grubu” adayı Muhittin Köylüoğlu ise 231 oy aldı!..

Rakamlar da gösteriyor ki;

“Duyarlı avukatlar” biraz daha “ciddi” olsalar, biraz daha “dert” edinseler, bu seçime “biraz daha önem” verseler, yani seçime asılsalar, belki “denge”leri değiştirebilecekler!..

Ama ne yapıyor avukatlarımız;

“Sol gruplar”ın, adeta “savaşır” gibi mücadele verdikleri ve neredeyse “tam kadro” katıldıkları seçimlere, bizim “duyarlı avukatlar”ımız gereken ilgiyi göstermiyor!..

Şu hâle bakın, 23 bin avukattan 7 bini seçime katılmamış!..

Peki, nerede onlar?..

Ya evinde “kestane-kebap” yapıyor,

Ya da eşi-dostuyla pikniğe çıkıyor!..

Sonra da başlıyor yakınmaya;

“İstanbul Barosu sol grupların eline geçti... Sol grupların elindeki Baro, yine yaptı yapacağını!.. Katsayı adaletsizliğini ortadan kaldıran YÖK’ün kararını iptal ettirmek için müracaat eden Baro, ideolojik kimliğini de gözler önüne serdi.”

İyi de babam;

Baro’nun solcuları bunları yaparken sen neredesin?.. “Kestane-kebap”ta mı, “piknik”te mi?..

Niye gitmedin oy kullanmaya?..

Hem görevini yapmazsın, hem de yakınırsın!..

Kusura bakmayın avukat dostlar;

Danıştay 8. Dairesi’nin; “meslek liselilere bayramı zehir eden kararı”nda, “Baro seçimleri”ne katılmayan veya en azından bir başka grupla “dayanışma” içine girip de “denge”leri değiştirmeyen “duyarlı avukatlar” da sorumludur!..

Bu işte, onların da vebali vardır!..

Eğer onlar “görev”lerini yapsalardı İstanbul Barosu’nda dengeler değişebilir, belki de Baro; haddini bilir, Danıştay’a başvurma gücünü bulamazdı!..

MECLİS VE HÜKÜMET’İN SORUMLULUĞU

“Duyarlı avukatlar”ın sergilediği bu “duyarsızlık”tan dolayı elbette “vebal”leri vardır ama tek suçlu onlar değildir!..

“Oda”lar ve “Baro”larla ilgili bir düzenleme yapmayan Meclis ve Hükümet de vebal altındadır!..

Çünkü, öteden beri söylüyoruz;

“Kamuya açık hizmet” yapan kuruluşlar, “Meclis’in özellikleri”ne sahip olmalıdır!..

Nedir Meclis’in özelliği?..

“Yüzde 10 barajı”nı geçen partilerin TBMM’de temsil edilmesi... Bu temsil oranında da, “Meclis’in imkânları”ndan faydalanması!.. “Kâtip üye” seçimi veya “komisyonlarda görev almak” gibi!..

“Kamuya açık hizmet” yapan kuruluşlar da aynısını yapmalıdır!..

Meselâ;

TMMOB, meselâ TBB veya benzeri kuruluşlar!..

Bu kuruluşlarda “seçime giren gruplar” da, aynen Meclis’te olduğu gibi “güçleri oranında temsil” edilmelidir!..
Meselâ Barolar Birliği veya illerdeki “baro” seçimlerine “birkaç grup” katılıyor!..

Ama, ne oluyor?..

“En fazla oyu” alan grup, baroyu “tek başına” yönetiyor!..

Aynen “diktatörlük” gibi!..

Oysa, Meclis’teki gibi olsa, yani “her grubun temsilcisi” olsa, Baro da, TMMOB de, “demokratik bir yapı”ya kavuşur!..

Madem her yerde “demokrasi” isteniyor, buna en önce TMMOB ve Baro’lar gibi kuruluşlar riayet etmeli, “demokrasi”yi ilk önce kendileri uygulamalıdır!..

O zaman “keyfilik”ler de, “dayatma”lar da, “yasakçılık”lar da, “despotluğa varan diktatörlükler” de sona erer!..

Meclis veya Hükümet böyle bir düzenleme yapmayınca, duyarlı avukatlarımız da “konfor”larını bozup oy kullanmaya gitmeyince, meydan elbette “solcu”lara kalıyor!..

Sonra ah, vah!..

Geçmişler ola!..

GAZETELER VE OKURLARIN VEBALİ

Bakmayın “avukat”lara, Meclis ve Hükümet’e yüklendiğime; Danıştay’ın kararından aslında “hepimiz” sorumluyuz, hepimiz “vebal” altındayız!..

Meselâ; Danıştay 8. Dairesi’nin önceki gün “onbinlerce meslek liseli” için verdiği “cinayet gibi” kararı “tek sütuna” veren “yandaş (!) medya” vebal altındadır... Ama, bu tür olayları “dert” edinen “duyarlı gazetelere” yeterince ilgi göstermeyen, sadece “nasırlarına basıldığında” feryat eden “okuyucular” da vebal altındadır!..

“Vatandaş” olmak veya “okuyucu” olmak, “sadece belirli günler”le sınırlı değildir!..

Yani, bir “parti”ye “oy” vermekle iş bitmez!.. Oy verdin ve partini “iktidar” yaptın!.. Bitti mi görevin?..

Hayır, bitmedi... Partine “destek” olacaksın, gerektiğinde “uyarı” yapacaksın!..

“STK’lar” bir eylem yaptığında, katılacaksın!..

Ama, sen ne yapıyorsun?.. “Oy” vermekle işinin bittiğini sanıyor, “konfor”unu bozmuyor, “işine-gücüne devam” ediyorsun!..

Ya sonra?.. Danıştay, Yargıtay veya Anayasa Mahkemesi gibi bir kurum çıkıyor sahneye ve bütün ümitlerini bir anda karartıveriyor!..

Ve sen, ancak bundan sonra “gazetelere” koşup, dert anlatmaya çalışıyorsun!.. Tabii, “senin ilgisizliğin” yüzünden, eğer gazete kapısına çoktaaan kilit vurmak zorunda kalmamış ve yayınına devam ediyorsa!..

Şunu demeye çalışıyorum:

“Sağlıklı” olmanın kıymeti, nasıl ki “hasta” olduktan sonra anlaşılır ve asıl mesele “sürekli sağlıklı kalmak” ise; “STK’lar”ın, “gazeteler”in ve “Hükümet”lerin değeri de, “kara günler” gelmeden anlaşılmalı ve “sürekli takviye” edilmelidir!..

“Vücudumuz zayıf düşmesin”, zayıf düşüp de “grip” veya bir başka hastalığa yakalanmasın diye, nasıl ki “vitamin takviyesi” yapıyorsak, aynı ihtimamı “STK’lar”ımız, “medya”mız ve “parti”lerimiz için de göstermeliyiz!..

Aksi halde “ağlayan” da biz oluruz, “sızlanan” da!.. Peki, buna hakkımız var mı?..

Biz, bize düşen görevleri yaptık mı ki, “nasırımıza basılınca” ciyaklıyoruz?..

Bunu, hep birlikte düşünelim. Hele de “Danıştay 8. Dairesi”nin kararından sonra!..

Unutmayalım ki, onlar görevlerini yapıyorlar!..

Peki, biz ne yapıyoruz?..

Hepinizin bayramını en içten dileklerimle kutluyor, saadet ve huzur diliyorum.

“Gerçek bayramlar”a kavuşmak dileğiyle!..

==============

Suçlu değillerse, niye kaçıyorlar?

Hani, ağızlarını her açtıklarında; “Ergenekon Silahlı Terör Örgütü diyemezsiniiiizzz” deyip, ekliyorlar ya;

“Ortada bir yargı kararı yokken; örgütten de söz edemezsiniz, örgüt mensuplarından da!”

Ama, “telefon dinlemeleri”nden söz edilince, hemen “yargıya baskı”dan dem vurup, Hükümet’i suçluyorlar...

Sanki, bu yaptıkları “yargısız infaz” değil!..

Neyse, mesele bu değil... Mesele şu: “Yargı kararı”ndan dem vuranlar, acaba “yargıdan kaçanlar”dan neden hiç söz etmez!..

Meselâ Turhan Çömez’den, ÇEV Başkanı Gülseven Yaşer’den ve Bedrettin Dalan’dan niye hiç bahis açmazlar?..

Onlar, neredeler şimdi?.. Niye yargıdan kaçıyorlar?..

“Hemen döneceğim” diyen Dalan, Hollanda’da hangi “hamam”da ter atmakta, kimlere “Balans” çektirmektedir?..

Tamam, “Ergenekon Terör Örgütü sanığı” demeyelim...

Ama, “sanık”lar da, gelip “yargıya teslim” olmalı değil mi?..

Tamam, “sanık”lar, suçları sabit oluncaya kadar “suçsuz”durlar da; “firar edenler” gelmeliler ki; “suçlu” veya “suçsuz” olduklarına karar verilebilsin!..

Kaçtıklarına göre, onlar “suç”larını biliyor olmalıdır!..

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT