Batı'nın insan hakları söylemi çöktü

31.03.2008 04:11

Kishore Mahbubani

Daha fazla özgürlük ve demokrasi mücadelesinde kayda değer bir gelişme yaşandı. Dünyanın en güçlü ülkesi ve demokrasinin geleneksel kıblesi ABD geriye gitti. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan ve en kalabalık İslam ülkesi konumundaki Endonezya'ysa belirgin biçimde ileri doğru adım attı. Buna rağmen Batı söylemi söz konusu gelişmeyi büyük ölçüde görmezden gelmekte; tıpkı Britanya Dışişleri Bakanı David Miliband'ın geçen ay demokrasi üzerine yaptığı konuşmada görüldüğü gibi.

Batı'nın söyleminin ilk kusuru, bu bağlamda öğütlediği biçimde iktidara karşı doğruları dile getirmeyi kendisinin yapmaması. Bu durum Batılı hükümetlerin insan hakları alanındaki en feci geriye gidişi, yani ABD hükümetinin işkenceye başvurulmasını savunan kararını tartışmaktaki çekingenlikleriyle ortaya serildi. İnsan haklarının evriminde iki önemli atılım mevcuttur; ilki köleliğin tüm dünyada kaldırılması, ikincisiyse işkencenin kaldırılmasına yönelik girişimdir.

10 yıl önce biri ABD'nin yeniden işkence uygulayacağını söylese, 'imkânsız' yanıtını alırdı. Ama imkânsız gerçek oldu. Uluslararası Af Örgütü, Guantanamo'yu 'zamanımızın gulagı' diye nitelendirdi. İnsan hakları ihlallerini kınamadaki sicillerine rağmen Guantanamo yüzünden ABD hükümetini kınayan Batılı bir ülke çıkmadı. Britanyalı bakan Miliband konuşmasında, askeri yönetime karşı durdukları için bazı Birmanyalıları haklı olarak alkışladı. Bu kişiler büyük risk alarak iktidarın karşısında doğruları söylediler. Hiçbir risk altında olmamasına rağmen, maalesef Miliband Guantanamo konusunda iktidara doğruları söyleyecek cesareti kendinde bulamadı.

Dahası ABD'de sivil haklara ilişkin pek çok mevzuda daha geniş bir geriye gidiş söz konusu. Terör tehditleri karşısında halk Vatansever Yasa'yla temsil edilen sivil halklara ilişkin tırpanlamayı kabullendi. Böyle yaparak Amerikalılar herhangi bir zor durumda diğer toplumlardan farklı davranmadıklarını ortaya sermiş oldu. Kendilerini tehdit altında hissettiklerinde onlar da sivil özgürlükleri feda etmeye hazır ki, bu durum diğerleri için yeni bir olumsuz örnek sunuyor.

Batı'nın söyleminin ikinci kusuruysa, insan hakları ve demokrasiyi geliştirmekteki çifte standartlarını görmeyi reddetmesi. Batılı bir ülke ne zaman kendi değerlerini yaymakla çıkarlarını savunmak arasında seçim yapmak zorunda kalsa, daima çıkarlar değerlere galip geliyor. Suudi Arabistan'da demokrasiyi geliştirmeye çalışan Batılı bir ülke yok.

Zira bunu yapmak için çok fazla çıkarı feda etmek gerekiyor. Ancak Birmanya veya Zimbabwe gibi ülkelere gelince, Batı'nın riske atacağı önemli çıkarları bulunmadığından, değerler önceliği ele alabiliyor. Özbekistan yönetimi teröre karşı savaşta önemli bir Amerikan askeri üssüne evsahipliği yapmayı kabul ettiğinde, bu ülkedeki Britanya elçisi Craig Murray hükümetinin Özbekistan'daki insan hakları ihlalleri karşısındaki sessizliğini protesto etmek için istifa etmek zorunda kaldı.
Daha aklı başında bir dünyaya doğru ilerlemekteyiz. Küresel planda, özellikle de Asya'da yüksek eğitimli insanların sayısı hiç bu kadar fazla olmamıştı. Bu insanlar Batı'nın insan haklarıyla ne yaptığına dair artık daha bilinçli yargılarda bulunabiliyor. Bu nedenle Batı kendi kendiyle gururlanırken, dünyanın kalanı ahlaki değerden yoksun bir imparator görüyor.

Batı'nın söyleminin üçüncü kusuru şu ki, iyi olanı yapmakla iyi hissetmek arasında seçim yapmak zorunda kalsa, Batı genellikle hep ikinci şıkkı tercih ediyor, zira bu daha ucuza geliyor. Bunu en iyi Birmanya örneği göstermekte. Tarih, yaptırım ve dışlamaların toplumları değiştirmekte hiç başarılı olmadığını öğretti. İlişki kurmak ve diyaloğa girişmek zaman içinde değişime yöneltiyor. Batılı siyasiler rejimi kınayarak kendilerini iyi hissetseler bile, Birmanya'nın 20 yıllık yalıtılmışlık trajedisi hiçbir olumlu sonuç vermedi.

Eski BM Genel Sekreteri U Thant'ın torunu ve Birmanya'nın önde gelen aydınlardan Thant Myint-U, International Herald Tribune gazetesine şöyle yazıyor: "Hangi dış baskı demokratik değişim getirecek? Yaklaşık 20 yıldır boykot uygulanmasına, yardımların kesilmesine, ticaret yasaklarına ve diplomatik kınamalara rağmen neden Birmanyalı generaller ipleri eskisinden daha fazla ellerinde tutuyor. 55 milyonluk bir ülke olan Birmanya'ya gerçekten doğru gözle mi bakıyoruz?"

Buradaki çelişki şu ki, Birmanyalı generallerle ilişki kurmak Batılı siyasiler için siyasi cesaret istiyor. Böylesi bir hareketi kendi halklarına haklı göstermek zorunda kalacaklar, belki de siyasi bir bedel ödemeleri gerekecek. Herhangi bir riskten kaçınmak için Batılı siyasiler, tıpkı Miliband'in yaptığı gibi Birmanyalı muhaliflere methiyeler düzüp, cesaretleri överken, kendi ahlaki ve siyasi korkaklıklarını da sergilemiş oluyorlar.

Özgürlük ve demokrasiye ilişkin Batı'yla dünyanın kalanı arasında yeni bir söylem oluşturmanın zamanı geldi. Aralıkta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 60. yılını kutlayacağız. Bu durum, manzarayı değiştirmek için Batı'ya bir fırsat sunabilir. İnsan hakları konusunda dünyaya ders vermekten onu alıkoyan yok ve de olmayacak. Ancak Batı yine de yeni bir şey yapmayı öğrenebilir: Dünyanın kalanını dinlemeyi. (28 Mart 2008)

Radikal gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim