1. YAZARLAR

  2. RECEP ARDOĞAN

  3. Batı Zihniyetinde Evrenselcilik
RECEP ARDOĞAN

RECEP ARDOĞAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Batı Zihniyetinde Evrenselcilik

A+A-

Son yüzyıllarda Batı, bilim, düşünce ve siyaset alanında belli bir güce sahiptir. Bu gücü de kendini başka ülkelere aşılamak ve farklı toplumlara egemenlik kurmak için kullanmaktadır.

Batının bu yönde kullandığı kavramlardan biri de “evrensellik”tir. Batı, yüzyıllar boyu kendinden başkasını tanımak istememiştir. Kendini insanlığın ve medeniyetin asıl temsilcisi olarak görmüştür. Bu ego-merkezli yaklaşım ona “evrensel” olduğunu iddia etme cüreti vermiştir.

1. Batı hritisyanlığının adı olarak evrensel

Batının evrensellik iddiası, Hristiyan inancıyla dogmatikleşmiş bir iddiadır. Bu dogmatikleşmenin temelinde de kilisenin temsil ettiği “zorunlu hakikat” anlayışı vardır. Bu anlayışa göre, kilise, hakikati temsil etmektedir. İnsanların kurtuluşu için bu hakikate aşılanmaları gerekir. Bu nedenle, onları zorla hristiyanlaştırmak, insanlar için en doğrusudur. Dolayısıyla, kutsal ruhun gözetimindeki kilisenin dogmaları, baskı, zorlama ve şiddet yoluyla da olsa insanlara kabul ettirilmesi gereken evrensel bir hakikatlerdir. Bu dogmatik temel üzerinde, Avrupa, tarih boyunca, hakikat kavramını, hak kavramına zıt olarak kullanmıştır. Hakikati elinde bulundurduğu iddiasıyla, başka kıtaların, toplumların ve kültürlerini haklarını yok sayma yoluna gitmiştir. Batı, ancak hakikatin izafî olduğu, bilinemez olduğunu kabul ederek hak ve özgürlük kavramlarına yer açmıştır. Çünkü onun tarih boyunca benimsediği hakikat anlayışı, farklı olana yer açmaz.

Bu konunun önemli bir yönü, de batı düşüncesinde, özgürlüğe saygının yerleşmesi için izafilik, bilinemezcilik, şüphecilik, aldırmazlık gibi yaklaşımların şart kabul edilmesidir.

Eğer, mutlak hakikatten söz edildiğinde, onu herkese dayatmak gerektiğini anlarsanız, işte herkesin özgürlüğünü güvence altına almak için de hakikatin mutlak olduğu reddetmek zorunda kalırsınız. Batı düşüncesinin temel handikapı budur. Günümüz batı düşüncesinde dinî pluralizmin çıktığı yer de burasıdır. Elbetteki dinî pluralizmi ileri süren insanlar, eğer Hristiyan olmayan toplumlar için başka bir hesapları yoksa, birbirine zıt şeylerin aynı anda hakikat olmasının mümkün olmadığını; ayrıca, biden fazla dinin insanın kurtuluşunu sağlayabileceğinin de hiçbir delili olmadığını bilirler.

XVII. yüzyıla kadar Avrupa’da tekçi dinî anlayış ile siyasî düzen arasında bir meşruiyet bağı oluşturma teamülü vardır. Hristiyanlar, hâkimiyet sağladığı topraklarda, insanları hızlı bir şekilde hristiyanlaştırmak için her yola başvurmuşlardır. Örneğin İspanya’da, haçlı hakimiyetiyle tüm ülke, Hristiyan olmayanlardan arındırılmıştır. Müslümanlar yanında Yahudiler de topluca öldürülmüş veya sürülmüştür. Hatta tarih boyunca Katolik ve Protestan ülkelerde Ortodoksların varlık gösteremediği görülür. Batı'nın Özgürlük aleyhtarlığından hak ve özgürlük kavramlarını idealleştirmeye geçmesi, ancak tek ve mutlak hakikat inancını terk etmesiyle mümkün olabilmiştir.

İslam açısından Müslüman olmayan unsurlar, kendilerine İslam’ın tebliğ ve teybin edileceği insanlardır. Dolayısıyla onlar, İslam’ın ve Müslümanların muhataplarıdır. İslam’a namzet olma gibi bir potansiyeli içlerinde barındırmaktadırlar. Gayr-i Müslimler, Müslümanların hasmı ve muharibi değildirler. Kur’an-ı Kerim’e göre de savaş, ancak zulme, saldırganlığa karşıdır:

Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara 2/193.)

XI. Yüzyılda, Kutsal Ruh’un kimden çıktığı meselesi, Batı ve Doğu Kiliseleri arasında derin bir bölünmeye neden olmuştu. Bu bölünmenin ardından, Roma kilisesinin, “evrensel” anlamına gelen “Katolik” adını alması, oldukça çarpıcıdır. Ortodoks kilisesi meşruiyetini sahihliğe, asl’a yani ilk hristiyanların akidelerine bağlılığa (ortodoksi, orthodoxy) bağlamaktaydı. O, kendisi ile diğerleri arasındaki ilişkiyi ortodoksi-heterodoksi (heterodoxy) şeklinde tanımlamaktaydı. Heterodoks, kutsal metinden ve ilk Hıristiyanların yolundan farklı inanç ve fikre yönelenleri ifade etmekteydi.

Katolik mezhebi ise kendini temellendirmek için “evrensel” kavramını kullanmıştır. Batı Hristiyanları evrensellik iddiasıyla yola çıkmaktaydı. Tüm dünya Hristiyanlarını temsil etmediği açık olduğu hâlde, Roma kilisesi, evrensel hakikati temsil ettiğini ileri sürmekte, hegemonya ve meşruiyetini buna dayandırmaktaydı. Bunun önemli sonuçları olmuştur. Konumuz açısından en önemlisi, batı Hıristiyanlığının dışlayıcı yapısıdır. O, kuruluşunu havari Petrus’a dayandırmakta ve bu özeliğiyle diğer kiliselere karşı üstünlük iddiasında bulunmaktadır. Evrensel kurtuluş, sadece Katolik mezhebinin öğretilerine bağlanmakla mümkün olur. Çünkü Katolik Kilisesi, Kutsal Ruh tarafından sevk ve idare edilir. O, yalnızca Hristiyan olmayanları değil, aynı zamanda Katolik olmayanları da dışlamaktaydı. Onun dışlayıcı yapısı, hac merkezinin Kudüs’ten Batı’ya kaydırılmasına da yansımıştır. Roma, sadece Katolikliğin merkezi değil, aynı zamanda hac merkezidir de.

“Evrensellik” mefhumu, modern batı düşüncesinde, Batılı olmayan toplumlar, onların inanç, örf, ahlak, kültür ve geleneklere karşı bir silah olarak kullanılmıştır.

2. Dışlayıcılık olarak evrensellik iddiası

Belli bir kültürü evrensel olarak tanımlama, yalnızca bir tasvir değildir. Değer bildiren bir yargıda bulunmaktır; üstünlük ve aşılamazlık iddiasıdır. Evrensel herkes için uygun, herkes için iyi olandır. Herkesin benimsemesi gereken şeydir. Bir kültürü evrensel olarak tanımlamak da o kültürün sadece taklit edilebileceğini ama asla aşılamayacağını ima eder. Evrensellik iddiası, insanların farklı inanç ve kültürleri benimsediği; başka milletlerin kendisi olarak kaldığı sürece daima çağın gerisinde kalacağını ima eder. Aslında taassup içeriklidir. Bu bakımdan, Batının kendi değerleri için kullandığı ‘evrensellik’ vasfı, dışlayıcılığın öteki adıdır. Bu dışlayıcılıkta, Batı’nın kültür mirası içinde gelişmiş belli bir insan ve toplum anlayışı, insan hakları öğretisi, hukuk ve siyaset sistemi idealleştirilmektedir. Buna mukabil farklı kültürler ve inançlar ise geri, düşük ve kadük kalmış olarak görülmektedir.

Batı medeniyeti daima, Garaudy’nin tanımladığı manada entegrist olmuş,1 ancak bunu gizlemiştir. Bu entegrist yaklaşım, mutlak hakikatin tekelleştirilmesi ve bunu benimsetmeyi amaç edinir. Bu özelliğiyle entegrizm, muhatabının da söz hakkı olduğunu kabul ederek, onu dinlemek ve anlamak yerine ona yalnızca fikir empoze eden bir tutumdur. Batı, bu tutumu desteklemek için bilimi ve iletişim araçlarını da araç olarak kullanmıştır.

Evrensellik iddiası, Batı geleneğinde yayılmacılığı ve dışlayıcılığı temellendirmektedir. Aslında “evrensellik” iddiası, yalnızca Batı Hritiyanlığında veya batı düşüncesinde görülen bir iddia değildir. Ancak Batı’nın evrensellik iddiasını farklı yapan hususiyetler söz konusudur.

İlk olarak batılı insan, evrensellik iddiasını, faşist bir yaklaşımla ortaya koyar. Kendinden olmayanı küçümser, küçültür. Bu şekilde, evrensellik dışlayıcılığa gerekçe oluşturur.

 İkinci olarak evrensellik iddiasını Batı, başka kültürlere sızmak, başka toplumların zihniyetini bozmak, onları suiistimal edilebilir hâle getirmek için kullanır. Bu doğrultuda da evrensellik, yayılmacılığa ve sömürüye zemin hazırlar. Batı, ‘evrensel değerler’ini medenileştirmek istediği ülkelere güç kullanarak götürür. Ama o ülkelerde bu değerleri, belli bir kesimi kendine alıştırmak ve kendine tabi kılmak için aşılar. Bu değerlerin, oralarda millîleşmesini ve o ülkenin tamamına hâkim olmasını ise asla istemez. Demokrasinin, hak ve özgürlüklerin Afrika ve Ortadoğu toplumlarının her tabakasına yayılmasını istememektedir.

Batı, evrensel değerler olarak tanımladığı ne varsa serencamı istismar ve suiistimallerle mamuldür. Batı, bugün en önemli kavramlarını, sömürgeci hedeflerine kurban etmiştir. Örneğin, İnsan hakları kavramını, başka ülkelere müdahale aracına dönüştürmüştür. Bu kavramı, doğu toplumlarının geleneksel dokusunu değiştirmek için kullanırken kendisi başka kıtalarda büyük hak ihlalleri yapmaktadır. Bunun bir örneği, bazı toplulukların insan hakları alanından dışlanmasıdır. Örneğin, 1789’da “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”nin ilan edildiği Fransa’da, Müslümanların dinî pratik içinde yer alan örtünme hakkı çiğnenir. Gereke olarak da insan haklarının evrensel ve genel niteliğine vurgu yapılarak, kültürel, dinsel özelliklerin ifadesi, insan hakları kavramının dışında tutulur. Aynı argüman, Alman bir düşünür tarafından Yahudilere karşı ileri sürülmüştü. Buna göre Yahudiler, Yahudi hususiyetlerine sarıldıkları için, genel bireylerle aynı haklara sahip olamazdı.2

Oysa, evrensellik iddiasının gerçekliği ve geçerliliği çoğu zaman, iddia sahiplerinin temsil etmeyi başardıkları grupların genişliğini aşamamaktadır. O, aslında paradoksal biçimde, fiilen belli din, kültür ve geleneklerin dışına çıkmaktan ibarettir. Oysaki medenî bir varlık olarak insan, belli bir toplumda doğup yetişmektedir. Bir eğitim ve sosyalleşme sürecinden geçmekte ve içinde yaşadığı toplumun kültürünü almaktadır. Peki, onun içinde doğup yetiştiği toplumun inanç, kültür ve geleneklerinin büsbütün dışına çıkması mümkün müdür? Mümkün olduğu farzedilse bile, kültürler üstü, gelenekler arası belli bir yer mi vardır, bu kimler tarafından nasıl belirlenebilir?

Bugün Batı Medeniyetinin evrensellik iddiası, siyasi ve hukuki alanlara taşan kültürel hegemonyanın bir biçimidir. Aslında, evrenselliğe çelişik bir yapıdadır. Çünkü evrensellik, tahakküm altına alına alıcı bir ilişkiler ağının tesisi değildir. Bir dayatmanın tüm yer küreye yayılması değildir. Farklı her şeyi kendi potasında eritme veya onları tahakkümü altına alma ve tahakkümü altındaki belli bir alana hapsetmek, evrensellik demek değildir. Aksine, diyalojik ilişkilerle; sadece empoze ile değil farklı kültür ve medeniyetlerin katkılarına da açık bir iletişimle gerçekleşebilir.

Günümüz Batı için evrensellik değil, dışlayıcılık ve evrensel tahakküm söz konusudur. Batılı tahakküm, evrensellik ve tarihin sonu iddialarıyla meşrulaştırılmaktadır.

 ‘Tarihin sonu’ iddiası, tüm zamanların en iddialı meydan okuyuşudur. Bu, bugünden kıyamete kadar insanların geleceğini öngörmektir. İnsanlık tarihinin ve medeniyet inşasının bugünün ötesine geçemeyeceğini ileri sürmek demektir.

Çünkü ‘evrensellik’, ‘tarihin sonu’ gibi kavramlar,

- tarihi son aşamaya getiren gelişmişler ve iyiler ile

- bu son aşamaya direnen kötüler şeklinde kategorik bir ayrımını içermektedir.3

Bugün, kendi tarihinin kışkırtıcılıkları neticesinde demokrasi ve insan hakları idealini yitirmiş bir Batı var. Batı’ya karşı en önemli meydan okuma İslam düşüncesi içinde yer bulmuştur.

İslâm, fıtrî-medenî bir din, cihanşümul bir medeniyet dinidir. Bu nedenle o, insanın tabiatını ve toplum gerçeğini görmezden gelmez. O, islah edici ilkelerle tüm insanî eğilimlere, kabiliyetlere ve faaliyetlere yer açar. Belli bir kültürü evrensel olarak dayatmaz. Muamelata ilişkin konularda her toplumun kendi örfünü bir kaynak olarak kabul eder. Cihanşümul ilkelerle uyuşmazlık söz konu olmadıkça her milletin örf ve geleneğine yer açar. Belli bir kültürü evrensel olarak dayatmaz, her kültürün içinde var olan dinamizmi, iyi yönde gelişmesi için inanç ve ahlâk ilkeleri ile kanalize eder. İslam, mahalli kültürleri yok etme yoluna gitmez. Aksine, başta örf olmak üzere İslâm’a aykırı olmayan çeşitli kültürel unsurları kendi bakış açısı ile birleştirir ya da onların ötekine zarar vermemek kaydıyla varlığını sürdürmelerine imkân sağlar.4 İslâm, mahalli kültüre yer verir, belli ilkeler, değerler ve gayeler çerçevesinde ona özerklik verir ve onun farklılıklarını korumasına imkân tanır. Farklılıkları dışlayıcı, yok edici kültürel tahakkümü önler.

 

Dipnotlar:

1- Garaudy, Roger, Entegrizm -Kültürel İntihar-, çev. Kasım Bilgin Çileçöp, İst. 1993, s.9-11.

2- Akçam, Taner, İşkenceyi Dururun! İnsan Hakları ve Marksizm, İst. 1991, s. 41.

3- Davutoğlu, Ahmet, “İnsan Hakları Kavramının Zihniyet Boyutu ve Siyasî Kullanımı”, Yeni Türkiye, S. 18, Ank. 1997, s. 153.

4- Bk. Şâtıbî, Ebu İshak İbrahim b. Musa, el-Muvâfakât Fî Usûli’ş-Şerî’a, tr. Mehmet Erdoğan, İst. 1990, II, 307.

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum