1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Batı Üretimi 'Seküler - Sivil Din'le Nereye Kadar?
Batı Üretimi Seküler - Sivil Dinle Nereye Kadar?

Batı Üretimi 'Seküler - Sivil Din'le Nereye Kadar?

Türkiye'nin seküler dini diğer dinlerden farksız şekilde, dinin kurucularının kutsal olarak addettikleri şeylere bağlılığı ve bu kutsallara kayıtsız şartsız teslim olunmasını öngörüyor. Bunun için ulus var, andımız var, 29 Ekim, 19 Mayıs, 23 Nisan, 10 Kas

A+A-

ÖMER TAŞGETİREN

'Seküler sivil din'le nereye kadar?

Uzun bir süredir Türkiye'nin ideolojik yapılanmasının çatırdadığı, meşruiyeti kalmadığı ve Türkiye'ye birkaç gömlek dar geldiği konuşuluyor. Sekülarizmin ve milliyetçiliğin temel esaslarını oluşturduğu bu ideolojik yapılanmayı tanımlamak için birçok sosyal bilimciyle beraber olarak, ben en çok "seküler din" ya da "sivil din" kavramlarının kullanılmasını doğru buluyorum.

Kökleri Rousseau ve Durkheim'e giden, ve uzun bir süre Tanrı'yı öldürmeye çalıştıktan sonra tanrısız yapamayacaklarını (seküler dahi olsa) ve tanrısız bir toplumun istikrarını devam ettiremeyeceğini anlayan Batılıların, seküler toplumlara bir dayanışma ve birlik duygusu kazandırma ve egoistik bireyciliğin negatif etkilerini azaltma amaçlarının sonucu olarak doğan seküler din kavramsallaştırması, Türkiye'de son seksen dokuz senedir -son zamanlardaki asimilasyonu bitirmeye yönelik pozitif adımlarla biraz azalmış olsa dahi- katıksız şekilde uygulanıyor ve mütemadiyen müminler ve inkarcılar üretmeye devam ediyor.

Türkiye'nin seküler dini diğer dinlerden farksız şekilde, dinin kurucularının kutsal olarak addettikleri şeylere bağlılığı ve bu kutsallara kayıtsız şartsız teslim olunmasını öngörüyor. Bunun için ulus var, andımız var, 29 Ekim, 19 Mayıs, 23 Nisan, 10 Kasım var, kurallar var, yasaklar var, makbul konuşma tarzları var, yasaklanmış söylemler var, anayasa mahkemesi ve ordu var, haddi aşanları cezalandırmış, okunmuş Türkçe ezanlar var, seküler dinle İslam arasındaki gerilimi azaltmak için, dinlere benzer şekilde kılık kıyafet yasakları var, dinden çıkanlar için kurulmuş darağaçları var; kısacası bağlılarından kendisine adanmış bir hayat bekleyen bir din getirmiş Cumhuriyet ve Türkiye'yi böyle kurtaracağına inanmış yüzyılın başlangıcında.

Bu seküler sivil dinin tamamıyla kendi içinde tutarlı olduğunu söylemek zor. İsmet Özel'in yıllardır ısrarla ifade ettiği ve gündeme taşımaya çalıştığı gibi, Türkiye'nin milli marşı olan İstiklal Marşı'nın ruhu ve bu marşı besleyen dünya görüşü neredeyse bütün Cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan politikalarla çelişiyor. Ya da yine Ahmet Taşgetiren ve İsmet Özel'in hep vurguladığı gibi Türkiye'nin Lozan'da işlediği 'Türkiye'de Müslüman azınlık yoktur' tezi de bu seküler sivil dinin inançlarıyla tam örtüşmüyor. Ya da Diyanet'in Türk devleti içindeki konumunu tartıştığınızda Türk devleti seküler mi diye bir soru sorabilirsiniz. Bütün bu meseleler Türkiye'nin karmaşık kimlik yapısını anlamak için uzun uzun tahlil edilmeli; fakat burada bu yazının ana odağı olması açısından şuna vurgu yapmak yeterli ki, bütün bu farklılıklara rağmen, Türkiye'deki sivil dinin ana tonu sekülerizm ve milliyetçilik üzerinden yürümüş ve yürüyor, devletin zaman zaman yaptığı farklı vurguları bir tarafa koyarsak.

BAŞARISIZ BİR EMPOZE GİRİŞİMİ

Ne var ki, Türkiye üzerine kafa yoran birçok insanın da sıklıkla ifade ettiği gibi, Cumhuriyet'in Türkiye'ye sekülerizm ve milliyetçiliği temel alan bu dini empoze etme çabaları büyük halk kitlelerince kabul görmedi ve Türkiye'deki insanlar bu dinin katı inanç ve pratiklerini dönüştürmek için büyük mücadeleler verdiler. Farklı gruplar farklı taraflarını problematize etti bu dinin. İslami gruplar için bu dinin sekülerleştirici ve Tanrı'yı bir tarafa iten, rafa kaldıran tarafları sakıncalıydı. Seküler Kürt gruplar içinse bu dinin Türklüğe vurgu yapan ritüel ve inançları sorunluydu ve de Marksizmle ilişkiye geçtikçe Kürt hareketleri de bu dinin sekülerleştirici etkilerini benimsediler. Türkiye'nin demokrasi tarihi farklı ideolojik tasavvurların bu sivil dinin etkisini kırmak için öne sürüldüğü ve bu uğurda büyük kavgaların verildiği bir dönem oldu.

Bugün geldiğimiz noktada, Türkiye kendi sivil din empozesinin oluşturduğu sıkıntıları ve dünyada sekülerizm ve milliyetçiliğin uygulandığı yerlerde yaşanan problemleri dikkate alarak, bu sivil seküler dinin neden başarısız olduğunun ve yerine hangi alternatif düşüncenin konulabileceğinin derin ve iyi düşünülmüş bir muhasebesini yapmak zorunda. Burada şu belirtilmelidir ki, daha çok 'başkanlık sistemi' ve 'yeni anayasa' gibi siyaset bilimcilerin 'kurumsal dizayn' başlığı altında değerlendirdiği ve hangi kurumsal yapıları inşa edersek sağlıklı bir demokratik yapıya ulaşırız mülahazası çerçevesince yapılmaya çalışılan reformlar önemli olmakla birlikte, bu yaklaşımlar insanın varoluşsal sorularıyla ilişkili olmadığı için Türkiye'nin insani bir yaşam oluşturma çabasında sınırlı etkileri olacaktır. Kısacası, Türkiye 'kurumsal dizayn' ya da 'kurumsal mühendislik' çabalarıyla ancak bir yere kadar gidebilir. İnsan haklarını çözmek amacıyla oluşturulan bu kurumların köklü gerekçelendirilmeleri yapılmadığı sürece mevcut yapılanmalar Türkiye'nin siyasi kültürünü çok köklü bir şekilde değiştiremeyecektir.

Derin ve iyi düşünülmüş bir muhasebe, öncelikle sekülerizmin ve onun bir insani hayat kurabilme, bir toplumsal bütünlük ve dayanışma kurabilme, insan haklarını temellendirebilme kapasitesini yeniden tartışmaya açmak zorundadır. İslami kimliğin çok güçlü bir şekilde hayatiyetini devam ettirdiği, Kabe'nin tüm insanları kendi etrafında döndürmeyi halen başardığı ve sekülerizmin insanın anlam sorularına cevap vermekte zorlandığı ve Batı medeniyetindeki uygulanmış örneğiyle herkesin hakkını korumaya namzet bir dünya düzeni oluşturamadığı bir zamanda, kaynağını sekülerizmde bulan ritüel ve inançlar ne kadar devam ettirilmelidir? Ya da en azından, İslam benimsenmese bile, Türkiye'de İslam'ın oynadığı ve oynayabileceği pozitif sosyal roller ikrar edilemez mi?

LİBERALİZM'İ DOĞRU ANLAMAK

Buna paralel olarak, Batı akademisinde ve Türkiye'de bir kurtuluş reçetesi olarak bize sunulan liberalizmi sanki hiçbir eleştirisi yokmuş gibi benimseyecek miyiz? Liberalizmin temel umdesi olan bireyciliğin ekonomik alanda açtığı sorunları (sınıf çatışması, en iyinin hayatta kalması, başka insanlara karşı sorumluluğumuz olmadığı düşüncesi, Hobbesçu bir anarşi) görmezden gelip, ya da ahlaki konularda Alasdair MacIntyre'ın After Virtue kitabında güçlü bir şekilde anlattığı gibi liberalizmin insanlar arasındaki iletişimi kesen (herkesin ahlakı kendine diyerek) yapısını ve ahlaki yargıları 'canım böyle istiyor' cümlesine indirgeyen tarafını ihmal edecek miyiz? Eğer ihmal edeceksek, birbirimizle konuşabileceğimiz bir zemin kalacak mı ve aşırı bireycileşmiş bir toplumda ortak bir insan hakları düşüncesini temellendirebilecek miyiz? Herkes kendi başına buyruk bir birey olmayacak mı? Bir önceki paragrafla bağlarsak, bu sorunları kabul etsek bile, bunu Rousseau ve Durkheim'ın kendi zamanlarında yapmaya çalıştığı şekilde egoistik bireyciliği seküler dinlerin tutkallarıyla mı çözmeye çalışacağız (her ne kadar yirminci yüzyılımız bunun boş bir hayal olduğunu bize öğretmiş olsa da), yoksa seküler paradigmaların ötesine geçip Kâbe'de en özlü ifadesini bulan bozulmamış İslam'dan istifade etmenin yollarını mı arayacağız?

Diğer taraftan, etnik milliyetçiliği benimsersek kendi milletimizin ötesinde bir insanlık anlayışına sahip olabilecek miyiz? Uygulandığı her yerde en basit ayrımcılıktan, en kötü katliama kadar birçok kötülüğün anası olan ve sorundan başka bir şey yaratmayan milliyetçiliğin kaba ve katı bir versiyonunu Türkler ya da Kürtler uygulamaya devam mı edecek? Hem 'biz' kelimesini çok dar bir grup için kullanıp ve temel bağlılığımızı bu gruba hasredip hem de insanlığa söyleyeceğimiz bir sözümüz olduğunu iddia edebilecek miyiz? Dünyanın farklı yerlerinde devletler ekonomik, siyasi ve askeri alanlarda entegrasyonun imkânlarını araştırırken, 'küçük olsun bizim olsun' yaklaşımları bizleri tatmin edecek mi?

Bütün bu sorular, Türkiye'de insani bir yaşam ortamı sağlamak için hayati önem arz ediyor. Türkiye insanları dünyada hegemonik bir statüye sahip olan ideolojileri kaba ve eleştirilerinden arındırılmış halleriyle tüketmek yerine, insanı insan yapan değerler üzerine daha köklü bir sorgulama başlatabilirse, egoist bireyciliğin kara sularında yüzmek, etnik milliyetçiliğin dar kalıplarına hapsolmak ve varoluşsal bunalımlar üretmek dışında da Türkiye için başka bir yol olabilir. Böyle bir çaba içine girilmesi elzemdir, zira bunun alternatifleri Türkiye'nin problemlerini kat be kat artıracak değer yargıları içermektedir.

ZAMAN

HABERE YORUM KAT