1. YAZARLAR

  2. Robert Fisk

  3. Batı sivilleri sadece sözde koruyor...
Robert Fisk

Robert Fisk

Yazarın Tüm Yazıları >

Batı sivilleri sadece sözde koruyor...

A+A-

Gazze’deki sivil ölümlerinin anormal sayılmaması, 2. Dünya Savaşı sonrası insanları korumak için koyduğumuz envai çeşit kuralın ayaklar altına alınışını simgeliyor. Batı My Lai’yi geride bıraktığını sanıyor ama Belgrad, Gazze, Irak veya Afganistan’da o kurallara zaten hiç uymadık...

Savaşı ‘normalleştiriyor muyuz’ diye merak ediyorum. Mesele İsrail’in Gazze’de yüzlerce çocuğu öldürmesinin bir kez daha yanına kâr kalmasından ibaret değil. Ve İsrail dışişleri bakanının orduya Gazze’de ‘çıldırması’ için izin verildiğini söylemesinin ardından, İsrail ‘Savunma Gücü’nün en az bölgedeki diğer tüm ordular kadar acımasız olduğuna dair tezim doğrulanmış gibi görünüyor. Fakat anlaşıldığı kadarıyla, çatışmaya ve şiddete eşlik etmesi gereken ahlaksızlığa yönelik duygularımızı yitirmişiz. BBC’nin Filistin’e yardım reklamlarını yayımlamayı reddetmesi son derece öğreticiydi. Belki sorgulanabilecek olan BBC’nin ‘tarafsızlığı’ydı. Diğer bir deyişle, bir kurumu korumak çocukların hayatlarından daha önemliydi. Savaş (Ortadoğu kanlı bir trajedi olsa bile daha ziyade bir futbol maçına benzeyen) seyirlik bir oyundu ve maçın dikkatle gözlenmesinin insan acısından daha öncelikli olduğu varsayılıyordu.

Üstün Batılılar sivil öldürmez...

Bütün bunların nerede başladığından emin değilim. 2. Dünya Savaşı’nın muazzam boyutta bir kan banyosu olduğundan kimsenin kuşkusu yok, fakat bu savaşın ardından insanları korumak için envai çeşit kural koyduk. Uluslararası Kızılhaç protokolleri, (bütün gücü elinde tutan Güvenlik Konseyi ve daha ziyade bir komediyi andıran Genel Kurul’uyla birlikte) BM ve AB topyekûn çatışmayı sona erdirmek için kuruldu. Ve evet biliyorum, Kore yaşandı (bir BM bayrağı altında!), ardından Vietnam yaşandı, fakat ABD’nin Saygon’dan çekilmesinin ardından ‘bizim’ artık savaş yapmayacağımız duygusu söz konusuydu. Yabancılar kitlesel katliamlar yapabilirdi (Kamboçya geliyor akla), fakat biz üstün Batılılar bundan muaftık. Biz böyle davranmazdık. Kuzey İrlanda’da belki düşük yoğunluklu savaş. Ve İsrail-Arap ihtilafı devam edecekti. Fakat My Lai’yi geride bıraktığımıza dair bir hissiyat vardı. Siviller Batı’da bir kez daha kutsaldı.

Değişimin ne zaman gerçekleştiğinden emin değilim. İsrail’in 1982’deki felaket Lübnan işgali miydi ve İsrail müttefiklerinin Sabra ve Şatila’da 1700 Filistinli sivili öldürmesi miydi? (Gazze bu sayıya çok yaklaştı.) İsrail (her zamanki gibi) ‘bizim terörle savaşımızı’ verdiğini iddia etti, fakat İsrail ordusunun çılgınlığı hiç de yüz güldüren bir şeye benzemiyordu ve katliamlar adeta onun bir parçası gibiydi (1996’daki Kana geliyor aklıma ve 2006’daki Mervahinli çocuklar) Ve elbette şu önemsiz İran-Irak savaşı vardı, 1980-1988 yılları arasında her iki tarafı silahlarla ve şevkle desteklemiştik ve Suriye’nin Hama’da binlerce sivili öldürmesi ve...

Körfez Savaşı bir oyun gibiydi

Hayır, ben daha çok 1991 Körfez Savaşı olduğunu düşünüyorum. Televizyon yorumcularımız tam da hak ettiği gibi oynadılar bu savaşla (görüntülere ‘tema’ müziğinin eşlik ettiği ilk savaştı) ve ABD birlikleri binlerce Iraklı askeri siperlerinde canlı canlı yaktığında bunu çok sonra öğrendik ve çok da ilgilenmedik. Amerikalılar Kızılhaç’ın toplu mezarları işaretleme kuralını takmadığında bile kimse kalkıp bir şey demedi. Bu mezarların bazılarında kadınlar vardı - Britanya askerlerinin onları gömdüğünü kendi gözlerimle gördüm. Ve bir Kızılhaç temsilcisine Amerikalıların kazdığını gördüğüm bir toplu mezarı göstermek için Mutla tepesine gidişimi hatırlıyorum. Muhtemelen bir Amerikalı’nın bıraktığı platistik gelinciğe bakıp şunu demişti: “Bir şeyler olmuş.” Uluslararası hukuka, savaş kurallarına bir şeyler olduğunu kast ediyordu. Bütün bu kurallar ayaklar altına alınmıştı. Derken Kosova (Lord Blair’ımızın savaş yeteneklerini uyguladığı ilk örnek) ve yeni bir katliam furyası geldi. Elbette Miloşeviç kötü adamdı (her ne kadar savaş başladığında Kosovalıların büyük bölümü hâlâ evlerinde oturuyor olsa da - Sırplar tarafından acımasızca sürüldükleri evlerine geri döndürülmeleri sonradan bir savaş hedefi haline geldi). Fakat burada bir kez daha bazı ilave kuralları yıktık ve kimse bir şey demedi. Surduliça köprüsünde vurduğumuz yolcu trenini hatırlıyor musunuz - peki ya Jamie Shea’nın filminin, bombacının ateş etmekten kaçınmak için yeterli vakti olmadığını göstermek amacıyla hızlanmasını? (Aslında pilot, zaten yanan treni tekrar bombalamak için geri dönmüştü, fakat bu görüntüler filmden çıkartıldı.) Sonra Belgrad radyosuna saldırı. Ve sivillerin olduğu yollara. Sonra büyük bir taşra hastanesine saldırı. ‘Askeri hedef’ demişti Jamie. Ve haklıydı. Hastanede hastaların yanında saklanan askerler vardı. Askerlerin hepsi sağ kaldı. Hastaların hepsi öldü.

Tali hasarlar harita değiştiriyor

Sonra Afganistan var ve şu meşhur ‘tali hasar’ meselesi ve köyleri haritadan silinen insanlar. Sonra 2003’teki Irak ve öldürülen on binlerce (ya da yarım milyon veya 1 milyon) Iraklı sivil. Bir kez daha, daha en baştan, eski oyunlarımıza geri döndük, köprüleri ve radyo istasyonlarını bombaladık ve Bağdat’ta en az bir sivil meskeni, zira ‘biz’ Saddam’ın orada saklandığına inanıyorduk. O meskenin sivillerle (şansa bakın ki, Hıristiyanlarla) tıka basa dolu olduğunu biliyorduk, fakat Amerikalılar buna ‘yüksek riskli’ operasyon diyorlardı (Saddam’ı vuramama riski olduğunu kast ediyorlardı) ve 22 sivil öldü. Son cesedin, ki bir bebeğe aitti, enkazdan çıkarılışını gözlerimle gördüm.

Ve umurumuzdaymış gibi de görünmüyor. Irak’ta savaşıyoruz ve şimdi savaşmak için yüzümüzü tekrar Afganistan’a dönüyoruz ve insan haklarıyla güvenceler bir kez daha buharlaşmışa benziyor. Köyleri yerle bir edeceğiz ve sonra bir bakacağız ki Afganlar bizden nefret ediyor ve bizim için savaşması için daha fazla cani milis kuracağız (Irak’ta yaptığımız gibi). İsrailliler güney Lübnan’daki işgal bölgelerinde benzer bir milis örgütlemişti, başında da Lübnan ordusundan çılgın bir binbaşı vardı. Fakat şimdi bizzat kendi askerleri ‘çıldırıyor’. Ve BBC de kendi ‘tarafsızlığının’ derdine düşüyor, öyle mi? (31 Ocak 2009)

RADİKAL

YAZIYA YORUM KAT