1. YAZARLAR

  2. Sami Gören

  3. Başörtüsü / Türban Çıkmazı (Mı?)
Sami Gören

Sami Gören

Yazarın Tüm Yazıları >

Başörtüsü / Türban Çıkmazı (Mı?)

A+A-

Başörtüsü Türkiye’nin (özellikle son bir aydır) en çok tartışılan konularının başında gelmektedir.

Anayasa ve kanunlarda aksine bir hüküm olmamasına rağmen; Üniversitelerde, okullarda öğrencilerin, resmi kurum ve kuruluşlarda çalışanların başörtüsü / türban takması “halen” yasak. Yasak yönetmeliklerden ve uygulamadan kaynaklanıyor. Yönetmelik ve uygulamadaki yasakçı tavır, Anayasa’ya ve hukukun temel prensiplerine aykırıdır. Zira Anayasanın 13. maddesine göre; “temel hak ve özgürlükler a – sınırlama ancak kanunla, b – anayasada gösterilen gerekçelerle, c – demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmamak şartıyla yapılabilir.”

Diğer yandan bu yasak kamu vicdanını yaralayan sorunların başında gelmektedir. Halkın büyük bir bölümü bu yasağın kalkmasını talep etmektedir. Ancak “azgın azınlık” ısrarla yasağı savunmakta, Müslüman halka ve İslam’a açıkça muhalefet etmektedir….

Biz aşağıda, son gelişmeler ışığında konuyu İslami ve hukuki boyutları ile irdelemeye çalışacağız:

BAŞÖRTÜSÜ/TÜRBAN ALLAH (CC)’IN EMRİDİR 

Başörtüsü/türban tartışmalarında ipin ucu oldukça kaçmış durumda. Tartışılan konuların başında Kur’an-ı Kerim’de başörtüsü/türban olup olmadığı, başörtüsü/türban takmanın laikliğe aykırı olup-olmadığı, yasaklanıp-yasaklanamayacağı, kısıtlanıp-kısıtlanmayacağı gelmektedir.

Açıkça ve net olarak ifade etmek gerekir ki;

Başörtüsü/türban takmak “Allah (cc)’ın mümin hanımlara bir emridir, farzdır” (bu emri yerine getirip-getirmemek kişinin kendisine aittir). Başörtüsü/türban takmanın farz olduğu Kitap (Kur’an), Sünnet ve İcma ile sabittir.

Allah (cc)’ın emri tartışılamaz, yasaklanamaz, kısıtlanamaz. Bu kimsenin haddi değildir, olamaz da…

Nur Suresinin 30 ve 31. ayetleri şöyle; “Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini, korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları ve kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah'ın hükmüne dönün.”

Ahzab Suresinin 59. ayeti şöyle;   “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını söyle; bu, onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.”

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu başörtüsü konusunda 30.12.1980 (no: 77) ve 3.2.1993 (no: 6) tarihlerinde iki karar verdi. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu her iki kararı da özetle şöyle:  -Gerek erkeklerin ve gerekse kadınların gözlerini haramdan korumaları,  -Kadınların, vücudun el, yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan erkekler yanında, vücut hatlarını ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtmeleri,  - Başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, Dinimizin, Kitap, Sünnet ve İslâm âlimlerinin ittifakı ile sâbit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dini bir vecibedir.

BAŞÖRÜTÜSÜ / TÜRBAN YASAĞININ KALDIRILMASI: AK PARTİ - MHP UZLAŞMASI

1982’de YÖK, yayınladığı kıyafet genelgesi ile başörtüsünü yasakladı. 1984 - YÖK, kıyafet genelgesindeki başörtüsü yasağını kaldırdı. 1987 - Başörtüsü üniversitelerde disiplin suçu gerekçesi ile yeniden yasaklandı.

10.12.1988 tarihinde 3511 Sayılı Yasa’nın 2. Maddesiyle 2547 Sayılı Yasa’ya eklenen Ek 16. maddesine göre; “Yükseköğretim kurumlarında, dershane, laboratuar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dinî inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir.”  Kenan EVREN’in başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi 7.3.1989 tarih ve 1989/1 E, 1989/12 K sayılı kararı ile ek 16. maddeyi iptal etti.

25.10.1990 günü, 3670 sayılı Yasanın 12. maddesi ile, 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası’na, “EK MADDE 17” olarak “Yürürlükteki Kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; Yükseköğretim Kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir” hükmü eklendi. Aynı Yasa’nın Geçici 1. maddesi ile de “Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce Yükseköğretim Kurumlarında kılık ve kıyafet ile ilgili olarak verilmiş her türlü disiplin cezaları bütün hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkar” şeklinde tamamlayıcı bir hüküm konuldu. SHP’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi 9.4.1991 tarih ve 1990/36 E, 1991/8 K sayılı kararı ile hükmü iptal etmeyerek, Atatürk ilke ve devrimlerine, laikliğe aykırı olduğuna hükmetti.

15 Eylül 1997'de YÖK başkanlığının bir genelgesi ile başörtülü öğrencilerin okullara alınması yasaklandı.

AK Parti ve MHP üniversitelerde başörtüsü / türbanı serbest bırakılması konusunda anlaşmaya vardılar, Kanun teklifini TBMM’ne sundular. 

AK parti ve MHP’nin TBMM’ye sundukları 2 Kanun Teklifi ile; Anayasanın 10. ve 42. maddesi ile 2547 sayılı YÖK Kanunun ek 17. maddesinde değişiklik yapılması öngörülüyordu.

Üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağının kaldırılmasını öngören ve 9 Şubat Cumartesi günü TBMM Genel Kurulu'nda 411 oyla kabul edilen 2 maddelik Anayasa değişikliği, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün onayına sunulmak üzere 12 Şubat Salı günü Çankaya Köşkü'ne gönderildi. Cumhurbaşkanı Gül'ün yasayı incelemek için 15 günlük süresi bulunuyor. Gül'ün süresi de 26 Şubat'ta dolacak.

Anayasanın “Kanun Önünde Eşitlik” başlıklı 10. ve “Eğitim ve Öğrenim Hakkı ve Ödevi” başlıklı 42. maddesinde değişiklik yapan 5735 sayılı Kanuna göre;

5735 sayılı Kanun ile Anayasanın 10. maddesi, "Devlet organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır" şeklinde değişti.

5735 sayılı Kanun ile Anayasanın 42. maddesine "Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir" fıkrası eklendi.  

Anayasa değişikliği, TBMM üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu olan 367'nin üzerinde bir oyla kabul edildiği için doğrudan referanduma gitmesi söz konusu değil.

Anayasa değişiklik teklifinin 367'nin üzerinde bir oyla kabul edilmesinden sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün önünde 3 alternatif bulunuyor: Cumhurbaşkanı Gül, 2 maddelik Anayasa değişikliğini, bir kez daha görüşülmek üzere Meclis'e iade edebilecek, halkoyuna sunabilecek veya onaylayabilecek. Cumhurbaşkanı Gül'ün değişiklik teklifi için 15 günlük inceleme süresi bulunuyor.

YÖK Kanunun ek 17. maddesine göre; “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir. Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yükseköğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir.”

5735 SAYILI KANUNLA YAPILAN ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ

5735 sayılı Kanunla Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapılmıştır.

Yapılan bu değişiklik ile;

Anayasanın 10. maddesi, “Devlet organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır” şeklinde değişti.

Anayasanın 42. maddesine “Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir” fıkrası eklendi.  

Anayasa’da değişiklik yapılması gerekli-miydi?...

Yukarıda da belirttiğimiz gibi; ne Anayasa’da, ne de kanunlarda başörtüsünü/türbanı yasaklayan bir hüküm vardır. Başörtüsü/türban yasağı Kılık-Kıyafet Yönetmeliklerden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Kılık-Kıyafet Yönetmeliklerinin değiştirilmesi gerekir-di.

Ancak yönetmelikler idari tasarruf mahiyetinde olduğundan, değiştirilmesi çok daha kolaydır. Yönetmeliklerde başörtüsü/türban yasağına son verilmesi halinde, bir dönem sonra başörtüsü/türban yasağının tekrar konulması mümkündür.

Herhalde bu düşünce ile olsa gerek, başörtüsü/türban takma hakkı Anayasal güvenceye alınmak istenmiştir.

Ancak yapılan Anayasa değişikliği beraberinde 2 açmazı getirmektedir:

1- Bilindiği üzere, 12 Eylül ürünü mevcut 1982 Anayasası 26 yıldır yürürlükte olup, artık yeni bir Anayasa’ya ihtiyaç olduğu hemen-herkesin ortak görüşü. 1982 Anayasa’sı yerine, “sivil” Anayasa hazırlanması yönünde büyük emekler harcandı. Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN başkanlığındaki komisyon tarafından hazırlanan taslak, AK Parti’nin Sapanca toplantısında bu taslak son bir şeklini aldı. Bütün bu çalışmalar 5-6 aydır kamuoyunda, sivil toplum örgütlerinde, medyada tartışıldı. Mevcut Anayasa’nın yerine sivil-demokratik-özgürlükçü bir Anayasa’nın biran önce hayata geçmesi yönünde geniş bir mutabakat sağlandı.

5735 sayılı Kanunla Anayasanın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilmesi yerine yeni Anayasa’nın yürürlüğe girmesi daha mı doğru olurdu?...

Yeni Anayasa ile yalnızca başörtüsü/türban değil, diğer tartışılan konularda sivil-demokratik-özgürlükçü açılım yapılmış olmaz mıydı?...

5735 sayılık Kanunla Anayasanın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilmesi suretiyle, yeni Anayasa rafa mı kaldırıldı?...      

Bu sorulara ilgililerin cevap vermesi gerekir…

2-  Kimse kusura bakmasın, Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişiklik yerinde değildir:

Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapılması yerine “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı 13. maddeye “Hiç kimse Anayasa’da ve kanunlarda öngörülmeyen sebeplerle, temel hak ve hürriyetlerinden mahrum edilemez” hükmünün eklenmesi daha uygun olurdu. Böyle bir değişiklikle, hem başörtüsü/türban da güvence altına almış olurdu hem de başörtüsü/türban karşıtlarına malzeme verilmemiş olurdu.

Diğer yandan, asıl sıkıntı Anayasanın değiştirilen 10. maddesindedir.

5735 sayılı Kanun ile Anayasanın 10. maddesi "Devlet organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır" şeklinde değişti.

Bu değişiklik ile; hizmet alan-hizmet veren ayrımı açıkça ve ilk kez anayasaya girdi. Buna göre; kamu hizmetlerinden yararlananlar başörtüsü/türban takabilir ancak kamu hizmeti verenler başörtüsü/türban takamaz. Örneğin: Bir kamu kurumuna gelen bir hanım başörtüsü/türban takabilecek, ancak orada görev yapan hanımlar başörtüsü/türban takamayacak. Bu ayrımın savunulabilir tarafı yoktur. Hiçbir batılı laik ülkede böyle bir ayrım, böyle bir çifte standart, böyle bir yasak yoktur. Dillerden düşürülmeyen “kamusal alan” kavramı da sosyolojik-felsefi bir kavram olup, hukuk sahasında uygulanma kabiliyeti yoktur.

Efendim, “bayan memurlara başörtüsü/türban takmak zaten yasak” bahanesi bu değişikliği mazur gösteremez. Doğrudur,   “bayan memurlara başörtüsü/türban takmak zaten yasak” ancak bu yasağın anayasal bir dayanağı yoktu. Bu değişiklikle yasak anayasal hüküm altına alındı.

Bu değişiklikle, “kurum dışında, işine gelip-giderken başörtüsü takmayı laikliğe aykırı” sayan anlayışa meşruiyet sağlandı, cesaret verildi. Anayasanın bu hükmü ile İdari makamlar ve yargı kurumları  “kurum dışında, işine gelip-giderken başörtüsü takmayı laikliğe aykırı” sayabilecekler, bunda ısrar eden kamu çalışanlarını rahatça cezalandırabilecekler. Hatta bu yasakçı tavır öyle bir hal alabilecek ki; sokaklar, parklar, bahçeler de (kamusal alan sayılarak) başörtüsü/türban takmak yasaklanabilecektir.

2547 SAYILI YÖK KANUNUNUN EK 17. MADDESİ DEĞİŞİKLİK TEKLİFİ

YÖK Kanunun Ek madde 17.’nci göre; “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.”

Anayasa Mahkemesinin 9.4.1991 tarih ve 1990/36 E, 1991/8 K sayılı kararı’na göre; “Ek 17. madde Anayasa’ya aykırı olmamakla birlikte, Atatürk ilke ve devrimlerine, laikliğe aykırıdır.”

Anayasa Mahkemesi bu kararıyla kanun koyucu gibi hareket ederek, yeni bir hüküm tesis etmiş, TBMM’ye ait yasama yetkisini gasbetmiştir. Zira, 153. maddeye göre; “Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez.”

MHP ve AK Parti kanun teklifi ile ek 17. madde yeniden düzenlenmektedir.

Değişiklik Teklifine Göre; “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir. Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yükseköğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir.”

Teklifin 3. ve son cümlesine göre; “Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir.” Kimsenin yüzün açık ve kimliğin tanınmasına imkan verecek şekilde olmasına itirazı olmasına bir diyeceği yok. Ancak “çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir” ibaresi “asla” kabul edilemez. Bu ibarenin taslaktan çıkarılması gerekir.

Bir an için üniversitelerde başörtüsü yasağının sona erdiğini varsayarsak dahi sorun çözümlenmiş olmuyor....

Zira,

Yazılı hukuk normlar hiyerarşisinden oluşur. Normlar hiyerarşisi de yukarıdan aşağıya: Anayasa, kanunlar, tüzükler, yönetmeliklerden oluşur. Anayasa ve kanunlar temel kuralları koyarlar. Bu kuralların uygulanma şekli tüzük ve yönetmeliklerle düzenlenir. Başka bir ifade ile anayasa ve kanunların kazuistik (her somut olayı öngörerek ayrıntılı) metodla düzenlenmesi pek kabul görmemektedir. Hiçbir hukuk normu (kuralı), kendinden önceki hukuk normuna (kuralına) aykırı olamaz.   Anayasanın 10. maddesine göre de; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” Dolayısıyla tüzükler ve/veya yönetmelikler de kanunlara aykırı olamaz. Başörtü/türban takmak bir temel insan hakkı olduğuna göre; bunu bir şekle bağlamak, hakkın kullanıl(a)maması sonucunu doğurur, bu da Anayasanın 13. maddesine aykırıdır. Anayasanın 13. maddesine göre; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

Diğer yandan,  “çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir” şartı;

- Dayatmadır. Zira çene altından bağlamayanlar ya çene altından bağlayacaklar ya da eğitim haklarından vazgeçeceklerdir. Başörtüsünü/türbanını nasıl bağlayacağına ancak kişinin kendisi karar verebilir. Buna bir başka kişi ya da makamın karar vermesi dayatmadır.

- Çene altından bağlama şartı keyfi uygulamalara yol açacaktır. Çene altından bağlama şartı keyfi uygulamalara kapı aralayacaktır: “çene altı ikna odaları”, “örtünün şekli”, “rengi”, “ikinci örtü (bone)” vb.

Örneğin

“ebadı büyük başörtüsü/türban ya da siyah başörtüsü/türban çarşaf sayılabilecek,”

“başörtüsü/türbanın altında 2. örtü (bone) takan öğrenci kapıdan çevrilebilecek.”

Eğitim Fakültesi 4. sınıftaki stajyer öğretmenler,

Hemşirelik Yüksekokulu 4. sınıftaki stajyer hemşireler,

Tıp Fakültesi 6. sınıftaki intörn doktorlar,

TUS'u kazanmış ihtisas yapan doktorlar,

hizmet alan mı, hizmet veren mi sayılacak?...

SONUÇ

Milletimizi, politikacıları ve ilgilileri bir kez daha uyarıyoruz!...

Başörtüsü/türban tartışmaları bir kez daha gösterdi ki, bu konuda en tutarlı-en net görüşe sahip olanlar maalesef yasakçılar (CHP, DSP, İP, rektörler, bir kısım emekli yargı mensupları, medya ve malum zevat)… Onlar açıkça ve net olarak “bu bir siyasi simgedir, irticadır, laikliğe aykırıdır” diyerek (yanlışta olsa) dimdik durmaktadırlar. Yasağa karşı çıkanlara/çoğunluğa gelince onlarca değişik görüş var: “boş verin yasak devam etsin”, “önemli olan okumak, başı açık olsun vebali yasakçıların olur”, “bu konulara şimdi ne lüzum var”, “çene altından bağlayıversinler”, “hele bir üniversitelerde serbest olsun, ileride memurlara da serbest bırakılır” diyenler gırla (ya cehaletten ya da çıkar ve menfaat düşkünlüğünden). Hakkı haykıran ise (maalesef) çok az …

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin” (Ahzab suresi 70. ayet).

“Gerçekleri inkar edenler elbette zalimlerdir” (Bakara suresi 254. ayet).

“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın” (Bakara suresi 23. ayet).

Peygamber efendimiz (sav) “ya doğruyu söyle ya da sus”, “cihadın en büyüğü zalim idarecinin karşısında hakkı müdafaa etmektir” buyuruyor.   

Başörtüsü/türban takmak “Allah (cc)’ın mümin hanımlara bir emridir, farzdır” (bu emri yerine getirip-getirmemek kişinin kendisine aittir). Başörtüsü/türban takmanın farz olduğu Kitap (Kur’an), Sünnet ve İcma ile sabittir.

Allah (cc)’ın emri tartışılamaz, yasaklanamaz, kısıtlanamaz.

 

Allah (cc)’ın emrini tartışanlar, yasaklayanlar, kısıtlayanlar hem imani yönden tehlikeli bir duruma düşmüş olurlar, hem de büyük vebal altına girmiş olurlar.

Başörtüsü/türban her yerde serbest olmalıdır. Hizmet alan-hizmet veren, kamusal alan-sivil alan, çene altı vb saçma sapan kriterler asla kabul edilmez.

“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete duçar olmaması için Kur'an ile nasihat et. O nefis için Allah'tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçı. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. İnkar ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.” (En’am suresi 70. ayet)  

“Ölümü gösterip sıtmaya razı olmak/razı etmek” ancak kendi kendini aldatmaktır.

Bir avuç laik-çi azgın azınlıktan korkacağınıza Allah (cc)’tan korkun, kullarından utanın…

Başkalarının “darbe”sinden korkacağınıza, Allah (cc)’ın darbesinden korkun…

“Anayasa Mahkemesinden korkacağınıza”, Mahkeme-i Kübra’dan korkun…

Ya Müslümanca tavır gösterin, Allah (cc)’ın emrine boyun eğin,  mümin hanımların hakkını tam tanıyın,

ya da Allah (cc)’ı ve kullarını aldatmaktan vazgeçin, “biz yapamıyoruz” deyin olduğu gibi bırakın… 

Halka ve İslam’a açıkça muhalefet edenleri, hakaret edenleri, kışkırtanları; Allah (cc) ıslah eylesin. Islah’ı mümkün olmayanları kahhar ismi şerifiyle kahreylesin…

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum