Başörtüsü davası ile kapatma davası arasındaki ilişki

20.05.2008 04:41

Mustafa Şentop

Raportörün raporunu vermesinden sonra, Anayasa Mahkemesi (AYM) önünde bulunan başörtüsü serbestliği getiren anayasa değişikliklerinin iptali davası ile AK Parti hakkındaki kapatma davası arasında ilişki bulunduğunu düşünenlerin sayısı artmaktadır. Bazı önemli stratejik adımların da böyle bir ilişki üzerine kurulduğu tahmin edilebilir.

Halbuki, iki dava üzerinde daha ayrıntılı düşünmek, sathi / görünürdeki ilişkiye aldanmamak gerekir; aksi halde birçok siyasi proje hasar görebilir. Kapatma davasının açılma sebeplerinden biri, hatta en önemlisi olarak başörtüsü serbestliği getiren anayasa değişikliğinin gerçekleştirilmesi gösterilmektedir. İddianamedeki kurguya baktığımız zaman da böyle bir intiba edinebiliyoruz. Ancak, AK Parti hakkındaki tavrı sadece başörtüsü değişikliğine bağlamak yanlıştır. Eğer başörtüsü serbestliğine dair değişiklik en önemli sebep olsaydı, değişikliğin gerçekleşmesinde birlikte hareket eden, hatta öncülük yapan MHP hakkında da kapatma davası açılması gerekmez miydi? Kasım 2002'den beri, beş yıldır mevcut olan siyasi yapıya "tahammül" edenler, siyasi iktidarın kritik nitelikteki girişimlerini de, e-muhtıra, cumhurbaşkanı veya AYM vasıtasıyla engellemeye çalışanlar, ilk seçimde tablonun değişeceğini "kuşku" duymadan ümit edenler 22 Temmuz'da ortaya çıkan yeni siyasi tabloyu, önce, çözemediler. Halka ve olaylara sadece zihinlerindeki kurgusal dünyadan bakanlar, neden insanların kendileri gibi düşünemediğini anlayamıyorlardı. Sonra, yeni tablonun, her ne kadar TBMM'de, Kasım 2002 seçimine göre daha az bir milletvekili sayısı elde edilmiş olsa da, MHP'nin makul ve sorumlu tutumuyla, daha geniş bir tabana dayanan kararlar alabilecek hale geldiği anlaşıldı, fark edildi. Bu tabloya, yeni cumhurbaşkanının da seçilmiş olması daha bir netlik kazandırdı. Kısa bir süre sonra, Sayın Başbakan tarafından "yeni bir anayasa önerisi"nin ortaya konulması, bizce, kopuş noktasıdır. Siyasetin ve TBMM'nin gücü ilk kez, bu derecede yakından idrak edilmekteydi. Sürece müdahale, başörtüsü serbestliği getiren anayasa değişikliğinden değil, onu da içeren, ama daha geniş bir çerçevede, mevcut yapıyı, "establisment"i değiştirebilecek siyasi ve hukuki zeminin oluşmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu noktayı doğru tespit etmek gerekir.

Başörtüsü serbestliği getiren anayasa değişikliğinin iptali davası ile kapatma davası arasında başlangıçları itibarıyla kurulan ilişkiler yanlış olduğu gibi, davaların sonuçları arasında kurulan ilişkiler de, bizce, yanlıştır. En azından, cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında yaşadığımız ve AYM'nin de dahil olduğu bir yıllık süreci dikkate alırsak, düz ve çok sathi bir ilişkinin yanıltıcı olacağını söyleyebiliriz. Hatırlayalım. AYM sanıldığının aksine, "367 kararı"nı çok kolay vermemiştir. Mahkemeler, zaman zaman yanlış kararlar verebilir; bu yanlışlıklar çoğu zaman, yargıçlar arasındaki, doğru veya yanlış bir "içtihat" farklılığına dayanır. Yani, yanlış bir karar da olsa, bunun, hukuk bakımından "bir izahı" vardır. "367 kararı" böyle bir karar değildir. Karara da, gerekçeye de bakacak olursak, bir hukuki yaklaşım izi bulmak mümkün değildir. Böyle bir kararı verirken, yargıçların da vicdanen zorlandıklarını kabul etmek gerekir. Meseleyi dış baskılarla açıklamak da doğru değildir; Türkiye'deki asıl mesele, yargıçların zihniyet dünyasındadır. "367 kararı" bu zihniyet dünyası ile yargıç vicdanının karşı karşıya geldiği, zor verilen bir karardı. Bu karardan sonra, TBMM'de kabul edilen, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişiklikleri de AYM'ye götürülmüştü. Bu değişikliklerle ilgili olarak, mahkeme, iptal kararı vermedi. Anayasa değişiklikleri konusunda AYM'nin denetim yetkisi sınırlıdır; sadece anayasada açıkça belirtilen şekil hususlarıyla ilgili denetim yapabilir. Bunlar doğrudur. Ancak, çoğu kimsenin görmediği bir nokta vardı; tam da anayasada belirtilen şekil şartlarıyla ilgili bir sorun bulunmaktaydı yeni anayasa değişikliklerinde. O zamanki raportörün de işaret ettiği gibi, her bir maddenin oylamasında kabul için nitelikli yetersayı aranması gerekli idi. Bazı maddelerde bu sayı bulunamamıştı. Ancak, AYM, buna ve raportörün aleyhteki kanaatine rağmen, değişiklikleri iptal etmemişti. Buradaki tutumda, "367 kararı"ndan sonra ortaya çıkan vicdani rahatsızlıkla, meşruiyet tartışmalarının etkisini de aramak gerekir. Yargı süreci, sadece hukuki bir süreç değildir, aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik bir süreçtir de.

İptal kararı verilmezse kapatma kolaylaşır

Geçmişe dair bu hatırlatmadan hareketle ileriye bakalım. Başörtüsü serbestliğine dair anayasa değişikliklerinin iptali hususunda, AYM'nin somut kriterlerle sınırlı olduğu, sadece belirtilen iki noktadan denetim yapabileceği bilinmektedir. Bu anayasanın açık bir hükmüdür. Nitekim raportör de bu şekilde bir değerlendirme yapmış ve kanaat belirtmiştir. Herhangi bir hukukçunun da, farklı bir şekilde düşünmesi mümkün değildir. Hatta, bu dava ile "367 kararı" arasında bir karşılaştırma yapmak bile yanlıştır. "367 kararı"nda, ne kadar hukuki değil dersek deyelim, yüzde bir ihtimalle de olsa, AYM kararındaki yorumun yapılması mümkündü. Başörtüsü serbestliği getiren anayasa değişiklikleriyle ilgili bu davada ise, yüzde bir ihtimalle de olsa farklı bir yorum mümkün değildir. İşte, böyle kesin hukuki kayıtların bulunduğu bir davada, bir mahkemenin bu kayıtları yok sayması veya yorumla aşması ihtimal dışıdır. Türkiye'de her şey olur, diyenlere bile, işte bu olmaz, dedirtecek bir konuyla karşı karşıyayız. Siyasi parti kapatma davalarında ise, AYM, hukuk kurallarıyla sınırlandırılmış değildir; kararda kullanılacak olan "odak olmanın tespiti" tamamen mahkemenin takdirine bırakılmıştır. Siyasi Partiler Kanunu'yla getirilen somut kriterleri de AYM iptal etmiş; tamamen serbest ve kendi takdiriyle hareket etmeyi tercih etmiştir. Bu bakımdan, başörtüsü serbestliği getiren anayasa değişikliklerinin AYM'ce iptal edilmemesi halinde, kapatma davasının sonucu hakkında ümitlenmemiz doğru olmayacaktır. Birinci temel farklılık budur.

İkinci önemli husus ise yukarıda belirttiğimiz şekilde, çok açık bir anayasa düzenlemesiyle sınırlanmış olan mahkemenin bu sınırlamaları aşması, somut kriterleri yok sayması "367 kararı"ndan çok daha vahim bir meşruiyet tartışması açacaktır. Bu meşruiyet tartışmasının ağırlığını hiç kimse taşıyamaz, taşımak istemez. Üstelik, bu meşruiyet tartışmalarının sıcaklığını koruduğu bir sırada, AK Parti hakkında kapatma kararı vermek çok zor hale gelir. Bu açmazı aşmanın bir yolu vardı; o yolun takip edileceğini düşünüyorduk. AYM, önce kapatma davasına bakar ve onu sonuçlandırır, daha sonra anayasa değişikliği ile ilgili iptal davasına bakabilirdi. Böyle bir yol izlenmemiştir. O halde, başka bir seçenek de kalmamıştır. Başörtüsü serbestliği getiren anayasa değişikliklerinin iptali halinde ortaya çıkacak olan hukuki meşruiyet tartışmaları kapatma kararı vermeyi zorlaştırabilir. Bu sebeple, anayasa değişikliklerinin iptali davası ile kapatma davası arasında düz değil, ters bir ilişki vardır: İptal kararı verilirse, kapatma kararı vermek zorlaşır; iptal kararı verilmezse kapatma kararı vermek kolaylaşır. Anayasa değişikliklerini iptal etmeyen bir mahkeme, hukuka uygun karar vermenin psikolojik gücüne de sahip olur ve böyle görünür. Bu psikolojik ve sosyolojik ortam ise kapatma kararı vermenin meşruiyet zeminini tahkim eder.

Türkiye'nin hukuki meselelerini, özellikle yargı ile ilgili süreçleri tartışırken, sadece siyasi bir çerçeve içine hapsolmamak lazımdır. Siyasi yaklaşımlar hukuk kurallarının çerçevelediği zemin dikkate alınarak ortaya konulmalıdır. Bu sebeple, kapatma davasını etkileyecek en önemli adım bir anayasa değişikliği olabilirdi; tercih edilmedi. Böyle bir adım, sadece siyaseti güçlendirmekle kalmayacak, AYM'yi de rahatlatacak ve güçlü hale getirecekti.

Zaman gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim