1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. Başını kuma gömen kim?.. Devekuşu mu, resmî tarihçiler mi?
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

Başını kuma gömen kim?.. Devekuşu mu, resmî tarihçiler mi?

A+A-

Öncelikle, “devekuşu” ile ilgili bir “yanlış bilgi”yi, daha doğrusu bir “iftira”yı düzeltelim... Hani, devekuşlarının, bir “kaçış yöntemi” olarak “başlarını kuma gömdüğünü” söyler dururuz ya; bu, doğru değil!..

Devekuşları; tehlikeden kaçmak veya tehlikeyi görmemek için değil, tam aksine “tehlikenin nerede ve ne şiddette olduğunu” öğrenmek için kuma gömerler başlarını... Aslında, burada “kuma gömmek” de yoktur... Boyunlarını yere yapıştırırlar ki, “yaklaşan tehlikenin sesi”ni duyabilsinler!.. Sizin anlayacağınız; “tehlikeyi görmezden gelmek” için değil, tam aksine “ses”lerini duymak için başlarını yere dayarlar!..

Merak ediyorum; devekuşlarına bu “iftira”yı atan insanoğlu, acaba kendi “korkak”lığını örtbas etmek mi istemiştir!..

Çünkü; “gerçek”ler karşısında “gizlenmek” isteyen, görmezden gelip rahatlamak isteyen “devekuşu” değil, bizzat “insanoğlu”dur!..

RESMİ TARİH’TE “DARBE” YOK!

Buyrun size bir örnek: “Ergenekon Terör Örgütü” soruşturması ile, Türkiye’de “darbeci zihniyet”e karşı bir “demokrasi mücadelesi” verildiği hemen herkesin malûmu iken, bunları, “hiç olmamış” gibi “yok” saymak, “başını kuma gömmek” değil de nedir?..

Sorarım size;

Kod adları Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven olan “darbe girişimleri”nin sanıkları halen “yargı” önünde hesap verirlerken, “böyle bir olay olmadığını” söylemek mümkün müdür?..

Elbette değildir!..

Ama, “Resmi Tarih”e göre mümkündür!..

Efendim, olayı biraz açalım:

CHA’nın haberine göre; Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğrencilere ücretsiz olarak verilen ve lise son sınıflarda okutulan “Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi” ders kitabında 28 Şubat post modern darbesi ve 2007’deki e-muhtıra, askerin müdahalesi olarak görülmüyormuş!..

Söz konusu kitapta Türkiye’nin yakın tarihi 2007 yılına kadar işleniyormuş!.. Kitapta, 1960-1983 yılları arasındaki siyasi gelişmeler “Türkiye’de Bunalımlı Yıllar” başlığı altında anlatılmış!..

Bakın, kitapta; bu “bunalımlı yıllar” ne kadar “kibar” ve ne kadar “suya-sabuna dokunmayan” ifadelerle anlatılmış:

¥ 27 Mayıs: Demokrasinin tam olarak yerleşmemiş olması, siyasi yaşamdaki hoşgörü eksikliği ve ekonomik nedenler siyasi ortamı gerginleştirdi. Bu şartlar altında 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi gerçekleştirildi.

¥ 12 Mart: Demokrasiye zarar veren bu muhtıra sonucunda Başbakan Süleyman Demirel istifa etti.

¥ 12 Eylül: TSK, yer yer meydana gelen şiddet ve terör olaylarını gerekçe göstererek 12 Eylül 1980’de demokratik yönetimi ortadan kaldıran askeri müdahaleyi gerçekleştirmiştir.

¥ 28 Şubat: Bilgi yok.

¥ E-muhtıra: Bilgi yok.

Diyebilirsiniz ki;

“O süreci kitaba almamış olabilirler!”

Ama, hayır!..

Almışlar!..

Meselâ, son iki seçimde AK Parti’nin tek başına ülkeyi yönettiği ve 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’ün Köşk’e çıktığı anlatılıyor.

Kitapta ayrıca Amerika’da 11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırı başta olmak üzere dünyadaki önemli gelişmelere de yer veriliyor.

Ama, “28 Şubat” yok!..

Tabiî, “e-muhtıra” da!..

Onları “yok” saymışlar!..

BUNLAR, SANKİ HİÇ OLMAMIŞ!

Sizin anlayacağınız;

Şu anda 17-18 yaşında olan “lise son sınıf”taki bir delikanlı; bu ülkede, 28 Şubat 1997’de “post modern bir darbe” yapıldığını,

Bu “darbe” ile “milletin inançlarına karşı topyekûn savaş” başlatıldığını,

İHL’ler başta olmak üzere “meslek liseleri”nin orta kısımlarının kapatıldığını,

“Başörtüsü”nün yasaklandığını, “başörtüleriyle okumak” isteyen kız öğrencilerin incecik bileklerine “kelepçe”ler geçirildiğini, örtülerinin başlarından çekildiğini,

“Dindar” insanların; “kebapçı”lara varıncaya kadar fişlenip “kara liste”ye alındığını, “yeşil sermaye” mensubu denilerek birçok işadamının geceyarıları yataklarından kaldırılıp gözaltına alındığını ve karakollarda “işkence”lere maruz kaldığını,

“Başörtülü” öğrencilerin; hem de mezuniyetlerine birkaç ay kala okullarından atıldığını,

71 yaşındaki Medine Bircan adlı “Çanakkale gazisinin torunu” olan yaşlı bir kadının bile “başörtülü fotoğrafı” sebebiyle tedavi edilmediğini,

Ali Kalkancı alı bir “şarlatan”ın, dönemin Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan’ın odasında, “bira” içerken, bir “albay” tarafından “Şeyh” ilân edildiğini ve onun üzerinden “milletin inançları”yla mücadele edildiğini,

Bankaların hortumlandığını ve bu gariban milletin 52 milyar dolarının iç edildiğini, “batık bankalar”ın enkazının altından “bazı generaller”in çıktığını...

Hasılı kelâm; “8 Yıl Kesintisiz Eğitim” dayatmasının millete rağmen yürürlüğe konulduğunu, “kamusal alan” absürdlüğünün bu dönemde icat edildiğini ve “Kur’an eğitimine yaş sınırlaması”nın yine bu süreçte getirildiğini bilemeyecek!..

Peki, 17-18 yaşındaki bir delikanlı, “28 Şubat Süreci”nde yaşanan bu “yasadışı zorbalık”ları bilmeyecekse, neyi bilecek?..

28 ŞUBAT DA YOK, MUHTIRA DA!

Şu hâle bakın;

Bir yandan, “Sadece 27 Mayıs ve 12 Eylül değil, bütün darbeler ve darbeciler yargılansın” diyoruz, bir yandan da “28 Şubat 1997 darbesi”ni ve “27 Nisan e-muhtırası”nı yok sayıyoruz!..

Oysa;

Türkiye’deki askeri darbeler, ilk defa geçen yıl, yani 2008-2009 öğretim yılında, “8. sınıf”ların “İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük” ders kitabında işlenmiş, ancak bu kitaplarda “askerî darbeleri normal gösteren” ifadelere yer verilmişti!..

Dahası;

Bu kitapta, “millet tarafından seçilen” siyasetçiler, “kötü adam”lar gibi gösterilmişti!..

Malûm;

Kamuoyunun sert tepkisi üzerine Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin demokratik vasfına uygun olmadığı” gerekçesiyle bunları kitaptan çıkartmıştı.

Peki, “Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi” adlı kitapta ne var?..

Hiçbir şey yok!..

Ne “28 Şubat” var, ne de “e-muhtıra!”

İşin garibi;

“27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül” hakkında da, “darbeleri ve darbecileri kötü gösteren” hiçbir ifade yok!..

Merak ediyorum; bu kitabı kim veya kimler kaleme almıştır?.. Bunlar kimlerdir ki; kitaplarında “darbe” veya “ihtilâl” kelimelerini kullanmaktan özenle kaçınmışlardır?..

Ne yani;

27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’e “darbe” veya “ihtilâl” dememekle, onların “demokratik bir eylem” olduğunu mu zannedeceğiz?.. “Başbakan”ların, “bakan”ların ve “genç”lerin darağacında sallandırıldığını yok mu sayacağız?..

Ve yine;

28 Şubat ve 27 Nisan’la ilgili tek bir satır yazmamakla, bu tarihlerde “darbe” yapılıp “e-muhtıra” verildiğini görmezden mi geleceğiz?..

Bu, ne biçim “resmî tarih”tir ki; içinde “resmî kişiler”in bulunduğu, “resmî üniforma”lar giydikleri, işlerini “resmî yazışma”larla yaptıkları ve bunları “itiraf” ettikleri halde, onların eylemleri “resmî tarih”e girmiyor!..

ONLARI DA YOK SAYALIM MI?

Madem “yaptıkları”nı “resmî tarih”e koymuyoruz, o halde kendilerini de “yok” sayalım!..

Evet, evet; “darbe”lerini, “muhtıra”larını, “andıç” ve “fişleme”lerini “yok” saydığımıza göre, kendilerini de “yok” sayalım ve hatta “o dönemde aldıkları maaşları” da geri alalım!..

Öyle ya;

“Yok”lara niye maaş ödedik ki?

Söyleyin Allah aşkına;

Böyle “demokrasi” olur mu?..

Böyle “hukuk devleti” olunur mu?..

Bu ne biçim “ders”tir ki;

Öğrencilerin “ders alabileceği” konular yok!..

Uzun lâfın kısası;

Hiç kimse, devekuşlarına “iftira” atıp da, onları “başını kuma gömmek”le suçlamasın!..

Eğer, “devekuşu” arıyorsanız, lise sonda okutulan “Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi”ne bakmanız yeterli!..

“28 Şubat postmodern darbesi”ni ve “27 Nisan e-muhtırası”nı yok sayanlar, “görmeyen”ler orada!..

Evet, “devekuşları” orada!..

===========

Nato mermer, nato kafa!

Ben mı kafayı taktım, yoksa o mu hep oltaya geliyor; hep ondan bahsetmek zorunda kalıyorum..

Dün, yine “inci”ler yumurtlayıp “cevher”ler döktürmüş!..

Demiş ki; “Karşımızda bir derin koalisyon var!.. Bu derin koalisyon içinde ikinci cumhuriyetçiler, bölücüler, yabancılar var ve hepsi birlikte Truva Atı’na binmişler!”

Bunları söyleyen zat, MHP Grup Başkanvekili olan Oktay Vural’dır!.. Oktay Bey; sırf “dikkat çekmek” ve “medyada yer almak” için habire konuşuyor... Elbette konuşacak ama birader, bir “lâf” ederken “ucunun nereye gideceğini” de hesap etmek gerekir!.. Yani, “dikkat çekeceğim” diye, illâ da absürd lâflar etmek zorunda değilsin ki!..

Hele bakın şu lâfına;

“Başbakan, zenginliklerimizin mozaik olduğunu söylemiş!.. Biz, Türk milletinin mozaik değil, bir mermer olduğunu düşünüyoruz!”

Hani, “mozaik” değil de, “ebru” dese, bir anlamı olur!.. Peki, “mermer” benzetmesi de nereden çıktı?.. Ya da, hangi mermer?.. “Kızıl” mermer mi, “pembe” veya “siyah” mermer mi?.. Ya da, “granit” mi, “traverten” mi?..

“Türk milleti”nin hangi “mermer kategorisi”ne girdiğini bilemem...

Ama, birisi kalkıp da, Oktay Vural’a;

“Nato mermer, nato kafa” derse, hiç şaşmam!..

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT