Basın özgürlüğü üzerine

18.09.2009 00:17

Atilla Yayla

Basın özgürlüğü, bütün demokratik ülkelerde temel özgürlükler arasında yer alır. Genellikle sivil özgürlükler kategorisine dahil edilir. Kendi başına felsefî temellere sahip bir hak olmaktan ziyade diğer hak ve özgürlüklerin bir türevidir.

Aynen diğer sivil özgürlükler gibi bir kavşak özgürlüktür. Basın özgürlüğünün olduğu yerlerde diğer hak ve özgürlüklerin de var olması; olmadığı yerlerde diğer hak ve özgürlüklerin de bulunmaması beklenir. Basın özgürlüğü ile mülkiyet hakkı iç içedir. Özel mülkiyetin tanınıp korunmadığı, serbest mübadeleye dayanmayan ekonomik sistemleri benimsemiş ülkelerde basın özgürlüğü olmaz. Basın özgürlüğü açısından en önemli, en kapsayıcı sivil özgürlük ifade özgürlüğüdür. Bütün vatandaşlar için hayati bir ihtiyaç olan ifade özgürlüğü, gazetecilik mesleğinde kullanılmaya başlayınca, basın özgürlüğüne dönüşür. İfade özgürlüğü insanlık tarihiyle yaşıtken basın özgürlüğü medyanın doğmasıyla daha yakın zamanlarda gündeme gelmiş fakat zamanla ifade özgürlüğünden daha fazla itibar kazanmıştır.

Basın özgürlüğünün iki boyutu olduğu söylenebilir. İlk boyut, gazetecilerin kamuyu ilgilendiren olayları takip edip haber haline getirme hakkıdır. Gazetecilerin bunu yaptıkları için baskı altına alınmaması, kınanmaması, haber kaynaklarını açıklamaya zorlanmaması, taciz edilmemesi gerekir. Gazetecilerin serbestçe mesleğini icra edebilmesi aynı zamanda toplumun ne olup bittiğinden haberdar olması için de gereklidir, zira vatandaşların kamusal iş ve işleyişlerden haberdar olma hakkı vardır. İkinci boyut, yayın organlarının ülkedeki olaylar hakkında yorum yapmalarının serbest olmasıdır. Gazete yazarları perspektiflerine ve birikimlerine bağlı olarak, kamusal olay ve olguları, özellikle devlet harcama ve icraatlarını, dilediği gibi yorumlayabilmelidir.

BİR GAZETE KAPATILDI HABERİNİZ VAR MI?

Medyanın serbestçe çalışmasının bazı yan sonuçları vardır. En mühimi iktidarların denetlenmesidir. İktidar güçleri (politikacı ve bürokratlar, onlarla iş yapan işveren ve işçi sendikaları) sahip oldukları kamusal gücü ve kontrol ettikleri kamusal kaynakları kişisel veya dar sekteryen çıkarlar için kullandıklarında bunun gizli kalmasını isterler. Medyanın gelişmeleri halka duyurması bunu engeller. Bundan korkan iktidar sahipleri daha dikkatli davranma ve hem yasal hem ahlaki sınırlar içinde kalma mecburiyeti duyarlar. Böylece medya bir anlamda iktidar odakları üzerinde bir denetim işlevini yerine getirmiş olur. Bundan dolayı iktidar odakları dürüst medyayı sevmezler. Medyayı müttefikleri haline getirmeye veya susturmaya çalışırlar. İktidar odakları sadece maddi menfaatler için değil aynı zamanda manevi menfaatler adını verebileceğimiz şeyler için de medyayı kullanmaya çalışırlar. Bir ideolojinin topluma empoze edilmesi, bir fikrin susturulması, bir azınlığın bastırılması vs. için medyayı devreye sokarlar.

Bununla beraber medyanın her zaman sütten çıkmış ak kaşık gibi olmadığı da malumdur. Kamu gücünü denetlemekle mükellef bir organ olan medyanın kendisi de bir kamusal güçtür ve bu kamusal gücün de istismar edilmesi, yasalara ve ahlak kurallarına aykırı şekilde kullanılması mümkündür. Sınırsız siyasi gücün yozlaşmasının kesin olması gibi sınırsız medya gücü de yozlaşmaya mahkumdur. Medya gücü de denetlenmelidir. Burada mesele bu denetlemenin kim tarafından, kim adına ve nasıl yapılacağıdır. Medyanın denetlenmesini siyasi güce emanet etmek kediye ciğer emanet etmeye benzer. Bu ikisi arasındaki ilişki eninde sonunda bunların birbirine eklemlendiği ve birlikte halkın aleyhine kumpas çevirdiği bir ilişkiye dönüşür. O yüzden, denetleme işi birey hak ve özgürlüklerini korumak için ve hukuk aracılığıyla yapılmalıdır.

Türkiye tarihi basın özgürlüğü ihlalleriyle, sansür dönemleriyle doludur. Basın özgürlüğüne en büyük tehdit, doğal olarak, daha çok, devlet iktidarından gelmektedir. Ancak, basın özgürlüğü ihlallerini eleştiren bazıları ne yazık ki bu konuda bir çifte standart içindedir. Sansürcülüğü eleştiren yazılarında Osmanlı döneminden, Menderes döneminden ve bugünden bahsetmekte fakat tek parti yönetimi dönemini görmezden gelmektedir. Oysa, Menderes dönemindeki basın özgürlüğü tek parti yönetimindekinden çok daha fazlaydı. Bununla beraber bu çifte standartlılığın tek bir kesime mahsus olmadığını da belirtmek gerekir. Herkes kendisine bir yanlış yapılınca feryadı basmakta, ama başkalarına yapılan yanlışı ya görmezden gelmekte ya da teşvik etmektedir. Daha geçenlerde Günlük gazetesi kapatıldı. Kimse farkına varmadı. Meslek kuruluşları bile basın özgürlüğü çağrısı yapmadı. Basın özgürlüğü olacaksa herkes için olmalı ve basın özgürlüğü talep edenler de onu bir imtiyaz olarak kendileri için değil bir hak olarak herkes için talep etmelidir. İktidarlar basın özgürlüğünü değişik yollarla engelleyebilirler. Kontrol ediyorlarsa yasama organından kanunlar geçirerek medyanın hareket alanını sınırlayabilirler. Devlet bürokrasisini gazeteler ve gazetecilere saldırtarak medyanın sesini kesmeye çalışabilirler. Hoşlarına gitmeyen gazeteleri batırmak için mali ve idari yollara başvurabilirler.

AHLAK VE MESLEK STANDARTLARININ YÜKSELTİLMESİ MESELESİ

Doğrusu Doğan grubunun gazetecilik anlayış ve tatbikatının meslek ve ahlak standartlarına uygun olduğunu söylemek hayli zor. Bu grubun demokrasi ve insan hakları karnesi de hayli zayıf. Kritik zamanlarda silahlı bürokratların yanında seçilmişlere karşı saf tuttuğu biliniyor. Birey haklarını ihlal etmekte hiç çekingen değil. Sahip olduğu büyük gücü kullanarak linç kampanyaları düzenlemekte çok mahir. Ahmet Kaya'yı ağır çekim katleden bu yayın grubu. İki tanınmış gazeteciyi ve bir insan hakları savunucusunu andıçlayarak hayatlarını tehlikeye atan; şimdi sağlam bilgiye dayalı habercilik çağrıları yapmasına rağmen asparagas, uydurma, karalayıcı haberciliğin en vahşi örneklerini sergileyen grup da bu. Grup son yıllarda basının fonksiyonunu tersine çevirmiş vaziyette. Halkın haber almasını değil almamasını sağlamak için çırpınmakta. Bunu yapmakta işi o kadar azıttı ki, sadece bu grubun yayın organlarını takip edenlerin Türkiye'de olan bitenler hakkında tam ve sağlıklı bir bilgiye sahip olması neredeyse imkansız. Grubun "amiral gemisi" Hürriyet gazetesinin ülkenin bir ucundan diğerine "insan hakları treni" yürütmesi de çok ironik. Bir arkadaşımın dediği gibi, Hürriyet'in insan hakları treni yürütmesi Banu Alkan'ın tesettür defilesi düzenlemesine benziyor.

Bütün bunlara rağmen gruba kesilen astronomik ceza, basın özgürlüğüne maliye bürokrasisini kullanarak darbe indirme ihtimalini gündeme getiriyor. Bunu söylerken grubun işlemlerinde hiç usulsüzlük yapmadığını iddia etmiyorum. Tersine, ceza gerektiren usulsüzlükler olduğuna dair kuvvetli deliller var. Ancak, böyle bile olsa takdir edilen cezanın astronomik olması kolay kolay izah edilemez. Kamuya yansıyan bilgilere göre ceza, grubun piyasa değerini çok aşmaktadır. Bunun anlamı grubun, bir değişiklik olmazsa, batacak olmasıdır. Bu, elbette, arzu edilecek bir şey değildir. Sadece basın sektörü için değil bütün sektörler için mali mevzuat gözden geçirilmeli ve bu tür anormalliklerin yolu tıkanmalıdır. Medyanın yanlışları bir grubun batması-batırılmasıyla değil, söz konusu grubun ve genel olarak medyanın kendi içinde ahlak ve meslek standartlarının yükseltilmesi için yapılacak mücadeleyle ve insan haklarının medyaya karşı daha kuvvetli bir hukuki koruma altına alınmasıyla düzeltilebilir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim