Başdüşman: 'Ulus-devlet'!

01.09.2009 00:02

Nuray Mert

Sadece Kürt meselesini tartışırken değil, epeyce zamandır, demokratikleşmeyi konuşurken dönüp dolaşıp ulus-devleti tartışıyoruz. Yakın tarihimizle hesaplaşmamıza ilişkin tartışmalar da ulus-devlet tartışmasının bir parçası.

Sadece Kürt meselesini tartışırken değil, epeyce zamandır, demokratikleşmeyi konuşurken dönüp dolaşıp ulus-devleti tartışıyoruz. Yakın tarihimizle hesaplaşmamıza ilişkin tartışmalar da ulus-devlet tartışmasının bir parçası.

Tartışalım, çünkü bu tartışmalar sıradan zihin cimnastikleri hükmünde tartışmalar değil, siyasal-toplumsal darboğazlardan çıkmak için yol gösterici olacaklar veya olmalılar. Yoksa, bir derde derman olmayacaksa, yakın tarihe öyle baksak ne olur, ulus-devleti böyle tarif etsek ne olur?

Demokratikleşme maceramızın yolunun yakın tarihimizin sorgulanmasından ve bazı siyasal kavramların yeniden değerlendirilmesinden geçtiği kesin. Neden? Çünkü, ulus-devletler kuruluş süreçlerinde, modern ve seküler çerçevede ortak bir zemin yaratmak adına, toplumları alabildiğine türdeşleştirmeye çalışırlar. Resmi ideolojileri, vatandaşlık tanımları, eğitim ve kültür politikaları bu hedefe kilitlendiği için, kültürel çeşitlilikleri, dinsel mensubiyetleri ya toptan ya kısmen görmezden gelirler. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş macerası da budur.

Türkiye örneğinde, uluslaşma sürecinin baskıladığı, dini mensubiyet ve Kürt kimliği, zaman içinde, ulus-devletin dar çerçevesini zorlamaya başladı, siyasal ifade, toplumsal karşılık buldu, bu noktaya gelindi.

Şimdi diyoruz ki, bu gerilim hatlarının mevcut yapıyı kırılmaya sürüklemesi durumunda, toplum olarak büyük maliyet öderiz, o halde bu işi uhuletle ve suhuletle, uzlaşmalar üzerinden halledelim. Demokratikleşme denilen budur ve bu nedenle zaruridir.

İnsanlık tarihinde de, bizim yakın geçmişimizde de, düşürülemeyen gerilimlerin, sert kırılmaların acı sonuçları yeterince tecrübe edildi. Tarihi mazoşizmin, acı tiryakiliğinin lüzumu yok. Buna aklımızı yatırırsak, demokratikleşmeyi, ‘kırılmadan esneme macerası’ olarak içimize sindirebiliriz.

Diğer taraftan, demokratikleşmenin de, ‘bir esneme macerası’ olarak sınırları vardır. Bu sınırlar, toplumların genleşme derecesiyle belirlenir.

Demokrasi söylemleri, bir toplumun genleşme derecesini artırmaya yaradığı ölçüde, siyasal süreçleri olumlu manada etkiler. Aksi takdirde, ya lafı güzaf olarak kalır, ya da daha kötüsü, genleşme derecesini düşürmeye neden olabilir.

Ben, demokratikleşme adına yapılan ‘ulus-devlet’ tartışmalarının, ikinci türden tesirinin ciddi ölçüye vardığını düşünüyorum. Bunun en önemli nedenlerinden biri, resmi ideolojinin hegemonyası ve direnci ise, diğeri de, ulus-devlet eleştirilerinin ikna edici olmaktan uzaklaşması.

Tüm toplumsal-siyasal sorunların baş sorumlusunu ulus-devlet ilan edip, başınız ağrısa ulus-devletten bilir hale gelirseniz ikna ediciliğiniz azalır, tepkisel söylemlerin etki alanı genişler. Türkiye’de halihazırda ulus-devlet tartışmalarının geldiği nokta budur.

Ulus-devlet eleştirileri mevcut ezberleri bozmak ve ulus-devlet adına yaygın kabul gören katı, ayrımcı tutumlarla mücadele etmekten yola çıkıyordu, bu açıdan önemliydi, anlamlıydı. Ancak gelinen noktada, bu söylem kendini ulus-devlet çerçevesinde tarif eden sıradan insanın dünyasını başına yıkmaktan adeta zevk alan, zalim bir üslup ve içerik kazandı.

Hiçbir toplum, ‘Dedelerimiz Ermenileri kesmiş, Kürtleri ezmiş, zaten Milli Mücadele’de öyle abartılılacak şey değilmiş şişirilmiş, aslında berbat bir milletiz, belki tüm dünyadan özür dilersek adam oluruz’ gibi bir söylemin sabah akşam başına kakılması ile sağaltılmaz. Bu bir! İkincisi, ulus-devlet sorgulaması, ‘Olmadı, baştan yapalım’ hafif akıllılığı ile yapılacak iş değildir. O nedenle, ‘Anayasa’nın değiştirilmesi teklif edilemez maddeler de değiştirilir, nitekim bir gün değişecek’ gibi aptalca bir çıta yükseltmeye gerek yok.

Tabii ki, hiçbir devlet, Anayasa veya maddesi ne ezeli, ne ebedi değil. Mesele şu ki, bir siyasi sistemin çatısını toptan değiştirmeye demokratikleşme veya reform denmiyor. Onun adı ‘devrim’. Derdimiz, öyle ciddi ve maliyetli bir kopuş yerine, esnek bir devamlılığı sağlamak. Yoksa, işimiz o denli büyük bir kopuşa kaldıysa, vay geldi halimize!

Son olarak, modası geçtiği için kimse ulus-devletin tarihsel süreç içindeki önemini teslim etmek istemiyor ama, ulus-devlet geleneksel toplumların olumlu manada çözülüşünü sağlayan süreçtir. Ve, Afganistan ve Irak örneklerinde olduğu gibi, bu süreçten geri vites takıp, daha baskıcı toplumlara dönüş riski mevcuttur.

O nedenle, tekil, dışlayıcı, otoriter çerçeveden sıyrılmayı başardığı sürece, açıkcası ben ulus-devlet modelinin halen önemini koruduğunu düşünüyorum.

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim