Başbakan'ın "Doğu Mitingleri" o "bir tek söz"den fazlasını söylüyor

23.05.2011 17:09

Yasin Aktay

Başbakanın Siirt, Van, Kars ve Hakkari'de katıldığı "doğu mitingleri" Kürt sorunu ve yeni anayasa konularıyla ilgili şimdiye kadar söylenenlerin hepsini yeniden çerçeveleyecek söylemsel içerikte gerçekleşiyor. Önümüzdeki günlerde bu mitinglere Batman ve Diyarbakır'ı da katacak. Bu mitinglerde söyleyecekleri şimdiye kadar gerçekleşen Doğu Mitinglerinde söylediklerinden dolayı şimdiden belli gibi. Buralarda bu mitinglerin bu kadar görkemli katılımlarla gerçekleşiyor olması mitinglerin muhtevasından daha önemli hale gelmiş durumda.

Bu bölgelerde AK Parti asayişi sağlamakla yükümlü olan, ülkenin bütün dengelerini korumakla sorumlu bir hükümet gücünü temsil ediyor. Bölgede siyaset zemininde yarıştığı tek rakibi olan BDP ise bütün hesaplarını asayiş ve güvenliğin korunmasından ziyade bozulması üzerinden yapan bir parti. İktidar yetkisi tabiatı itibariyle asayiş ve güvenliği sağlarken hukuka, insan haklarına ve demokratikleşme ölçütlerine riayet etmek zorunda ve bunun bütün tedbirlerini alma sorumluluğuna sahip.

Oysa BDP mücadelesini tamamen var olan güvenlik zemininin tahrip edilmesi üzerine kurmuş, dayanışma içinde olduğu illegal güçler dolayısıyla da ne hukuka ne insan haklarına ne de demokratikleşmeye riayet etmek gibi bir sorumluluk taşımıyor. Dilinden düşürmediği demokratikleşme, barış, insan haklarının bölgedeki fiili karşılığı kendi iktidar alanında bütün bu değerlerin örgütsel maslahata feda edilmesi oluyor. İstedikleri zaman bütün şehirde kepenkleri zorla kapattırıyor, esnafın ticaret özgürlüğünü kısıtlayabiliyor, miting alanlarına insanların taşınmasını engelliyor. Kendilerine insan hakkı, demokrasi, özgürlük, özerklik talep ederken başkalarının her türlü hakkını gasp etmeyi doğal bir hak gibi görüyor.

Buna rağmen Başbakanın doğu mitinglerine katılım düzeyi halkın PKK vesayetine teslim olmamakta ne kadar ısrarlı olduğunu gösteriyor. Diğer yandan başbakanın Kürt sorununda bir vazgeçiş, bir çekilme içinde değil aksine alabildiğine ısrarlı olduğunu da...

Konu ile ilgili sarf ettiği her sözü "işte bu! Tamam, açılım bitti, başbakan yine milliyetçi söylemlere döndü, yine inkarcı tutum geri geldi" gibi bir şom ağızlılıkla veya bazen müjdelenmişçesine bir coşkuyla karşılayanlara karşı mitinglerdeki sözleri nasıl bir etki yapar bilemiyorum. Ama bildiğimiz bir şey var: Erdoğan Kürt sorunu ile ilgili olarak Mustafa Karaalioğlu'nun da çok iyi tespit ve ifade ettiği gibi BDP veya PKK'nın dilinden çok farklı olarak kendi çözüm dilini geliştiriyor. Bu konuda PKK veya BDP'nin çözümü kolaylaştırıcı değil sabote edici bir tutum içinde olduklarını görüyor. Açılıma karşı sergiledikleri tuhaf zorlaştırıcı ve sabote edici tutumlara rağmen, gösterilmeye çalışıldığı gibi Erdoğan, açılımdan vazgeçmiyor ama bu konuda onları da çözüme zorlayacak daha geniş bir dili devreye sokuyor. Bu bağlamda "Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimizin sorunları vardır" sözünü "Kürt sorununun yeniden inkârı" olarak ilan etme gayretkeşliğine karşı kendi yorumunu kendi yapıyor.

Bu arada Öcalan veya Öcalan'ı kullanarak hareket eden iradenin hâlâ sorunu kendi alanına çekmek ve başbakanı teslim almak için sembolik işaretler beklediği görülüyor. "Başbakanın bir sözü savaşı bitirebilir" denilerek başbakana yapılan çağrının gerçekten savaşı bitirmek mi istediği, başbakanın ayağına tekrar dolanmak mı olduğu üzerinde durulması gereken bir sorudur.

Açıkçası Başbakan o sözden zaten çok daha fazlasını, çok daha açığını Doğu mitinglerinde de, aslında önceki birçok vesilede de söylemiş, söylemektedir. Bunu idrak etmekten uzak bir anlayış kıtlığı mı var yoksa kelimesi kelimesine alamayacakları belli bu söz dolayısıyla Kürt halkına dönüp "işte, biz elimizden gelen bütün fedakârlığı yaptık, ama başbakan kanı durdurmak için bu kadar basit bir jesti bile çok gördü" diyerek kanı daha fazla akıtmak için bahane mi oluşturacaklar?

Bunu da "Öcalan'dan müthiş fedakârlık" havalarında yansıtanların aklına şaşıyorum. Bunun açıkça başbakana kendi dillerini dayatmak için basit bir numara olduğu nasıl anlaşılmıyor? Şimdiye kadar hangi konuda güven verdi bu dil de bu saatten sonra ona bel bağlansın? Ne yazık ki açılımın en şiddetli ve en güvenilmez muhalifi sadece bu dili konuşanlar oldu şimdiye kadar.

Başbakan zaten 12 Haziran'dan sonra gündemin yeni bir anayasa olacağını ve bunun hiçbir yasak, hiçbir "ama" veya inkâr ve ayırımcılık barındırmayan, en yüksek ve en ileri demokrasiyi içereceği vaadinde bulunuyor. Bunu da seçmeninden destek istemek için şimdiden ilan ediyor.

Bir siyasi parti lideri olarak başbakanın bundan daha büyük bir vaatte bulunması mümkün mü? Seçmeninden bu desteği alamadığı takdirde belki bu konularda diğer partilerle bir uzlaşma yolu arayabilir. Buna başta BDP olmak üzere o partilerin destek verip vermeyeceği ayrı bir sorundur. Yaptıkları yapacaklarının teminatıysa buna ilk etapta BDP'nin muhalefet etmesi ve yeni bir anayasa yapılmasına hiçbir katkıda bulunmamasını bekleyebiliriz. Geriye bu sözü verebilmek için başbakanın her türlü yasal kısıtlamanın üstünde bir padişah olması gerekiyor.

Eee... Padişah olmadığını ve olamayacağını elbette ki herkes biliyor. O halde ancak bir padişahtan beklenebilecek o "bir tek söz"ü nasıl vermesi bekleniyor? Neden bunun yerine demokrasinin ve siyasetin daha gerçekçi yollarına dikkat çekilmiyor, o yollardan sapmalara karşı durulmuyor?

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim