Başbakan'ın 'biz'i

30.06.2010 03:15

Bejan Matur

Başbakan Erdoğan, son grup toplantısında her zamanki etkili hitabetiyle soruyor 'Olağanüstü hali kim kaldırdı? TRT Şeş yayınını kim başlattı?..'

İyi de, bütün bunlar dağda kekik toplayan masum köylülere askerin ateş etmesine engel olamıyor. Yapılanların çok daha fazlası, zavallı Buse'nin askerî araçta roketle parçalanmasına engel olamıyor.

Ortada, hedefine ulaşmak konusunda şiddeti seçmiş bir örgüt ve onun dönüşerek de olsa sistem içi hale gelmesine zinhar müsaade etmeyen bir iktidar olduğu sürece, daha çok sivil ölecek bu ülkede. Sadece kekik toplayan değil, koyunlarını otlatan, sokakta yürüyen çok insan...

Başbakan'ın haklı isyanında gözden kaçırdığı temel gerçek şu; 'biz yaptık, biz değiştirdik, biz düzenledik' söylemi, Türkiye için yeterli değil.

Türkiye gibi demokrasisi yetersiz ülkelerde, sistemin dışında kalanları, sisteme dahil etmeyi başaramazsanız, bütün emeklerinizi berhava edecek kara delikler, alınamayan virajlar yolunuzdan sizi döndürür.

Başbakan, "Hiç kimse destek vermese de biz yolumuza devam edeceğiz, demokratikleşmeden vazgeçemeyiz." diyor. Demokratikleşme konusundaki bu kararlılık takdire şayandır. Ancak partisi yola devam ederken, karşılaşacağı pürüzleri ne yapmayı düşünüyor?

Kan döken, masumların hayatına kastedenleri güçsüz bırakmak konusunda hangi riskleri göze alıyor? Almayı düşünüyor mu? Yahut düşünüyor da söylemiyor mu?

Daha önce de birkaç vesileyle yazdım; Türkiye'de etnik ve dinî talepler, demokratikleşme konusunda bir mutabakata vardıklarında dönüştürücü, büyük bir güç olurlar. Türkiye'de iktidara gelenlerin temel sorunu, rejimin kodlarını değiştirecek yeniliklerde kararlı olamamaları. Bu kararsızlık biraz konfordan, biraz da statükonun kendilerine vaat ettiği ikbalden kaynaklanıyor.

Temel sorun, Türkiye'de muhafaza-kârların da, vesayetçi rejimin reflekslerini benimsemiş olması. Cumhuriyet rejimi nasıl bir kadro hareketi olarak başlamış ve oradan zinhar bir değişiklik yapılmasına müsaade etmiyorsa, aynı mantık muhafazakârlar için de geçerli. Türkiye'nin muhafazakârları da, kutsal devlet mantığını bırakmaya niyetli görünmüyor.

Belli ki kaybedeceklerini, kazanacaklarından daha önemli buluyorlar. Yolumuza çıkan, devasa şiddeti ne yapacağı konusunda çok da ümit vermeyen bir zihniyet bu.

Halbuki daha derin, katılımcı bir demokrasi için çabalamak, ahlakî değerlerle de, hakkaniyet anlayışıyla da daha çok örtüşürdü!

En nihayetinde PKK, varlığını şiddetle oluşturmuş, DNA'sında şiddet olan bir yapı. Hedeflerine ulaşmak konusunda bildiği yönteme, şiddete sığınıyor. Mevcut hacmiyle azımsanmayacak bir yer kaplıyor.

PKK tasfiye edileceği korkusuyla hareket ederken şu dönemde radikal ve giderek marjinal bir eğilim gösteriyor. Bunu kendileri de açıkça dillendirmekte sakınca görmüyorlar. Özellikle Tokat/Reşadiye sonrası uyguladığı şiddet, PKK'nın bile tarihinde radikal bir kırılmadır. Hatta kriminal uzmanlar PKK'nın, bir tür 'otistik' tavır içinde olduğunu söylüyorlar.

Hal buyken, kendi varlığını tehlikede gördüğünden, olabilecek en marjinal davranışa yönelmekte beis görmeyen bir yapıyı üreten devletin Başbakan'ı çok daha kuşatıcı bir vizyon sergilemeli diye bekliyor insan.

Çünkü bir iktidar, yaptıklarından daha çok yapamadıklarından sorumludur. Bir başbakan ülkesinde siviller ölürken, yapamadıklarının hesabını vermekle yükümlüdür. Muhalefetin çıkardığı zorluklara, KCK operasyonunu tezgâhlayan yargının derin unsurlarına rağmen bu gerçek değişmez!

Çünkü şiddetin alanını yukarıdan olmayan, elitist davranmayan yaklaşım küçültür.

Tabandaki rahatsızlığın gerçek doğasını görmeli Başbakan. O tabana da hitap edecek politikalar üretmeli. Ve daha da önemlisi 'biz' kavramını genişletmeli. Sorunun gövdesini oluşturanları da o 'biz'e dahil etmeli. Yoksa işi çok zor!

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim