Bartın'da ‘Toplumsal Analiz, Tarihi Tahlil ve Kuran’ Semineri

07.01.2015 22:26
Bartın'da ‘Toplumsal Analiz, Tarihi Tahlil ve Kuran’ Semineri
Bartın Özgür-Der’de bu hafta aylık ‘Sırat-ı Müstakim-Usul Dersleri’ bağlamında ‘Toplumsal Analiz, Tarihi Tahlil ve Kur'an’ konusu işlendi.

Semineri sunan Hamza Türkmen özetle şu bahislere değindi;

İçinde yaşadığımız toplum nasıl bir toplum? Cevabımız muhatabımıza göre değişir ama biz yaşadığımız topluma Kur'an'ın tabiriyle "Hayırlarda yarışan bir ümmet " tanımlaması yapabiliyor muyuz?  Ümmet merkezli tarifimiz resmiyette anayasa ile çelişiyor (ulusçuluk paradigmasının esas alınması ve dayatılmasından dolayı) ama hedef tarifimiz ‘kimliğimiz gereği’ ümmet tanımlı olmak zorunda.

Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de Mekke dönemindeki toplumu dört farklı ayette cahiliye toplumu olarak değerlendiriyor. Cahili toplum analizini şöyle yapabiliriz;

1- Ali İmran Suresinde bu toplumun Allah hakkında gayb konularında zanda bulunduğundan bahsedilir. Elinde kesin bir delil olmadığı halde sürekli Allah adına çıkarsamalarda bulunan bir toplum.

2- Fetih Suresinde bu cahili toplumun asabiye ve taassub sahibi olduğunu vurgulanmıştır. Yani akletme özelliğini kaybetmiş hizipçi, kavimci özellikleri barındıran ve bu özelliklerini atalar dini olarak kabul eden bir toplum.

3-  Ahzab Suresinde giyim, davranış ve eğlenme tarzına cahiliye deniyor. Bunlar fıtrata uygun olmayan giyim ve davranışlardır. İster kadın ister erkek olsun giyim ve davranışlarında tuğyan içinde bir üst kimlik üretme çabası cahili toplumun bir diğer özelliğidir.

4- Allah'ın hükümlerini değil, cahili hükümleri  isteyen ve bununla  kendi nefislerinden ürettiklerini ölçü edinen bir toplum anlatılıyor bize. Her şeyi  insan aklına endeksleyen, insanın her şeyi bilebileceğini düşünen bir toplumsal yapı. Bu toplumu  Rabbimiz Maide Suresi  50. ayette cahili olarak tanımlamaktadır.

İşte asırlar sonra bu gün ümmet zayıflamış, emperyalist kuşatmayla  ve işbirlikçi yönetimler eliyle ulus toplumlara ayrılmış durumda. Merhum Seyyid Kutub bu  hali, toplumların durumunu  "cahiliye toplumu" olarak adlandırıyor. Şu halde biz de aynı minval üzere sorgularsak; İçinde yaşadığımız toplum akaidde, eğitimde, kültürde, kanunda ve yaşam tarzında vahye göre biçimlenmiş bir toplum mudur?  Yoksa laik, seküler değerler üzerinde oluşturulmuş bir ulus toplum mudur ? Cevabını Kur'an'ı Kerim’e göre vermeye çalışalım. Bu gün içinde yaşadığımız toplum fıtrata ve vahye göre değil aksine batının ümmet coğrafyasında oluşturduğu vesayet rejimleriyle kurulu toplumlardır. Bizler bu toplumları nasıl değerlendireceğiz, topluma nasıl hitap edeceğiz?  Rabbimiz Nisa Suresinin ilk ayetinde ‘Ey insanlar’ diye sesleniyor. Mümin ya da müşrik adıyla değil insan olarak herkese ve tabi ki fıtratımıza hitap ediyor. Hiç bir ayrım yapmadan önce bu dili yakalamamız lazım. Yani mesajımızı insan nev’ine, herkese ulaştırmamız gerekli. Rabbimiz "tek bir nefis" , "tek bir ümmet" tabirlerini kullanarak sonradan anlaşmazlığa düştüğümüzü ve ayrıldığımızı anlatıyor. Veda hutbesinde Rasulullah (s) bu yaratılma sürecine işarette bulunuyor. "Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Atanız da birdir. Hepiniz Adem'(as)in çocuklarısınız Adem ise topraktandır" 

Rabbimiz "nas" olarak hitap ettikten sonra toplumu ümmet kavramı ile tanımlıyor. Hz. İbrahim oğlu Hz. İsmail ile birlikte Beytullah’ı temellerinden yükselttikten sonra Rabbine dua ediyor " Zürriyetimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar". (Bakara-128) Yani vahye tabi bir ümmet olabilmek duası asıldır. Ve Musa (as)'a İsrailoğullarını Mısır'dan Firavunun hakimiyetinden çıkarma görevini veriyor ama İsrailoğullarının bir kısmı gelmiyor orada kalıyorlar, diğer kısmı Musa(as) ile geliyor, Sina çölünde içlerinden bir ümmet olarak bahsedilen Musa(as)'ın yakın sahabesi dışında diğer Musa'ya itaat edenler sürekli sorun çıkarıyorlar. Altından bir buzağıya tapmaları, itirazları, yiyecek istekleri vs. ama onlara karşı "içlerinden bir ümmet" ifadesi kullanılıyor. Bizler bu ifadeyi bugün çok sık kullanıyoruz. Çünkü Seyyid Kutub'un dediği gibi içinde yaşadığımız toplum cahili forma girdiyse bu ümmeti yeniden uyarmak yeniden canlandırmak mükellefiyetindeyiz, bunun için dağılmış, zaafa uğramış Müslümanlar arasından yeniden kitabi bir ümmet oluşması lazım. Rabbimiz Ali İmran Suresinde aranızda  "İyiliği emredip kötülükten men eden bir ümmet olsun" diyor.  Rasülullah (s) ile birlikte hicret eden Muhacir, onları karşılayan Ensar birlikte tertil okumalarına devam ettiler  ve hayat mücadelelerini kazanma sürecinde ümmetleşmeye başladılar. Gerçekten kurumsal bir toplum olmaya başladılar. İşte Rabbimiz buna "hayırlarda yarışan bir ümmet" demektedir. Bizim ümmet dediğimiz tam olarak budur. Yani Hz. Muhammed ile birlikte oluşan Müslüman vasat ümmet. Başka bir ayette "Sizin ümmetiniz bir tek ümmettir" buyuruluyor. Yani inanç etrafında toplanmış birliktelik. Yoksa ümmet farklı anlamlarda da kullanılıyor. Yakın tarihte Türk toplumu oluşturulma aşamasında bu topluma ne ad verileceği konusunda tartışmalar olmuştur.  "Millet" kavramı kullanılması topluma daha rahat kabul ettirilmesi için seçildi. Bu kavramın sayı olarak insan topluluğunu ifade etmemesine rağmen "İslam Mecmuası" tarafından bir yıl boyunca "nation" yerine "millet" kavramı kullanabileceğini işleyerek kavramın içi boşaltmıştır.

Ümmet bütün İslam coğrafyasında İslam’ı yaşayan Müminler topluluğudur ama bu topluluk bugün maalesef diri bir vaziyette değil.  Son 3-4 senedir Tunus’ta başlayan süreç ümmeti yeniden diriltme umutlarını ortaya çıkardı. Muhammed Biltaci’nin kızı Esma’ya yazdığı mektupta bir satır çok önemli vurgular içeriyor. Diyor ki Biltaci “ Kızım Esma. Sen yüksek bir uygarlığa ulaşmak için ümmeti yeniden uyandırmak, onu  ıslah ve inşa etme istikametinde yürüyordun”  Bu cümle gerçekten muazzam bir tanım ve durum değerlendirmesi.  Biltaci’nin bu cümlesinden de anlıyoruz ki bu günkü  uygarlık ve medeniyet bizim değil aksine kapitalizmin bir ürünü. Hazcı, tüketen ayartan ve egemenlerin oluşturduğu kültürle mücehhez bir uygarlık.  Bu uygarlık fıtri, insani ve İslami değildir. Bizim İslam uygarlığımız ise çökmüş.  Bunu yeniden ayağa kaldırmak için ümmeti yeniden uyandırmamız şart. Islah edeceğiz. Rasül insanları nasıl tertilen Kur’an’la ıslah ettiyse  biz de insanları yeniden kitabileştireceğiz;  inançta, düşüncede, amelde ve kültürde.  Bilinçlenen bu insanlarla Seyyid Kutub’un ifadesiyle “Kur’an neslini yeniden inşa”  yolunda üzerimize düşeni yaparsak Rad suresi 11. Ayeti gereğince başarıya ulaşacağımızı bildiriliyor. Her şey matematiksel hesaplarla değil, Allah’ın yardımı da Müslümanların yanında olacaktır İnşallah. Tüketici, sömürgeci dünyayı kirleten bir ekonomik modele karşı İslami ilkelerle daha fıtri daha insani ve daha adil bir ekonomik model üretebiliriz. Bunun arkasında duracak bir ümmet olarak şura’ temelli,  İslam temelli bir yönetim formu ortaya koyabiliriz. Bilinçli bir ümmet oluşturabilirsek işte o zaman müziğinden sanatına kadar yeni bir medeniyet hamlesi bir çekim alanı üretebiliriz. Bu uzun vadeli bir hedeftir ama bu hedefi yolunda kararlılıkla birbirimizin ve yaptığımız işlerin değerini bilerek ilerleyeceğiz. Bugün iki kişinin yaptığı iş çok değerlidir.  Eğer ki bu ufku görebiliyorsak tek başımıza dahi olsak niteliğiz bir tohumuz demektir. O küçücük olanın ne kadar değerli olduğunu Rabbimiz bize bildirmektedir. Bir başak ve her başakta yüz tohum. Önemli olan bir tohum olabilmektir. Mekke’de kuşatma altında olan Rasül (s) ve Rasülle beraber olanların niteliğine işaret ediyor Rabbimiz. Onların yirmi kişisi müşriklerin ve kafirlerin iki yüzüne bedeldir diyor. İşte hedefimiz ilk defa bu niteliği yakalamak olmalı. İşte Muhammed Biltaci kızına “ sen bu istikamette yürüyordun kızım”  dediği şey bu..  Toplumdan “Kavim” olarak da bahsediliyor. Kök olarak dik durmak ayakta durmak anlamlarına geliyor. Yani dik duran güçlü biri etrafında kümelenmektir kavim. Bu soy, dini lider, karizma biri ya da bir takım olabilir. Kur’an’da üç yüzden fazla yerde kullanılmıştır.  Mesela Semud kavmi bir soy beraberliğini ifade ederken ama Lut kavmi bir soy beraberliğini ifade etmiyor. Yani farklı kullanımlar mevcut. Bir başka yerde Müslümanların toplumu yani ümmet için kullanılmıştır kavim. “ Benim kavmim bu Kur’an’ı terkedilmiş olarak bıraktı” ayetinde toplum olarak Hz. Muhammedin (s) toplumunu karşılar kavim kavramı. 

İslami literatürde toplumsal kavramlar insani odaklıdır. Ümmet, kavim, kabile vs. Bunlar fıtri toplumsal oluşumları ifade eden kavramlardır. Batılı kavramlarda ise daha sentetik ve masa başı üretilmiştir. Mesela batı toplumunda ırk çok önemlidir. Bu 19.yy Avrupa kültürünün ideolojisidir. Bu etnik yapıyı abartarak bir toplum değerlendirmesi yapıyorlar ve buna dayanarak bir ulus icat etmişlerdir. Tamamen vahyi ölçüleri dışarda bırakan sanayi toplumu ile beraber bir etnisiteye dayanarak tarih, bayrak, devlet ve sınır tanımlamaları üretilmiş peşinden bunlar kutsal ilan edilmiştir.  Bu tamamen cahili bir yaklaşımdır. Ulus devletler insanın bir ürünüdür ve ulusun kendine ait kutsalları vardır. Oysa Kuddüs olan sadece Allah’tır. Allah’tan başka hiç kimse gaybla, maneviyatla ilgili kutsal belirleme yetkisine sahip değildir çünkü bu şirktir. 

Şunu da bilmemiz gerekiyor nas, kavim, ümmet denilen  toplumların çoğu bahsettiğimiz Kur’an toplumu değilse ki içinde yaşadığımız toplum da buna dahildir çoğunluk olmanın önemi var mıdır? Hayır amaçlı yönelimlerde olanlarla statüden yana olanlar çarpışabilir kastedilen bu değildir kimliksel olarak bakıldığında çoğunluğa Kur’an’ı Kerimde ne denir?  (Nahl/83, Maide/49, Rum/42, İsra/89, Yunus/92, Yunus/36, vb.)  ayetler bize çoğunluğu değil niteliği, kaliteyi gerçek Mümin olmayı sıddıklardan, salihlerden, şahitlerden olmamız gerektiğini gösteriyor. Rabbimiz hepimizi imtihan etmek için yaratmıştır. Bu imtihanda biz nitelikli çoğunluğu yakalayabilme uğrunda cehdetmeliyiz. Mekke’den Yesrib’e hicret edildi ve kurumsallaşan bir ümmet yapısı oluştu. Peki hepsi istenilen şekilde olayı kavramış Müslümanlar mıydı? Hucurat Suresinde Mekke’nin yeniden fethi olmadan önce aşiretler İslam’ın gücünden etkilenerek çoğu İslam’a giriyor. İman ettik diyorlar. Ayette onlara “İman ettik demeyin teslim olduk deyin” emri geliyor. Çünkü gereğince iman etmek Rasül (s) ve onun getirdiğini, uygulamalarını kavramak ve kavradığımızı amelleştirmekle oluşan bir durum.  Rabbimiz dağlara vermediği emaneti insanlara/toplumlara verdi.  Bu emanet  akletme, tefekkür etme kapasitesidir ve bu kapasitemizi kullanabilirsek nitelikli insanlar haline geleceğiz. Rabbimiz bize düşünmeyi tahkik etmeyi emrediyor ayetlerinde. Gereğince vahiyle buluşarak sabikun olarak adlandırılan hayırlarda öne geçen toplum olmak en büyük idealimiz olmalı.

Kuran’da bir çok yerde geçen önemli bir kavram ‘Sünnetullah’ ifadesidir. Yani Allah’ın yasaları Allah’ın bize takdir ettiği yol.  Ahzab Suresinde anlatılan daha önce gelip geçenlerin yaptıkları da böyledir. Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın diyor Rabbimiz. Büyüklük taslayanlar öncekilerin kanununu bekliyorlar sen sünnetullahta bir değişiklik bulamazsın deniyor. Öncekilerin yolu anlamında “ Onlar yurtlarından çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar o takdirde kendileri de senden sonra pek az kalır sonra da yok olur giderler. Sende önce gönderdiğimiz rasüller hakkında cari olan sünnet ülevvelin/ilahi kanun budur. Sen bizim sünnetimizde asla değişiklik bulamazsın”( İsra Suresi) 

Kur’an hayata müdahale etmek için gelmiş bir kitap en başta kendi nefsimizi sonra içinde yaşadığımız toplumu zulümattan nura çıkarmak için indirilmiş bir kitap. Kur’an talebeleri olarak biz bu Kur’an’la  hayata müdahale etmiyorsak, hayata tanıklık yapmıyorsak, zulme, haksızlığa, şirke ve her türlü inhirafa karşı “la” deyip doğru sözü gündeme getirmeye çalışmıyorsak kulluk görevimizi yapmıyoruz demektir. Ama kulluk görevimizi yaptığımızda cahili kuşatma altında değişik imtihanlar yaşayacağız. “geçmiş kavimlerin başına gelenler sizlerin başına gelmeden kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz” diyor Rabbimiz. Bu gayet doğal bir durum ve tüm peygamberlerinde sünnet yolunu göstermektedir bizlere. Her peygamber kendi kavminden sürgün edilmiştir. Bu hak ile batılın mücadelesi, başta böyle bir algıyla işe koyulmamız şart. Müzzemmil Suresinde Rasül (s) ve Rasülle beraber olanların aldıkları eğitimden sonra peygamber hariç diğerlerinin üzerinden bu görevin zorunluluğunu kaldırıyor. Çünkü Rabbimiz içlerinde hasta olanları, işleri olanları ve Allah yolunda kıt’al yapacakları biliyor. Yani en başında yüklendiğimiz mücadelenin gelecek ufkunu görebiliyoruz. Baskı ve zulüm var, ama o gün ellerine silah almıyorlar bu mümkün de değil. Ama Kuran onu hedef olarak belirliyor. Sabretmeyi öğretiyor zira sabretmek direnmektir fakat bir gün gelecek icabında kendinizi silahla koruyacaksınız.  En başında Müminleri eğitiyor Kur’an. “ Benim namazım yaşamım ve ölümüm Yalnızca Alemlerin Rabbi olan Allah içindir” diyoruz. Böyle bir aidiyetle bir adanmışlık ortaya koyabiliriz. Bu adanmışlık olmadan toplumu gereğince uyarmak, aydınlığa çıkarmak mümkün değil. Korkak, sinik, kaçan, uzlete yaslanan ve eklemlenen tutum asla cahiliyeden kurtarmaz. Cahiliyeyi aşmanın yolu gerçekten bilinç ve tanıklıktır. Yani onu üstlenme dirayetinde olmamız gerekir. Bu anlamıyla sünnetullahla ilgili işaret edilen birkaç ayeti hatırlayalım. “ Her ümmetin bir eceli vardır. Süreleri gelince ne bir saat ileri kalırlar ne de öne geçerler” demek ki toplumların sür git ayakta kalması mümkün değildir. Tarihte bizim bildiğimiz en uzun yaşayan toplum Roma imparatorluğudur. Eceli geldi ve yıkıldı. Bu yüzden Osmanlı’nın yıkılan ölen medeniyetini İslam medeniyeti diye savunamayız. Geldi ve geçti. Zaten bu anlamda Bakara suresi 134. Ayette  Rabbimiz diyor ki “Onlar bir ümmetti geldi ve geçti. Onların kazandıkları kendilerinin sizin kazandıkları sizindir.” Biz ibret alırız. Hayırlı iş yaptıysa dua ederiz yanlış iş yaptıysa biz öyle yapmayalım deriz.

Fıkıhta zarurat vardır. Yeme içme ölmemek için barınmak için. Mesela Suriyeli muhacirler için her şey zarurattır. Kış günü ve birçoğunun evi yok cami avlularında vs. yerlerde barınmak zorunda kalıyorlar zarurattır bu. Suriye içindeki kardeşlerimiz içinde aynı şey geçerli.

İkinci durum haciyat. Zarurat durumunun bir iyi halini temsil eder. Oturabilecek, uygun şartlarda yaşayabilecek, günlük ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek durumdur.

Tahsiniyyat ise yani sözümüzü tavrımızı daha güzel daha kaliteli şekilde ortaya koyabilecek durumdur. Yani teknolojik imkanlardan faydalanabilmek.  Dolayısıyla bugün bize rahatlık sağlayan yaşam düzeyimizin kalitesini arttıran değerler müziğinden, kültürüne kadar. Bizim değil batı medeniyetinin getirdiği şeylerdir. Bunların içinde Müslümanların oluşturduğu matematik fizik vb. konularda oluşturduğu bilgi birikimini maalesef nimeti kaybederek batının eline bıraktık. Bu tekrar bize geçebilir. Ama şu anda bizim elimizde değil.  Yarın devran dönebilir ama şu an ümmet dağılmış durumda.  İşte bu Muhammed Biltaci’nin dediği gibi yüksek uygarlığa ulaşmak sadece ümmeti dirilterek olabilir. Hepimiz var olacağız diri olacağız ve üretici olacağız ki adımları aşabilelim. İnsanları celbedecek yeni bir medeniyet; müziğinden sanatına, yaşam tarzına, mimarisine ve doğa ile ilişkilerimize kadar ileri bir uygarlık kurabilelim ama biz maalesef son asırlarda bunu kaybetmişiz. Onun için diyor Rabbimiz “Onlar bir ümmetti geldi ve geçti” biz ümmetimizi yeniden yapılandırmaya çalışalım. Yine Hicr suresinde “Biz kendisi için bilinen/ takdir edilmiş bir kitap olmaksızın hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmadık, hiçbir ümmet kendi ecelini öne alamaz ya da erteleyemez”. Demek ki her toplumun ve her dönemin bir sonu var inişler var çıkışlar var. Peygamberlerin sürekli gelme sebebide budur zaten. Vahiy toplumu dağılmış yeniden onu canlandırmak için peygamberler gelmiş. Rasülden  (s) sonra Medine toplumu vardı. Canlı bir ümmet yapısı ama bu gün düşmüş, çıkışlar inişler var tarihimizde, artık peygamber de gelmeyeceğine göre bunun yerine ıslah öncüleri olacağız ve düzelteceğiz İnşaallah. Rabbimiz bizlere “muslihun/ıslah ediciler” olun diyor.  Yeniden vahiyle insanları ıslah edecek, onlara öncülük edecek bir güç olun diyor. Bunu yapabilirsek eğer yeniden bu dağılmış ümmeti diriltebiliriz. Yeniden harekete geçirebiliriz.

Müzzemmil suresi 11. Ayette “nimet sahibi olup yalanlayanları bana bırak onlara biraz mühlet ver” bu da bize tarihi yasalar itibariyle önemli bir işarettir. Rasül’e (s) zulmediyorlar işkence yapıyorlar, iftira atıyorlar, Rabbimiz onlara mühlet ver diyor. Mühlet boyutunu gözetmemiz lazım. Beddua etmek değil, dışlamak değil ‘insanları nasıl kazanabilirizin?’ endişesini taşımalıyız. Zalimlere karşı direniriz ama toplumların büyük bir kısmı da nimetten uzaklaşmış. Elbiselerinde çok fazla kir var bu sebeple onlara mühlet vermeliyiz. Müddessir Suresinde “elbiseni temizle” derken bu mecazi bir anlamdır. Yani kimliklerini temizlemeye mühlet vermemiz lazım. Bu süreçte bizlerin güzel örneklikler sergilememiz gerekiyor. Bu boyutuyla Rabbimiz  Enfal Suresi  53.ayette “ Bir kavme verdiğim nimeti eğer o kavim terkederse biz de o kavmin halini değiştiririz.” En başta ifade edilen, bugün içinde yaşadığımız toplum iyiliği emredip kötülükten nehyeden, zulme ve haksızlığa karşı göğüs geren, hayırlarda yarışan, gündemini dünya gündemine sokan diri bir Kur’an ümmeti mi? Bizler bundan uzak düşmüşüz. Çünkü büyük ölçüde Kur’an nimetinden akaidde, yönetimde, medeniyette, sosyal ilişkilerde, kadın erkek ilişkilerinde Kur’an nimetinden büyük ölçüde uzaklaşmışız. Nimetten uzaklaştığımız oranda da mağlup olmuşuz, çökmüşüz ve zaafiyete uğratılmışız.  O halde yeniden nimetle bilinçlenmek, ıslah ve inşa sürecini başlatmak gerekiyor. ‘’

Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemin. ( Onların dualarının sonu da şudur: Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur)

hamza_turkmen-20150107-02.jpg

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim