Barışa layık olmak

09.12.2009 11:09

Etyen Mahçupyan

Ermeni diasporası yıllardır adalet mücadelesi yapıyor. Soykırımın tüm dünyada resmen kabul edilmesi için hükümetler ve uluslararası organizasyonlar üzerinde baskı kuruyor, her fırsatı bu siyasi hedefin aracı olarak kullanıyor. Bu tutumlarında haksız değiller... İki nedenden ötürü. Birincisi 1915’e giden yolda ve ondan sonrasında yaşananlardır. Tanzimat sonrası dönemde kâğıt üzerinde hak edilen eşitlik hiçbir zaman Müslüman cemaat tarafından sindirilememişti. Öte yandan doğuda Ermeniler sadece devlete değil, oradaki Kürt aşiretlerine de vergi vermek durumunda kalmışlardı. Ardından doğrudan baskın, talan ve ölümle karşı karşıya kaldılar. İstanbul’a yapılan şikâyetler ve bilgilendirmeler ise yıllarca görmezden gelindi. Ayrılıkçı partilerin doğuşu bu ortamın siyasete tahvil edilmesiydi. Ardından 1995 Hamidiye Alayları zulmü, 1909 Adana katliamı ve nihayet 1915 yaşandı. Ermeni diasporasının belleği bu tarihî süreci görünür kıldı. Binlerce yıldır yaşadıkları yerlerden ve kültürden kopmaları ve yabancı diyarlarda yaşama zorunluluğu, onların kendi kimliklerini bu geçmiş haksızlık üzerine oturtmalarına neden oldu. Öte yandan cumhuriyet döneminde gayrımüslimlere ve özel olarak Ermenilere yönelik, hukuk sistemini de arkasına alarak yapılan açık ayrımcılıklar, mal mülk talanları Diaspora’nın siyasetine güncel bir meşruiyet kattı.

Diaspora’yı haklı kılan ikinci neden ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin inkârcı tutumu oldu. Burada önemli olan ‘soykırımın inkârı’ değildi. Türkiye esas olarak tarihi inkâr etti. Bu olayların ne anlama geldiği, ‘soykırım’ kelimesinin kullanılıp kullanılmaması gerektiği tartışmasına gelinemedi bile. Çünkü yaşanan olayların kendisi inkâr edilmekteydi... Ermeni diasporası uğradığı haksızlık yetmiyormuş gibi, bu vurdumduymazlığın, insani olanla muhatap olamamanın yükünü de taşıdı.

Dolayısıyla Diaspora’nın adalete ‘hakkı’ olduğunu kimse reddedemez. Ancak madalyonun bir de içe dönük yüzü var... Mağduriyet haklı olarak bir ‘hak talebi’ yaratır, ama bu ‘hak talebini’ seslendiren ve eyleme dönüştüren her siyaset kendiliğinden meşru olur mu? Siyasetin meşruiyeti, talep ettiği ve hedeflediği ile kendi tutumu arasında bir tutarlılık gerektirmez mi? Kısacası Ermeni diasporasının adalet talebi ancak kendi siyaseti de adil olabildiği ölçüde işlevsel olacaktır. Çünkü adalet talebinin kuramsal meşruiyeti, yaşanan siyasetin meşruiyetini otomatik olarak sağlamaz. Bugün Diaspora’nın böyle bir sorunu var... Haklı oldukları bir konuda adalet talebi yapıyorlar, ama kendileri yeterince adil değiller. Adil olmak, muhatabını görmeyi, ona bakmayı, onu duymayı ve anlamayı gerektirir. Diaspora ise sanki kasten Türkiye’ye ve Türkiyelilere bakmıyor, buradaki değişimi görmek istemiyor, Türkiye’yi hayalindeki geçmişin karanlığında dondurmak istiyor.

Bu nedenle şunu söyleyebiliriz: Ermeni diasporası adalete layıktır, ancak Ermeni diasporasının siyaseti adalete layık değil...


***

Kürtler
de 19. yüzyılın başından bu yana devletle gizli veya açık çatışma yaşadılar. Bunların bazıları devletin haksız tutumu ama birçoğu da Kürt aşiretlerin ellerindeki imtiyazları koruma direnci nedeniyle ortaya çıktı. Ne var ki Cumhuriyet sonrasında bu denge bozuldu. Devlet Kürt kimliğini asimile etme, bunu beceremediği noktada da bastırma siyasetine saptı. İnsanların dilleri, gelenekleri iğdiş edildi, Kürt kimliğinin kültürel zemini yok edilmek istendi. Derken 1980 sonrasında Diyarbakır cezaevinde yaşananlar, ardından binlerce köyün boşaltılması, evlerin, ormanların, hayvanların yakılması, en az bir milyon insanın gerekli tedbirler alınmadan yerinden edilmesi geldi. Türkiye’de bu süreci yaşamış olan ‘Kürt’ dışı kimlik sahiplerinin ağzını açacak hali artık yok... Böylesine açık bir adaletsizlik karşısında, yaşananlara gerekçe bulmak üzere kıvırmak mümkün değil. Kürtler bugün haklı olarak adalet ve barış talep ediyorlar ve her vicdanlı kişinin, vatandaşlık sorumluluğu taşıyan insanın bu taleplerin yanında durması gerekiyor.

Ancak Ermeni diasporası için sorduğumuz soru burada da geçerli... Kürtlerin adalete ve barışa layık olmaları, kendiliğinden Kürt siyasetinin de adalet ve barışa layık olduğunu söyler mi? Söylemez... Kürt siyasetinin bizatihi bir pozisyon, tutum ve strateji olarak adaletten ve barıştan yana olma zorunluluğu vardır. Oysa bir haftadır yaşananlar, söz konusu siyasetin adalet ve barıştan pek de nasibini almamış olduğunu ortaya koyuyor. Bu olayların bir bölümünde kışkırtmaların, manipülasyonların varlığını kabul edebiliriz. İstanbul ve Urfa’da DTP binalarına saldırıların olduğunu görmezden gelemeyiz. Ancak Öcalan’ın hücresi bahanesiyle yükseltilen çatışma psikolojisini ve Tokat’taki saldırıyı bir iyi niyet göstergesi olarak okuyamayacağımız da aşikârdır. Görünen o ki PKK’nın derdi çözüm veya barış değil, bu sürecin iktidar alanını tahakküm altında tutmak. Ve yine görünen o ki, aynen geçmişte olduğu gibi, DTP de ‘kritik an’ geldiğinde kişiliksizleşmekte ve PKK’nın uzantısı haline gelmekte.

Böylece adalet ve barış istediğini söyleyen insanlar, bu adaleti anlamsız, barışı ise imkânsız kılan bir siyasetin parçası olmaktalar. Bu durumdan hareketle Kürtlerin taleplerini ve haklarını görmezden gelmek mümkün ve meşru olmasa da, Kürt siyasetinin bizzat Kürtlerin özgürleşmesi ve huzuru önünde engel olduğunu vurgulamak gerekiyor.

Kısaca söylersek, Kürtler adalet ve barışa sonuna kadar layıklar... Ama bu Kürt siyaseti ne adalete ne de barışa layık.

***

Gücün
ağırlığı altında bugün DTP’nin yaldızları dökülüyor. Yaldızlar döküldüğünde de alttan çıkarcılık, pazarlıkçılık, tehdit ve belki de en kötüsü, yüzeysellik ve eziklik çıkıyor.

Mersin’de konuşma yapan Van milletvekili Fatma Kurtulan “gelinen süreçte görüldü ki açılımın adı tasfiyeymiş” diye konuşmuş. Yoksa DTP hem PKK’lıların siyasete girmesini, hem de silahlı güç olarak kalmalarını mı hayal ediyor? Bu ülkede yeni bir dönemin başlaması için devlet demokratik yönde ‘geri’ adım atmaya razı. Buna çıkarcı bir mantıkla yaklaşmanın kime ne getirisi olduğu bir yana, silahlı bir PKK’nın barışa hizmet edeceği mi iddia ediliyor?

Genel Başkan Yardımcısı Emine Ayna da Öcalan’ın hücresi konusunda ‘baklayı’ ağzından çıkartmış: “Sorun odanın büyüklüğü, küçüklüğü değil. Bakın biz ‘muhataplık’ diyoruz.” Anlaşılan amaç barışa doğru yürümek değil, kiminle yürüneceği. Amaç Kürtlerin isteklerinin değil, Kürt ‘örgütlü’ siyasetinin isteklerinin gerçekleşmesi.

Genel Başkan Ahmet Türk ise, bilemiyorum doğru mu aktarıldı, ama epeyce vahim bir değerlendirme yapmış. Son günlerdeki eylemlerin DTP’nin elini zayıflatıp zayıflatmadığı sorusunu şöyle yanıtlamış: “Bu biraz yoruma bağlı. Tepkisiz kalıp demokratik tepkilerinizi göstermediğiniz zaman da farklı şekilde yorumlarlar.” Yani bu eylemler zayıf olunmadığının göstergesi mi? Şiddet ve ölüm kimi güçlü kılabilir ki?.. Bunca yıl devleti güçlü kılabildi mi?

Bu ülkenin bir demokrasi ve barış toplumu olabilmesi için toplumun halisane istek ve temennileri yeterli değil. Gerçek çözüm sadece Kürtlerin değil, Kürt siyasetinin de adalete ve barışa layık olmasında...

TARAF

 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim