Barışa katlanmak

26.10.2009 00:33

Muhsin Kızılkaya

Bırakın insanlar oynasın. Gidişlere değil gelişlere davul zurna çalsın. Düğünle uğurlamasın gidenleri, halayla karşılasın gelenleri. Siz bakmayın hamaset edebiyatına, her gidiş hüzünlü, her geliş şenliklidir. Yirmialtı yıl savaşa katlandık, şimdi biraz da barışa katlanalım!

Temmuz’uydu. O yaz hayatımın en sıcak yazı olarak kalmış aklımda, bir daha da çıkmayacak. Korku esir almıştı Diyarbakır’ı. Sokaklar pis ve kirliydi; kaldırım taşlarında oracıkta vurulup öldürülenlerin kanı vardı hala. Dehşet göğe vurmuştu. Ölüm kol geziyordu her yerde. Yürürken sokaklarında, her an soğuk bir namlu gelip enseme yapışacak diye sürekli ensemi kaşıyarak gidiyordum bir yerden bir yere, ürkek ve aceleci adımlarla. O zaman çalıştığım gazetede öldürülen bütün muhabirler tek kurşunla ensesinden vurulduğu için, tedirgin adımlarla yürürken sürekli “ense” diye bir hikâye kuruyordum kafamda.

İşte o günlerden bir gün, bir akşamüzeri alıp götürdüler beni Sur Dibi’ndeki bir düğüne. Düğün olağan, sıradan bir Kürt düğünüydü işte. Eğlenceliydi. Kadınlar zılgıt çekiyor, erkekler “delilo” oynuyordu. O zamanlar, bugün olduğu gibi Kürt düğünlerine henüz elektrosaz, şantör orgları falan gibi korkunç aletler girmemiş, insanlar karakol baskınlarını yücelten marşlar eşliğinde oynamıyordu, her şey eski düğünlerde olduğu gibiydi; davetliler hem söylüyor, hem oynuyordu. Düğünde söylenen türkü kadim bir Diyarbakır türküsüydü: “Hawar hat û hawar çû/ Sûwar hat û peya çû” (Bir geldi bir gitti/ Atlı geldi, yaya gitti). Katıldım ben de halaya. Gündüz saatleri şehir içinde, her an gözleri her şeyi gören çakal bir kurşunun gelip seni bulması tedirginliği, düğünde yerini hoş bir gevşemeye bırakmıştı. Hiç olmasa kısa bir süre için bile olsa ölümü, cinayeti falan unutmuştum. Biraz sonra düğün bitecek, gizlice otele gidip uyuyacaktım, gevşemiş bir ruh haliyle.

Gelin damat dağa çıktı

Ve o an geldi, gecenin bir vakti düğün bitti, herkes dağılmak üzereydi. Önünde hem oynayıp hem de yaz gecesinin yıldızlarını seyrettiğimiz evin kapısına bir araba yanaştı. Gelinle damat çıktılar evden, gelinlik ve damatlıklarıyla. Herkesle vedalaştılar, arabaya binip gittiler. Şaşırmıştım. Nereye gidiyorlardı bunlar gecenin bu vaktinde? Gerdek odaları başka bir evde miydi? Aldığım cevabı, bırakın daha önce duymak, hiçbir filmde görmemiş, hiçbir kitapta okumamıştım o ana kadar: Dağa gittiler!

Ya ben gerçeküstü bir zamanda yaşıyor ya bir rüya görüyor ya da bütün bu şahit olduklarım, ölüm korkusunun bana yaşattığı halüsinasyondan ibaretti. Ya bu düğün sahteydi ya bu gelinle damat hiç yoktular ya da her şey benim tahmin ettiğimden de daha gerçekti.

Kan tutmuştu herkesi. Dağlar insan çağırıyordu ve dağların çağrısı çok çekiciydi; haşmetleri kadar romantik bir sevdanın da adıydı dağ; dağa dair şiirler ezberleniyor, dağ şarkıları en sevilen şarkılar listesinin başına konuyordu.

Hepimizi kan tutmuştu

Benim yaşadığım şey meğerse çoktan bir sürü hikâyede yerini almıştı. Ben birebir şahit olmuştum, meğerse o anın benzerini anlatan birçok hikâye çoktan herkesin diline düşmüştü. Bir tek hayret ve dehşet duygusuna kapılmış olan benmişim meğer. Meğer buna benzer birçok şey olmuştu ve bir sürü insan bu tür sahnelere alıştırmıştı kendini, kanıksamış, hatta tasvip bile etmişti.

Madem Batı illerinde davul zurnalarla askere gönderiliyordu gencecik çocuklar, o halde buralarda da düğün dernekle gönderilmeliydiler. Biri bir şey yapıyorsa, öteki altta kalmamalı, daha “yaratıcı” bir buluş yapmalıydı. Ne de olsa aynı dağın otu, aynı toprağın pancarıydık.

İnsanların bu olaya şaşırmamış olmaları, bu tür benzeri olayların her yerde yaygın olduğu anlamına gelmemeliydi. Şimdiye kadar alayla valayla, davul zurnayla, türküyle raksla dağa insan gönderilmemişti. Gidişlerin hepsi hüzünlüydü, gizliydi. Her gidenin ardından gözpınarları kuruyuncaya kadar gözyaşı dökmüştü anneler, babaların yüreğine köz düşmüştü. Ama yayın bir ideoloji ki ne elle tutulur, ne gözle görülür, gidişleri birer kahramanlık menkıbesine dönüştürmüştü çoktan. Batı illerinde toprağa düşen her asker annesi ve babası “şehit vermek kutsaldır, bir tane daha olsa onu da veririm” söylemine alıştırılmış, oralarda da dağa giden her genç kızın, genç delikanlının annesinin babasının kulağına da, “senin oğlun-kızın ülkemizi kurtarmaya gitti, onunla gurur duy” hamaseti üflenmişti. Ne askerlik vazifesini ifa ederken ölenin annesi babası gerçek duygularını anlatıyordu bize ne de dağa gidenin annesi babası bize gösterdiği nemsiz gözleriyle samimiydi. İki taraf da acısını derin kuytuluklarda yaşıyor, matemini evininin dört duvarı arasına hapsediyordu.

Dedim ya, hepimizi kan tutmuştu!

Diyarbakır Cezaevi’nden çıkanın soluğu dağlarda aldığı zamanlarda, dağa çıkanların konuştuğu dil, kara basan insanların çıkardığı seslerle eşdeğer tutuluyor, bu ‘dağ dili’ yasayla yasaklanıyor, ancak çıkardıkları yasada neyi yasakladıklarının bile adını koymuyorlardı askerler. Bir dil yasaklamışlardı darbeciler, ancak neyi yasakladıklarını bile söylemiyor ama herkes kanunla neyi yasakladıklarını çok iyi biliyordu. Benim katıldığım düğüne, gerdek yerine gelinle adamadı dağa gönderdiklerinde çoktan “üç-beş eşkıyaya” adları çıkmış, “çapulcuların” yakın bir zamanda gelip “yüce Türk adaletinin şefkatli kollarına” teslim olacaklarını, “adaletin pençesinden” kurtulmanın mümkün olmadığını söylüyorlardı her gün bize bizi yönetenler. “Adaletle” “pençe” kelimesini bir araya getirip bu savaşın biteceğine bizi inandırmaya çalıştılar onca yıl, yine olmadı.

Sonra devran döndü, Öcalan yakalanıp İmralı’ya kapatıldı. Yakalanmasıyla birlikte bir devrin sonuna gelindiğine kanaat getirdi Öcalan, silahlı arkadaşlarına “ülke dışına çıkın”, dedi; ülke dışındaki silahlı arkadaşlarına da “bir gurup kurarak ülkeye barış ve diyalog grubu olarak” gelin dedi. Gidenler gitti, gelenler geldi. Gidenlerin büyük bir kısmı yolda telef oldu, gelenlerin hepsi tutuklandı, onlarca yıla mahkûm edildi.

Allah imdadımıza yetişti

Bizi yönetenler Öcalan’ın yakalanmasıyla her şeyin bittiğine inandılar, bizi de inandırmaya çalıştılar, askere her türlü yetkiyi verip, her şeyi onlara havale edip yatağı yorganı serip yan gelip yattılar. “Barış ve diyalog grubu” olarak gelenler ise, hiçbir şekilde ‘barış’ kelimesinin telaffuz edilmediği, ‘diyalog’ denilen şeyin bir kör dövüşünden ibaret sayıldığı bir ‘sağırlar’ ülkesine geldiklerini bilmiyorlardı. Rehavet güzeldi, Öcalan’ı yakalamış her şeyi bitirmiştik. “Terörün kökünü kurutmak” için Erbil’e gidip Kürtlerin camlarını çerçevelerini kırmak isteyen genel yayın yönetmenlerinin sesi gür çıkıyor, darbe tezgâhlayanların organize ettiği mitinglerin yarattığı hava her yere, balkonlara, yüksek tepelerin başında dikilmiş bayrakları daha da havalandırıyordu. Hasan Mutlucan iyice yaşlandığı için bize kahramanlık şarkılarını söylesinler diye davudi sesli özgün müzik sanatçılarını arıyordu yüksek rütbeli bazı askerler.

Neredeyse postu deldiriyorduk!

Sonra ülkenin kaderi bir anda değişti. Allah imdadımıza yetişti. Yeraltından silah depoları çıktı, denizden mermiler avlandı, çatı aralarından bombalar çıktı, asit kuyularında insan kemikleri arandı, karakollarda enseye kurşun sıkarak cinayet işleyenler adaletin ‘şefkatli kollarına’ teslim edildi ve ülkenin önü ‘açıldı’. Artık askerlerin yasakladığı dilin adını herkes öğrendi; yasaklanmış olan dil Kürtçeydi, ötekileştirilmiş olan Kürtlerdi, her türlü demokratik, insani hakkı gasp edilmiş olan bir taraflarıyla bize benzeyen ama bir taraflarıyla da kendilerini Türk görmeyen yine de bu ülkenin vatandaşı olmaktan gurur duyanların öz be öz Türk olmadığı anlaşıldı.

Bırakın insanlar oynasın

İşte tam bu ortamda dağdakiler inmeye başladı. Bu yazı yazılırken ilk kafile gelmiş, yeni kafilelerin yolunu gözlemeye başlamıştık. Bu kez gelenler, on sene öncesine göre çok farklı bir Türkiye’ye gelmişlerdi. On yıl önce hiçbir şekilde barıştan bahsetmeyen bir ülkeye barışı konuşmaya gelmişlerdi. On yıl sonra gelenlerin gördüğü ülke ise, Kürtlerin diline Kürtçe diyen, kimliğine dair yeni düzenlemelerin peşinde koşan, gasp edilmiş insani haklarının iadesi için yasal düzenlemeler arayan, uygar dünyanın bir parçası olmaya karar vermiş, demokratik bir ülkeye olma yolunda merhaleler kaydetmiş, çetelerle hesaplaşan, faili meçhullerin faillerini arayan, Alevi yurttaşlarının sorunları için “çalıştaylar” düzenleyen, komşularıyla barışmış, Ermeni meselesinde önemli mesafeler kaydetmiş, askerleri sivil mahkemelerde yargılayan bir ülkedir. Bu kez gelenler artık ‘barışı konuşan’ bir ülkeye ‘yaşamak için’ geldiğini biliyorlar.

Bizim için mi söylemişti bilmiyorum ama “şenlik toplumu” biz Türkleri, Kürtleri, Anadolu kavimlerini anlatan bir kavramdır. Ferhat Tunç’un “Kollarında kelepçe, ellerinde zincir var” şarkısıyla göbek atan, Ahmet Kaya’nın “Metris’in önünde” şarkısıyla halaya duran, Ciwan Haco’nun yaptığı caz müzikle oynayan bir toplumun bireylerinden, Silopi sınır kapısının önünde gelenleri karşılamaya hazırlanırken halaya durmamayı beklemek abes olurdu herhalde. Bırakın insanlar oynasın. Gidişlere değil gelişlere davul zurna çalsın. Düğünle uğurlamasın gidenleri, halayla karşılasın gelenleri. Siz bakmayın hamaset edebiyatına, her gidiş hüzünlü, her geliş şenliklidir. 26 yıl savaşa katlandık, şimdi biraz da barışa katlanalım!

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim