1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Barack Obama'nın Ortadoğu Politikası Nedir?
Barack Obamanın Ortadoğu Politikası Nedir?

Barack Obama'nın Ortadoğu Politikası Nedir?

Obama'nın açıkça muhalefet etmeye cesaret edemediği İsrail hükümetinin yinelenen provokasyonlarına hedef olmasına tanık olduk.

A+A-

Barack Obama'nın Ortadoğu politikası nedir?

Didier Billion

Birkaç aydan beri birçok yorumcunun sorduğu soru budur. Bu sorgulamaların nedenlerini anlamak için, 8 yıl boyunca George W. Bush döneminin politikalarına bakmak gerek.

Yeni muhafazakârların etkisindeki Bush "teröre karşı küresel savaş" adına emperyalist bir politikayı sürdürmekten ve son yıllarından Ariel Şaron ve Binyamin Netanyahu tarafından yönetilen İsrail devletinin sömürgeci politikasına koşulsuz destek vermekten asla vazgeçmedi. George W.Bush'un, Irak dramının trajik bir biçimde kanıtladığı bir siyasi ve tarihsel saçmalık olan demokrasiyi dışarı ihraç etme takıntısına sahip olduğunu da biliyoruz.

İzleyen aylar çok kısa bir sürede hayal kırıklığı yaşattı ve Obama'nın açıkça muhalefet etmeye cesaret edemediği İsrail hükümetinin yinelenen provokasyonlarına hedef olmasına tanık olduk. Hatırlamamız için aşağıdaki iki örneği ele almamız yeterli olacaktır.

ABD'nin dış politika tarihinin bu karanlık dönemden sonra başlayan Obama yönetimi umut vermişti. Bu satırların yazarı birçok kez bu konudaki şaşkınlığını ve tüm dünyaya, ama özellikle de Ortadoğu'da yayılan Obamania karşısındaki kuşkusunu dile getirmişti. Kişisel zekası tartışılmaz olan Obama, Amerikan karşıtlığının belki de en ortak değer olduğu Ortadoğu'da ABD'nin imajının kaygı verici düzeyde bozulduğunu seçim döneminde son derece iyi bir şekilde anlamıştı. Bu nedenle konuşma yeteneğinin gücünü kullanarak ve çeşitli sözler vermekten kaçınmayarak bu yıpranan imajı yeniden canlandırmak için tüm gücünü kullanmaya başladı. Obama'nın İran yeni yıl başlangıcı olan Nevruz'da İran halkına el uzatarak ve yeni yıllarını kutlayarak, Ankara'da onun ardından da 2009 Haziran ayında Kahire'de yaptığı konuşmalarla bu çabasını kanıtlamıştı. Özellikle Filistin halkının haklarına saygı ve koruma çabasını içeren daha dengeli bir politika böylece kendini belli etmeye başlamıştı.

Mart 2010'da ABD Başkan Yardımcısı Joseph Biden İsrail topraklarındayken Obama, Doğu Kudüs'te Ramat Shlomo'da Netanyahu hükümetinin içişleri bakanı tarafından resmi olarak 1.600 yeni konutun inşaatının başlatıldığını öğreniyordu. Joseph Biden'ın buna tepkisi her ne kadar karşı çıktığını ve kınadığını ortaya koysa da hayret verici düzeyde ılımlıydı. Biden bu tek yanlı eylem için seçilen zamanın uygunsuzluğunu ifşa etse de Obama yönetiminin kamuoyuna açık bir şekilde işgal altındaki topraklarda yerleşimlerin kurulmasına muhalefet ettiğini anımsatma gereğini bile duymamıştı. Biden sadece, son derece yetersiz ve kısıtlı olan, İsrail'in 2009 Kasım'ında Batı Şeria için kabul ettiği anlaşmayı anımsatmakla yetinmişti. Böylece ABD'nin çizgisinde, Netanyahu'nun adına layık bir barış sürecinin sistematik olarak yeniden başlatılmasına karşı bir politikayı sürdürmek için acele ettiği, kaygı verici bir kayma gözlemlenmeye başlandı.

İkinci örnek, bir yıl sonra Şubat 2011'de BM önüne toplam 130 ülkenin, yani toplam üye ülkelerin 2/3'ünden fazlasının imzasıyla İsrail'in işgal altındaki Filistin topraklarına yerleşim kurmasını mahkum eden bir tasarının gelmesiyle oluştu. Bu tasarıya Güvenlik Konseyi'nin 15 üyesinden 14'ü oy verdi ama yine de ABD vetosuyla karşı karşıya kaldı. Geniş ölçüde Cumhuriyetçilerin hakim olduğu Amerikan Kongresi'nin belirlediği bu veto ABD'nin iddia ettiği honest broker (tarafsız arabulucu) rolünü bir miktar da olsa zayıflattı.

Ne yazık ki Barack Obama'nın İsrail'in dayatmaları karşısında yinelenen boyun eğmelerini kanıtlayan bu örnekleri daha da fazla çoğaltabiliriz. Bunlardan sonuncusu da 2010 Eylül ayında BM Genel Kurulu'nda 1967 sınırlarına göre belirlenmiş bir Filistin devletinden yana olduğunu açıklamasına karşın ABD başkanının Filistin devletinin tanınmasına BM Güvenlik Konseyi'nde muhalefet edeceğini açıklamış olmasıydı. Daha da ağırlaştırıcı etken Beyaz Saray'ın şu anki sahibinin gerçekte sadece İsrail tarafından vakit kazanmak için ve oldubittilerini meşrulaştırmak için kullanılan sözde barış sürecinin yenilgisinin sorumluluğunu Filistinlilere yükleme çabasıdır.

Neden böylesine sistematik inkarlar söz konusudur? Gerçekte söz konusu olan Barack Obama'nın cesaretsizliğidir. Obama sorumluluklarını taşımaktan ve riskli en küçük bir inisiyatif almaktan aciz durumda. Böylece tüm lobicileri iktidarın yollarından kovan Obama şimdi onların serbestçe hareket etmelerine izin veriyor. Obama, Netanyahu ve Lieberman'a koşulsuz desteklerini açıklayarak kendisine karşı puan kazanmayı sürdüren Cumhuriyetçilere karşı çıkmayı göze alamıyor. Gerçekten de Obama, seçilmiş bir başkan olduğunu unutup Kongre'de bir bozgunun getireceği aşağılanmadan kaçınmak için neredeyse her zaman uzlaşmak için rakiplerinin çizgisinde kalmayı sürdürüyor. Başkanlık seçimlerinde bu parlak adaya umutlarını bağlayanlar için ne büyük bir hayal kırıklığı. Obama her ne kadar birinci sınıf bir siyaset adamıysa da, kesinlikle devlet adamı özelliğine sahip değil. Onun için temel risk gelecek ABD başkanlık seçimlerinde seçilmemek.

Ancak Obama açısından en kötü olanı, Kahire konuşmasında açıkladığı ABD'nin Ortadoğu'daki imajını düzeltme girişiminin bir felakete dönüşmesidir. Obama'nın Filistin devletinin ilanı konusunda savunduğu pozisyon ve İsrail'in sürekli olarak yanında yer alması onun güvenilirliğini zedeledi. Obama'nın Arap dünyasını saran gösteriler sırasında oluşturduğu taktiğin ustalığı artık yeterli değil, sözleri bırakıp eyleme geçmesi gerekiyor. Barack Obama'nın önümüzdeki aylarda bunları yapmaya muktedir hale gelmesi pek mümkün görünmüyor çünkü onun tek takıntısı yeniden ABD başkanı seçilmek.

Şu aşamada Obama'ya alçakgönüllülükle yapılabilecek tek öneri, eğer başarabilirse rakipleriyle aynı çizgide artık yer almamaya özen göstermesi olacaktır.

ZAMAN 

HABERE YORUM KAT