1. YAZARLAR

  2. Yavuz Bahadıroğlu

  3. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyene de yılan dokunur
Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyene de yılan dokunur

A+A-

Okumamaya devam...

Merak etmemeye devam...

Araştırmamaya devam...

Düzelmeye ve düzelip düzeltmeye çalışmadan her konuda bol bol şikâyete devam...

Yakınmaya, ürkmeye, korkmaya, pusmaya, kaçmaya, ezilip büzülüp kendimize acımaya ve kendimizi acındırmaya devam!

Ortalık süt limanken çok cesuruz maşallah! Atıp tutmaktan mangalda kül bırakmıyoruz.

Derken birileri sopanın ucunu gösterir göstermez, tısss...

Tabana kuvvet, yallah kümese!..

“Aman ha!.. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!”

Neymiş?

“İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmak evlâ” imiş...

“Köprüyü geçene kadar ayıya dayı denmeli”ymiş.

Ayıya “ayı” demek varken, neden “dayı” demeli sahi?

Neden olacak, korkudan!

¥

Bin türlü mazeret, yüz türlü yakınma...

Kendimizden başka herkesi suçlama...

İşte en iyi yaptığımız işlerden biri de başkalarını suçlamak...

Çocuklarımızın iyi yetişmemesinin suçlusu bile ya Milli Eğitim sistemi, ya öğretmenler, ya kötü örnek olduklarını varsaydığımız komşu çocukları ya da topyekün devlet...

Biz var ya: Sütten çıkma ak kaşığız yani!

Aynı sistemde iyi yetişen çocukların nasıl yetiştiğini düşünmek yok mu?

¥

Anlatmıştım sanırım: Eskiden sakallı genç bir komşum vardı. Sakalsız olduğum için neredeyse beni Müslümandan saymazdı. Bu yüzden zaman zaman tartışırdık. Bir gün baktım sakalını kesmiş. Bilmem hangi belediyede işe başlayacakmış da sakalını kesmesini şart koşmuşlarmış.

Asıl suçlu sakalı kesen değil, kestirenmiş...

Bu düzen değişmeliymiş...

Dindarlara baskı yapılıyormuş...

Kendileri iktidara geldiklerinde işler şıpın işi düzelecekmiş.

Komşum bilmiyordu ki; çok önemsediği, neredeyse inançlarının temeli saydığı konulardan, bir iş karşılığı taviz veren insanlar olduğu müddetçe, taviz isteyenler de olacaktır...

Yani biz değişmedikçe hiçbir şey değişmeyecek.

Rızkı veren Allah mı? Evet, komşum buna inanıyordu.

Gerçekten buna inanıyorsa “rızık” uğruna neden kimliğini ve kişiliğini teslim ediyor?

Temel soru şu: Döndüre döndüre söylediğimiz, başkalarını irşat ya da ilzam için kullandığımız kavramlara biz yeteri kadar inanıyor muyuz?

İnandığımızı söylediğimiz şeylere yeterince inanabilseydik, iş karşılığı onları rüşvet verir miydik?

Bu durumda suçluyu, günahkârı başka yerlerde aramanın ne anlamı var?

Suçlu biziz!.

Günah bizim günahımız!..

Sorunların çoğu yersiz korkularımızdan kaynaklanıyor.

Komşumun sakal hikâyesi, o gün de bana dürüst ve mantıklı gelmemişti, bugün de gelmiyor. Davranışını mazur göstermek için onca nefes tüketeceğine, sadece “İnancıma ve ilkelerime bağlılığım bir dilim ekmekliktir” deseydi, bana göre daha dürüst olurdu.

YENİ AKİT 

YAZIYA YORUM KAT