Bana bir PKK anlat baba, içinde gerçek de olsun

04.11.2011 11:02

Melih Altınok

Her şeyin en iyisini bildikleri gibi PKK’yi de KCK’yı da hepimizden iyi tanır onlar.

Tuttuğu takımın ilk on birini ezbere sayabilen çocukların ukalalığı misali, PKK hakkında ettikleri lafın üstüne laf edilmesine de çok kızarlar.

Çünkü yıllardır her gün birbirinin tekrarı olan ve totalde hiçbir şey söylemeyen gazete yazılarının 30 yıldır barışa çok büyük katkı yaptığına inanmışlardır bir kere.

Kıymetleri, koyunun olmadığı bu kirli savaşın netameli zamanlarında Ertürk Yöntemler cephesinin karşısında poşulu Abdurrahman Çelebi’yi oynamalarından menkuldür.

Üstelik, kendilerinden bir “Atakürt” falan bekleyen zaten yoktur da, hiçbir zaman radikal de olamamışlardır.

Memlekette 30 yıldır süren savaşa dair yegâne alternatif gazetecilik faaliyeti Kandil’de ya da Bekaa’da “hacı” olup, dönüşte de Kasr-ı Kanco’da ziyafetlere katılmaktan ibaret olunca, bu şerefe nail olmak da “amaç” belleniyor tabii.

Şimdi olduğu gibi, o karanlık günlerde de “amasız” barış gazeteciliği yapan değerli isimlerin cesaretlerini, yolculuklarını ayrı tutuyorum elbette. Ama yıllardır izlediğimiz film, biri devletin, öteki hayali devleti için savaşan örgütün gediklilerinin nezdinde meşruiyet ve prestij sağlamak için çabalayan gazetecilerin rol aldığı B sınıfı bir yol hikâyesinden ibarettir.

Bu savaş filminde adları sık sık anıldığı halde kadraja bile girmeyenlerse Kürtlerdir.

Devletin zulmünden bıkan ama silahı reddedip PKK’ye ilişmeyen, kimsesiz, nüfussuz, tek ve bir başına Kürtler. Dağda ölen oğlu, kızı, kocası için kimseye “sitem” bile edemeyen naçar insanlar.

Bölgeye giden gazetecilerin ağırlandığı konaklara, belediye tesislerine, valilik binalarına ancak dışarıdan bakabilen, vekâlet vermedikleri halde hep onlar için “en iyisinde karar kılan temsilcilerinin” konuştuğu, kıyıdaki köşedeki Kürtler.

E hâl bu olunca da, bir nesil ve de dünya, hakkında “realite canım realite”den başka bir şey duymadığımız PKK’nin “realitesi” neymiş, yıllarca sahada kalan elin Alize Marcus’undan öğrendi doğal olarak.

Bugün de aynı sakızı çiğniyorlar. Romantik bir PKK ve Kürt sorunu tasvirinin dışına çıkan kim varsa, ya devlet ağzıyla konuşmakla itham ediyorlar ya da devletin ağzından çıkacak sözün yazarı ilan ediyorlar.

 “E peki nasıl olacak” sorularının tek birine dahi yanıt vermeden, “Silahlar ağaca ağaçlar müzakere masasına dönmeli yurdumda” ezgisini mırıldanmayı PKK ile aralarındaki “mesafesinin” kanıtı sayıp, somut barış önerilerinde bulunanları “devletin tarafındaki şahinlerden” ilan ediyorlar.

Kimi kastettikleri de belli değil, yine karınlarından konuşuyorlar.

Bu kez de telaşları, “cemaatlerinin” mensubu olamayan birkaç gazetecinin, kim öldürüyorsa gocunmadan ona “katil” diyerek, tesbitlerinin kifayetsizliğini açık etmesi, barış için üstlenilecek riskin eşiğini yükseltmesinden kaynaklanıyor.

Tıpkı, Dağdaki PKK’yi anlatan Marcus’un zamanında basiretsizliklerini, beyhude gazeteciliklerini yüzlerine vurması gibi, şimdi de şehirdeki KCK’yı anlatmaya çalışanların hoyratlığından huzursuzlar.

İlişkileri, rahat alanlarda başımıza hesapçı kesilirken sivil ölümlerini net bir dille sorgulamalarına engel olduğu için, Çukurca’da olduğu gibi Malatya’da morgda yatan gençlerin akıbetini dert edinenlerin bağımsızlığından rahatsızlar.

Klişe ideolojik kalıpların esaretinden kurtulup fikir üretenlerin yıllardır havasını soluduğumuz kültürel ve politik çölün havasını ılımanlaştırmasından ödleri kopuyor. Açılan el kapılarından rahatsız ulusalcılar gibi, onlar da kendi statükolarına dört elle sarılıyorlar.

E zor tabii.

PKK’nin dünkü katliamları karşısındaki utanç verici suskunluklarını meşrulaştırmak da, yalnızca KCK davasındaki abuk sabuk tutuklamaları lanetlemekle pekâlâ mümkün. Genç kızlar, hamile kadınlar, çocuklar öldürülürken “yeni anayasa” diye söylenmenin, tavşanlar bayram değil seyran değil dört koldan Çukurca’yı bastığında “her iki tarafa da” silah bırak çağrısı yapmanın konforu dururken niye ellerini kirletsinler ki?

Üstelik bu cengâverliğin getirisi olmadığı gibi götürüsü de bir hayli fazla değil mi?

Gıdım oynasalar, elleri azıcık toza bulaşsa, bölgedeki ve Avrupa’daki konferanslara çağrılmazlar alimallah. Taze PKK muhibbi merkez medyanın kapıları duvar olabilir yüzlerine. Dağda konuştukları kadın gerillanın anlattığı yakıcı gerçekleri sansürleyip yerine “Kandil’den görünümler” yerleştirdikleri kitapları iki paralel merkez medyada bu kadar cilalanmaz mesela.

Cesaretin varsa yalnızlığı, linçi, akıllara durgunluk veren karalama kampanyalarını göze alıp “cemaatini” de eleştireceksin. Derdin gerçekse, barışsa, derdin varsa, tercümanlıklarına soyunmanın getirisi olmayan marjinal bir faaliyet sayıldığı lal edilmiş “gundiler”in evine konuk gideceksin, seslerini duyuracaksın.

Sonra arada masal anlatsanız, övünseniz, hatta kızsanız da lafımız olmaz.


melihaltinok@gmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim