Bana Bir Cümle Söyle İçinde Darbe Ve Kapatma Olmasın!

13.05.2008 14:00

Asım Öz

1933 yılında yayımlan ilk sayısının ilk sayfasında yer alan Varlık Ne İçin Çıkıyor, başlıklı yazıda: İnkılâplar doğrultusunda gerçek bir sanat ve edebiyat dergisi olmak ve memleket davasına hizmet etmek; inkılâp neslinin edebiyat alanında da var olduğunu kanıtlamak; Türk edebiyatına Batı’nın edebî şaheserlerini tanıtmak; dilin özleşme çalışmasında hükümetin aldığı kararları desteklemek; sayfalarında eski-yeni ayrımı yapmaksızın gerçek sanata yer vermek.” şeklinde çıkış gerekçesini özetleyen Varlık dergisi 27 Nisan tarihli darbe günlükleri ve akabinde yaşanan Cumhurbaşkanlığı tartışmaları,22 Temmuz seçimleri ve başörtüsü tartışmalarında hayat, edebiyat ve siyaset arasındaki irtibatı kendi, dünya görüşü doğrultusunda kimi zaman bilindik sol Kemalist indirgemecilikle kimi zaman demokratik bir tutumla kimi zaman feminist bir duyarlıkla kimi zaman da ödünsüz sosyalist kimlikle verilen yanıtlardan oluşan dosyalarıyla kurmaya çalıştı. Bunun devamı mahiyetindeki son dosya konusu AKP ve Parti Kapatma Davası  başlığıyla yayımlandı.Üstelikte Kültür Gündemi üst başlığıyla.Darısı camiamızın edebiyat dergilerinin başına! Tahsin Yücel, Sevinç Çokum, Füsun Akatlı, Halûk Sunat, Feyza Hepçilingirler, Refik Algan, Roni Margulies soruşturmaya katılan isimler. Soruşturma sorusu ise söyle:Türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasına yönelik girişimlerin, Anayasa değişikliği çalışmalarının yapıldığı süreçte, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, “Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” iddiasıyla AK Parti’nin kapatılması ve aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da bulunduğu 71 kişiye siyasi yasak getirilmesi istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı. Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesi, bu isteği oybirliği ile kabul etti. Böylelikle, tek başına iktidarda olan bir parti hakkında ilk kez kapatma davası açılmış oldu. Bu süreci, bir yazar olarak nasıl değerlendiriyorsunuz”

Soruşturmaya ilk yanıt veren Tahsin Yücel’in yanıtını okuyunca hiç şaşırmadım. Çünkü son yayımlanan roman hisli öyküler toplamından oluşan Golyan Devrimi’nden onun jakoben üstelik frankofon bir cumhuriyetçi olduğunu hatta bir tür aydın despot olduğunu sezinlemiştim. Golyan Devrimi’ni bu bakımdan ütopya ve tersütopya geleneği içerisinde okuma yanlışına düşmeksizin bu kitabın AKP karşıtı ve darbe yanlısı bir kitap olduğunu ele alan uzun bir değini yazmıştım. Nitekim bu yorumumun yanlış olmadığını Işık Yanar’ın Bir Ülkenin Karikatürü Hayristan başlıklı yazısının sonuç bölümünde bir kere daha doğrulandığını gördüm.Yanar yazısını şu şekilde nihayete erdiriyordu: “Golyan balığı gibi başkanların sonuncusunun icraatları sonunda Hayristan, "kara" bir ülke haline gelir. Yani bir İslam Devletine dönüşür. Böylece Yücel, siyasi göndermesini yapmış olur. Geçmiş yorumunu gelecekle taçlandırır. Türkiye'deki yaygın şeriat yorumlarını haklı çıkartan bir finale koşar: Kadınların kara çarşafa girdiği, "özgür" olamadığı, mutsuz olduğu bir Hayristan. Tahsin Yücel, kitap boyunca başkanların ilerlemeci yaklaşımlarını, kalkınma hamlelerini hicveder. Gazetecileri döneklikle, Kurtuluş Örgütlerini de paravan şirketler olmakla suçlar. Ama kitabın sonunda bu ilerleme hamlelerini, programları yaratan akli yapıyla koşut düşünmeye başlar. Bu düşünme biçimi, son öykü de kendisini gösterir. Kitap boyunca hayali bir ülkenin geçmişi anlatılırken birden o hayale bugünkü siyasi jargon damgasını vurur. Hem de sadece tek bir yönüyle. Çünkü artık olmuş, geçmişte kalmış bir tarih değil de gelecekle ilgili kehanette bulunmanın zamanıdır.”(Yeni Şafak Kitap Sayı 29) Bay aydınlanma bilgesi Yücel AKP’nin kapatılma davası ile ilgili şunları söylüyor: “Yasalar açısından, zenginlik / yoksulluk, gençlik / yaşlılık benzeri ayrımların hiçbir geçerliliği bulunmadığı gibi, iktidarda ya da muhalefette bulunmanın da belirleyiciliği yoktur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın girişimi de bence yüzde yüz yasal ve yerindedir.” Yücel’e göre AKP Cahit Koytak’ın deyimiyle “tam da kurbanlık kuzu” gibi gücün yasasına boyun eğmelidir. Ne de olsa burası “ağzına biber sürülmüş kuzular cumhuriyeti”dir. Benim bu soruşturmada cevabını merak ettiğim isimlerden biri Sevinç Çokum’du. Çünkü kendisi milliyetçi ve büyük olasılıkla MHP’li bir yazardı. O da ilk zamanlar kapatma davasına karşıymış. Ama zamanla AKP’nin gizli gündemi ve AB yetkililerinin açıklamaları nedeniyle kapatma davasından işkillenmiş. Oralardan ders verilmesini hazmedememe nedeniyle işi AKP’nin kapatılmasına kadar vardırmış. Ama esas mesele burada değil. Esas mesele sağ ve sol Kemalizm’in bütün renklerinde egemen bir akide olan laiklik yani din ve dünya işlerinin ayrılmasında düğümleniyor. Sözü AKP üstünden ABD bayraklı deniz motoruyla dolaşan Arap şeyhine oradan Birinci Dünya Savaşı’na derken Kurtuluş Savaşına ve Mustafa Kemal’e getirerek Turgut Özakman misali bir diriliş anlatısını çerçeveleyip önümüze koyuyor. Mandacılık vb. bir yığın ulusalcı kelamı yutmamızı bekliyor. Korkularıyla meydanları kırmızıya boyayanlara saygı bekliyor. Ve süper final geliyor: “…bir parti gerçekten, neler pahasına kurulmuş olan cumhuriyetimizin temellerini değiştirmek üzere bir başka yola gidiyorsa, orada duralım. Üstelik bu parti eylemlerinin adına demokrasi diyerek, böylesi bir adımı atmış veya atmakta ise elbette bu ülkeye kanını canını vermiş olanlara borçları açısından sorgulanmalıdır.” Bu dil korkuluğun korkusunun bilinçaltına nakışladığı ve her daim statükoyu kollayan muhalefeti yollayan bir dildir aynı zamanda. Üçüncü yorumcumuz ise öğrenciliğimden beri hatırladığım şu yüzde kaç, sorusu üzerinden konuşan tarihsel blokun kıdemli kalem efendilerinden Füsun Akatlı. Hukukun sayılar temeli üzerine bina edilmiş bir yapı olmadığını temelinde hümanist değerlerin bulunduğunu bundan dolayı parti kapatma davasının tartışılmasında, söz konusu partinin aldığı oy oranı, iktidarda, muhalefette veya meclis dışında olmasının önemli olmadığını, ayrıca parti kapatmasına karşı olmanın demokratlığın gereği olarak algılanmasının soyut ve içi boş kavramlardan postmodern erdem üretme becerisinin bir sonucu olduğunu önemli olanın bir partinin hangi gerekçeyle kapatılmak istendiğinin ve buna karşılık o partinin yasal sınırları ihlal etmediğini ispat etmesinin daha aklı selim bir tavır olduğunu ifade etmiş. Buraya kadar ortadan giden Akatlı da son cümlesiyle yurttaşları cumhuriyeti ve değerlerini savunmaya davet ediyor: “Tehlike arz eden ‘odak’ nereyi tehdit ediyorsa, oranın sahipleri sahipliklerini bilmelidirler” Sahip yani efendi kuzuları korkutmaya devam etmelidir! Haluk Sunat ise meseleye temelden yaklaşarak hem sistemi hem AKP’yi Şemdinli olaylarından ve DTP’nin kapatılmak istenmesinden hareketle adaletli bir bakış ortaya koymuş. Hatta Erke Dönengecine bile değinivermiş(Sahi ne oldu ona?) Yıldız Teknik Üniversitesinde okutmanlık yapan ve Cumhuriyet Kitap ekinde dil meseleleri çerçevesinde yazılar yazan Feyza Hepçilingirler uzun erimli modernleşme politikalarıyla bu gibi sorunların temelden çözüleceğine inanan bir merhalecilikten yana olduğunu ortaya koymuş: “Birileri, büyük olasılıkla yine kendilerinin yakmış olduğu ateşin, öngörmedikleri kadar harladığını hissettikleri anda, ellerinin yanmasından korkarak, ateşin üstüne, bir kürek dolusu külü alelacele boca etmeye çalışıyor. İyi ama o kül söndürmez ki ateşi! Hatta üstünü örten külün altında ateş daha uzun süre dayanır; kızıl kora döner; eskisinden de yakıcı olur. Üstelik varoluşunu, külün altında, gözlerden ırak sürdürdüğü için nasıl ve ne kadar büyüdüğü de gözlenemez artık.

Bu kaçıncı parti kapatma girişimi? Bir partiyi kapattıranlar, bu eylemlerinden hangisinden umdukları yararı sağladılar? Demokrasiyi içine sindirmek, parti kapatma/kapattırma alışkanlıklarından vazgeçmekle sağlanabilir önce. “Sus, sen konuşma!” demek hiçbir zaman çözüm olmadı. Başkalarının ağzını bantlayarak onları susturmaya çalışanlar, yalnız kendilerine demokrat olanlardır. Gerçekten demokrat olmanın ilk ve belki de tek koşulu, kendisinin sahip olduğu haklara herkesin sahip olması gerektiğine inanmaktan başka ne olabilir? Bu hakka -gönlüyle olmasa bile- aklıyla inanan, bu hakkı kendisi gibi düşünmeyenler için de sonuna kadar savunabilen kişi ise günü kurtarmaya çalışmaz, köklü çözümler arar; mücadelesini kesin sonuçlara ulaşacağı uzun vadeli programlarla yürütür. Tıpkı şimdi etkisiz hale getirmek için partilerini kapatmaya çalıştığı kişiler gibi…” Bu ifadelerde de çözümleyerek karşı çıkılacak çok yer var. Ama kapatmasız bir perspektif içinde cümleler kurabildiği için şimdilik es geçiyorum. Köklü çözümlerin her dünya görüşü için kaçınılmaz ve ertelenemez bir zorunluluk olduğu ise kuşkusuz bir gerçek. Refik Algan ise cevabını merak ettiğim bir başka isimdi. Çünkü kıpkısa öykülerinde tasavvuftan yazın kumaşı üretmeyi başaran bir yazarın siyasal olarak ne düşündüğünü öğrenmek benim için önemliydi. Ellilerden başlayarak postmodern kapatılmaya değin feodal değerlere prim vermenin bizi bu günkü duruma getirdiğini mırıldanan aynı tek parti nakaratlarını bıkıp usanmaksızın tekrarlayan bir edip. Demokrasi araç mı, amaç mı, biçimsel demokrasi mi, parayla hayat sınavını kaybetme mi soruları arasında seksek oynayan yazar ulusalcı bir tiradla noktalıyor görüşlerini: “Sonuç olarak parti kapanması ya da türban çok küçük taktik sorunlar. Asıl konu ulusal bağımsızlık, bütünlük ve gerçekten demokratik Türkiye’nin yanında kimlerin bulunduğu ve kimlerin Cumhuriyet’e gerçekten sahip çıktığı… Ve bir de Yeni Sömürgeciler ve onların yerli işbirlikçileri ve feodal kalıntıları ile nasıl başa çıkılacağı!” Müslümanlar aleyhinde kullanılmak üzere siyaset piyasasına sürülen bir yığın ulusalcı bakıştan sonra Roni Margulies’e ulaşmak bahar serinliği gibi bir şey.

Darbe retoriğinin doruğa çıktığı 2007 Nisan ayından bu yana edebiyat dünyasında ucundan kıyısından bu konuya odaklanan soruşturmalar genelde sol Kemalist çevrelerle sınırlı kaldı. Darbe günlüklerinin ortaya çıkmasının akabinde boyun eğmez bir kararlılık ve çelikten bir azimle katıksız bir yüreklilikle orta çıkan iki şair vardı. İlki Ağızlarına Biber Sürülmüş Kuzuların Cumhuriyeti başlıklı şiiri ile Cahit Koytak ikincisi ise kamusal tartışmalara katılmasıyla ön plana çıkan özellikle de Virgül dergisinde yazdığı yazılarla tarihe kayıt düşen Roni Margulies oldu. Bizleri büyük kapatılmanın eşiğine getirmiş olan,  darbeci geleneğe karşı, ikirciksiz bir muhalefet ortaya koyan Margulies gücün paranoyası ve insafsızlığı karşısında Kemalist mutlakçılıkla ortaya çıkan siyasal oluşumları ve uzantılarını kıyasıya eleştirmektedir. Gücün fiziği ve kimyası hakkında herhangi bir sorgulama yapmaksızın esas duruşa geçen ya da tartışmayı soyut bir yasacılıkla idealizmin suskunluğuna havaleden edebiyatçılara bakınca Margulies’in önemi kendiliğinden ortaya çıkıyor. Margulies meseleye bir dünya bilinci içinden bakmayı deniyor. Müslümanların hem azınlık olduğu hem de çoğunluğu oluşturduğu ülkelerde bir sosyalistin İslam düşmanlığı ve medeniyetler çatışması gibi safsatalardan uzak kalarak şeytanlaştırma siyasetlerinin karşısında olunması gerektiğini salık verir. Türkiye’de Müslümanlığın kurulu düzen Kemalizm tarafından kendisine dönük eleştirileri ve muhalefeti itibarsızlaştırmak için irtica biçiminde tanımlanışını ima eder. Bunu yaparken kesinlikle irtica ve türevi olan hiçbir sözcüğü kullanmaz. “Kemalist devletin Müslüman düşmanlığına sürekli ödün veren bir küçük ve güçsüz kalmaya mahkum olduğu açık” der.  AKP’yi ise IMF ve TÜSİAD’ın talepleri doğrultusunda yaklaşık altı yıldır uyguladığı neo liberal ekonomik politikaları uygulaması nedeniyle eleştirir. Bunun yanında başbakanın Diyarbakır’da söylediği “ Devlet de hata yapmıştır” sözü gibi, Kıbrıs sorununda askerlerle itişmesini, Ermeni Konferansının yapılmasına izin vermesini, 301. maddenin değiştirilmesini gündeme getirmesini, Genelkurmay’a “Sen benin memurumsun” deyişini, Anayasa değişikliğine dönük çabalarını önemser. Bunları yaparken AKP’nin ikircikli, yarım yamalak ve eksik biçimde tabir caizse iki ileri bir geri anlayışıyla yapmasını eleştirerek mutedil bir tutum benimsediğini ortaya koyar. Ekonomik eleştirilerini saklı tutarak söylediği şu ifadeler gerçekten önemli: “... hükümetin bunları kararlı bir şekilde uygulaması, askere karşı daha sağlam durması için kampanyalar yapmalıyız,  örgütlenmeliyiz,  daha da ileri gitmesi için basınç uygulamaya çalışmalıyız.”AKP’nin asker,  bürokrasi, CHP gibi statükocu güçlere karşı çıktığı için seçimlerde başarılı olduğunu ifade eder. İlerici- gerici gibi anlamsız tartışmalara girmeksizin itişmede taraf olmak gerektiğini vurgular. Varlık dergisinin kültür gündeminde işlediği bu siyasal süreçlere bakınca muhafazakar, İslamcı edebiyat dergilerinin merkezinde yer alanların bu süreçte neler yaptığına neleri yapmadığını teyelleyerek geçelim.

Muhafazakar İslamcı edebiyat dergileri i ya Ay Vakti gibi sunuş yazılarında şehitlik ve terör kavramları üstünden yas tutarak AKP’ye yaslandı ya da süresizce dergilerinde bu durumu görmemecesine ağızlarını, tuşlarını ve kalemlerini mühürlediler. Oysa bu zamanlarda tarihsiz gelecek zamanların konusu olabilecek pek çok dosyalar hazırlandı. Bu dosyalar ertelenebilir; darbeci kapatma siyasetinin uzun sürmüş yirminci yüzyıldan milenyum sonrasına uzanan otoriter demagojisini yapı bozuma uğratacak uzun soluklu,  mantıklı ve iyi biçimde temellendirilmiş çözümleyici yazılar ve soruşturmalardan oluşmuş güncel müdahaleler yapılabilirdi. Hemen herkesin dikkatlerini, araştırma sayfalarını, temel yaklaşımlarını darbeye ayırdığı bir tarihsellikte kamusal şikayet konusunu duyurmak, düzeltmek ve çözmek istiyorsanız bunun kültürel alandaki yankısına da kulak kabartma zorunluluğu ortaya çıkar ki bu sözün erdemini yüceltmek için etkili bir yoldur aynı zamanda.

“Edebiyat sivilleşmenin neresindedir?”, “edebiyat ile sivilleşmenin ilişkisi nedir?” şeklinde soruların, edebiyat adına sorulabilecek en güzel sorulardan olduğu şüphesiz. Çünkü ne hayatı edebiyattan soyutlamak mümkündür, ne de edebiyatın yaşanılan dünya üzerindeki etkilerini göz ardı etmek. Apoletli edebiyatçıları tanımak için, öncelikli olarak sivilleşme kavramı üzerinde durmak gerekir. Acaba biz sivilleşmeden ne anlıyoruz?

Sivil”in karşılığı olarak Türkçe sözlükte; “asker ve askeri sınıftan olmayan, üniforma giymeyen” açıklaması yer alıyor. “Sivilleşme” ise “sivil olma durumu”. Yani tersten okuduğumuzda, bu açıklamalardan hareketle, sivilleşmenin üniformalardan ve dolayısıyla otoritelerden sıyrılmak olduğu yargısına varabiliriz. Bunu edebiyat ile birleştirirsek eğer, sivil edebiyat, “üniforma giymeyen edebiyattır.

 “Edebiyat için sivilleşme gerekli midir?” sorusuna verilebilecek cevap, özellikle Varlık sayfalarından yankılanan ulusalcı haykırışla bir kere daha önemli hale geldi ve edebiyatın mutlaka sivil olması gerekliliği yolunda atılacak epeyce adımın olduğunu da kanıtlamış oldu. Uzunca bir yazıyı Cahit Koytak’ın sözünü ettiğim şiiri ile noktalayalım:

Kuzular taze ot kokusunu arıyor,
taze ot kokusunu özlüyorlar, ama
çayıra girmekten korkuyorlar,
çimenden, çiçekten korkuyorlar,
çünkü otlara ‘biber sürmüş’,
çimene, çiçeğe kül saçmış kurtlar,
kurum bulaştırmışlar…

kuzular suyun çağıltısını dinliyor,
suyun çağrısını işitiyorlar, ama
dereye inmekten korkuyorlar,
çünkü sulara ateş karıştırmış kurtlar,
suları tutuşturmuşlar…

kuzular buluttan korkuyor,
kuzular rüzgârdan korkuyor,
kuzular yağmurdan korkuyorlar,
çünkü bulutu buruşturmuş,
yağmuru çürütmüş kurtlar,
rüzgârı kokuşturmuşlar…

kuzular sudan korkuyor,
kuzular havadan korkuyor,
kuzular yerden korkuyor,
kuzular gökten korkuyorlar…
tanrıdan, tanrının merhametinden,
meleklerden, meleklerin kanatlarından,
kanatların hışırtısından
ve bunun verdiği coşkudan,
arınma fikrinden, yücelme hissinden
ürküyor, korkuyorlar.

o kadar korkuyorlar, o kadar
korkuyorlar ki,
giderek kendilerinden, kendi
seslerinden kendi nefeslerinden
korkmaya başlıyorlar;
kendi ayak seslerinden,
kendi yürek seslerinden,
kendi akıllarından,
kendi duygularından,
kendi rüyalarından korkuyorlar…

sevgiden korkuyorlar,
sevgi denen, inanç denen,
özgürlük denen
ve yüreğe var olma erinci veren
mucizelerden,
kabına sığmayan, sığmayınca da
yasalara da sığmayan düşüncelerden
korkuyor kuzucuklar.

onlar korkularıyla meydanları
kırmızıya boyaya dursun,
kurtlar, ağıl duvarının dibinde pusuya yatmış,
kuzucukların, “mee, meeee!” diye,
-tam da kurbanlık kuzu melemeleriyle-
korkularını yenmeye çalıştıkları yerden,
aklın ve yüreğin kurumuş vadilerinden
uslu uslu dönmelerini bekliyorlar,
hapur hupur yutmak için kuzucukları...”

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim