‘Balyoz’ kararları tartışması (1)

28.09.2012 13:44

Alper Görmüş

Balyoz davası ağır mahkûmiyetlerle sona erdi...

Kararların ardından bu köşede kaleme aldığım ilk yazıda, sonucun, toplumda kemiyet açısından da keyfiyet açısından da küçümsenmeyecek bir ağırlığı bulunan “laik asabiye” sahibi kesimler üzerinde yaratacağı muhtemel etkiler üzerinde odaklanmıştım.

Bugünden itibaren ise ne kadar süreceğini şimdiden kestiremeyeceğim bir “Balyoz kararları tartışması” dizisine başlıyorum...

Hep birlikte izledik: Beklendiği gibi, kararların ardından başlıca iki tavır belirgin bir biçimde öne çıktı.

Birinci grupta, Balyoz davası kararlarının gerçekten büyük tarihsel önemini ve gerçekten çok katmanlı sembolizmini öne çıkaranlar; fakat bu arada tartışılan meselenin aynı zamanda spesifik bir hukuk olayı olduğu hakikatini küçümseyenler vardı... Bu tavrın doğal sonucu, davada öne sürülen kimi itirazların “büyük resme bakmak” gerekçesiyle görmezden gelinmesiydi ki, öyle de oldu.

İkinci grupta ise, davanın zaaflı gibi görünen yanlarını öne çıkaranlar, fakat bu arada dava konusu dönemde, sanıklara isnat edilen suçun (darbeye teşebbüs) gerçekten de işlenmiş olabileceğini gösteren çok güçlü delilleri ve tanıklıkları görmezden gelenler vardı... Bu tavrın doğal sonucu, zaaflardan oluşan “küçük resme” bakmak ve “her şey yalan”a demirlemekti ki, öyle de oldu.

Ben bu dizide, iki tarafın görmek istemedikleri üzerinde yoğunlaşacağım...

Yani hem “sanıklara isnat edilen suçun işlenmiş olabileceğini gösteren çok güçlü delilleri ve tanıklıkları”, hem de başta “imzasız word dokümanlar” ve “zamanlama çelişkileri” olmak üzere sanıklar ve sanık avukatları tarafından dile getirilen itirazları bir kez daha dikkatinize sunacağım.

Peşinen söyleyeyim, bu, “objektif” bir sunum olmayacak... Çünkü sanıklara isnat edilen suçun işlenmiş olabileceğini gösteren çok güçlü emareleri sadece aktarmakla yetinirken (çünkü bunlara sanıklar dâhil zaten kimse inkâr etmiyor), sanıkların ve sanık avukatlarının temel itirazlarını, benim bu itirazlara cevaplarımla birlikte aktaracağım.

Öncelikle sanıkların ve sanık avukatlarının, Balyoz davasının bir “sahtekârlar çetesi” tarafından hazırlanmış sahte belgeler üzerine kurulduğu ve bu nedenle yargılananların tümünün beraat etmesi gerektiği yönündeki iddialarını ele alacağım.

İki ya da üç yazı süreceğini tahmin ettiğim bu bölümü, darbe girişimine delalet eden fakat sanıkların, sanık avukatlarının ve medyadaki bazı gazetecilerin görmek istemedikleri güçlü emareleri ele alacağım birkaç bölüm izleyecek.

“İmzasız word dokümanlar”

Balyoz davası iddianamesine yöneltilen en önemli itirazlardan biri, mahkemenin delil olarak kabul ettiği belgelerin çoğunun, herhangi bir komutanın imzasına açılmış olmasına rağmen imzalanmamış oluşu... “Bu durumda” deniyor, “bunların belge değeri yoktur.”

İmzasız bir dokümanın bir mahkeme tarafından delil olarak kabul edilmesi, ilk bakışta gerçekten de epeyce tuhaf görünüyor... Peki, mahkeme neye dayanarak bunların delil niteliğinde olduğuna hükmetti ve bunlardan ağır kararlar türetti?

Zannediyorum, mahkeme heyeti gerekçeli kararlarında bu hususa bir açıklık getirecektir. Ben, mahkemenin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) hazırlanan suç teşkil eden belgelerde imza kullanılmaması yönündeki temayülü dikkate alarak bu sonuca vardığını düşünüyorum.

Bu da size mi tuhaf geldi? Gelmesin... Bu, böyle. Ben bunu ikisi Nokta’da, biri Taraf’ta yayımlanmış ve Genelkurmay başkanları tarafından doğrulanmış üç imzasız belge üzerinden 2011 yılında göstermiştim.

Şimdi gelin o bilgilerin üzerinden birlikte bir kez daha gidelim...

Medya andıcı: Birçok isim, sıfır imza!

Müracaat edeceğimiz ilk belge, Nokta dergisinin 8-14 Mart 2007 tarihli 19. sayısının kapak haberiydi: Meşhur “Medya Andıcı...”

Gazetecileri “TSK karşıtı” ve “TSK yandaşı” olarak ikiye ayıran andıç belgelerinin altında isimler vardı fakat hiçbirinde o isimlerin imzaları yoktu. Andıç, Genelkurmay Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü’nce imzasız olarak hazırlanmış, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Salih Zeki Çolak’ın imzasız onayıyla Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun’a gönderilmişti. Muhtemelen o da imzasız olarak Genelkurmay Başkanı’na sunacaktı...

Medyada, imzasız oluşuna dikkat çekilerek belgenin sahte olduğu öne sürülmüştü. Mesela Sabah gazetesi, eski bir yüzbaşı olan muhabiri Metehan Demir’in manşet haberiyle andıcın “korsan” olduğunu öne sürmüş, gazetenin o zamanki genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı da şöyle yazmıştı:

“Metehan Demir’in, kıyamet koparan ‘Medya andıcını’, benzer metinler kaleme alan askeri yetkililere gösterince aldığı yanıt ilginç: ‘Bu Genelkurmay’ın yazacağı türden bir andıç değil.’ (...) Üstelik andıcın altında adı olanların hiçbirinin imzası yok. Askeri kaynaklar ‘Bizde imzasız bir belge üst makama gönderilmez. Belgeyi gören herkesin parafı olur’ diyor.” (Sabah, 11 Mart 2007)

Bu manşetten ve yorumdan tam bir ay sonra, zamanın Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, “Sözde değil özde laik cumhurbaşkanı” istediği 12 Nisan 2007 tarihli meşhur konuşmasında, Nokta’nın yayımladığı belgenin gerçek olduğunu fakat kendisine sunulmadığını ve dolayısıyla görmediğini söyleyecekti...

Mahkeme teamülü mü saptadı?

Sözünü ettiğim belgelerden ikincisi Nokta’nın 5-11 Nisan 2007 tarihli sayısında yayımlandı. Genelkurmay’ın “Sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği” planının altında da isim vardı (Aslan GÜNER, Korgeneral, İstihbarat Başkanı) ama imza yoktu!

Bu belgenin de sahih olduğunu biliyoruz... Çünkü askerî savcı, derginin piyasaya çıktığı gün Yayın Yönetmeni olarak beni arayıp, yürüttükleri iç soruşturma nedeniyle belgenin aslını istemişti.

Nokta, hep zannedildiği gibi “Darbe Günlükleri” nedeniyle değil, bu haber nedeniyle basıldı. Ben savcıya belgeyi kendilerine vermeyeceğimizi söyledim ve bir hafta sonra polis askerî mahkeme kararıyla bu belgeyi aramak, bulmak ve el koymak üzere dergiyi bastı. (Polisin elindeki görevlendirme belgesinde aynen böyle yazıyordu.)

Dikkatinize sunacağım son belge, Taraf’ın 20 Haziran 2008’de manşetten yayımladığı “Genelkurmay’ın Türkiye’yi biçimlendirme planı...”

Genelkurmay çıkışlı, çok unsurlu elektronik bir belgeydi bu ve tıpkı Balyoz belgeleri gibi imzasızdı.

Genelkurmay belgeyi yalanlamadı, sadece “Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarında, Komuta Katı tarafından onaylanmış böyle bir resmi evrak veya plan bulunmamaktadır” açıklamasını yaptı. Yani Genelkurmay belgenin sahih olduğunu kabul ediyor fakat “komuta katı”nın onayına sunulmamış, ya da sunulmuş olsa bile onaylanmamış olduğunu söylüyordu. Tıpkı Büyükanıt’ın “medya andıcı” savunmasında olduğu gibi...

Ben bütün bunlardan şu sonucu çıkartıyorum: TSK’da belgeler üst makama gönderilmeden önce mutlaka imzalanıyor ya da paraflanıyorsa; buna karşılık “suç teşkil eden belgeler” parafsız ve imzasızsa, bu durumda bu belgelerin, ileride sağlam bir inkârın yolunu döşeyebilsin diye bilerek böyle, imzasız hazırlanıp üst makamlara sunulduğunu düşünebiliriz.

Bilmiyorum, belki 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin elinde, TSK’da hazırlanan ve suç teşkil eden belgelerin imzasız ve parafsız olması yönünde bir teamülü gösterecek başka belgeler de vardır.

Bu durumda, mahkemenin Oraj, Suga, Çarşaf, Sakal vb. eylem planlarının ve başka Balyoz belgelerinin imzasız olmasının, onların belge niteliğine halel getirmediğine hükmetmiş olması ciddi bir olasılıktır.

Bakalım gerekçeli kararda ne denecek?

Salı: “Sahte CD’ler” mevzuu; Gölcük’ten önce, Gölcük’ten sonra.

***

Taraf yazarının sıfat terörü...

Yazarlarımızdan Barbaros Altuğ’un bir yanıyla lezzetli, öbür yanıyla her an “faul” üretebilecek bir yazım tarzı var. Sertliği zaman zaman kıyıcı olabiliyor, bazı eleştirileri ise insanda hasmane bir pozisyondan üretilmiş duygusu yaratıyor.

Bu kadarı bir yazarın yazma özgürlüğünün sınırları içinde yer alsa da, böyle bıçak sırtı bir tercihin, sahibini zaman zaman kabul edilemez noktalara savurması da kaçınılmaz...

Altuğ, geçenlerde bir televizyon dizisini (Kayıp Şehir) eleştirirken, dizinin senaristlerinden “yaşlı gay yazarlarımız” diye söz ederek tam böyle bir noktaya savruldu.

Ben, bu gazetenin bir parçası olarak, Altuğ’un pervasızca sergilediği sıfat teröründen derin bir utanç duydum.

Şu da var: Bir gazetenin yazarının ayıbı sadece kendisini değil gazeteyi de bağlar. Dolayısıyla Taraf yazıişlerinin bu türden ağır ihlallerin gazetede yer almasını önlemek için çok daha dikkatli olması gerekir.

alpergormus@gmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim