Balyoz Davası ve Kemalizm Zihniyeti

14.02.2011 21:18

Mustafa Bulur

Balyoz Davası Kemalist Zihniyetin ve İcraatlarının Yargılanmasına Vesile Kılınabilmelidir.

Sözü fazla uzatmayacağım, onlarca çuval, koli, yüzlerce belge hakkında da yorum yapmayacağım. Meseleyi bir hukuk tartışmasına da dökmeyeceğim. Çünkü dökenler de ne hukuk tartışması yapıyorlar ne de belgelerin tamamından haberdarlar. İnsanları aptal yerine koyup kurnazca bir psikolojik savaş yürüttüklerini zannedip, varolan kendi kamuoylarını korumayı planlıyorlar, bu çok açık. Bu işin öncülüğünü de şimdilerde özellikle İstanbul Barosu’nun taze kanı(!) yeni başkan üstlenmiş görünüyor.

Özgür-Der’den de bazı isimlerin müdahil olduğu balyoz davası, TSK’daki generallerin neredeyse yüzde sekizini oluşturacak sayıda toplam 163 kişinin tutuklanması kararıyla çok önemli bir aşamaya gelmiş bulunuyor.

Mahkemenin verdiği bu tutuklama kararına en önemli etkiyi şüphesiz Gölcük’te ele geçirilen belgeler yaptı.

“Sahteydi, değildi, ıslaktı, kuruydu, birileri koydu, hayır koymadı itiraflar var” şeklindeki tartışmalar üzerinden sıcak tutulan gündeme ilişkin işin aslı hiç kimse aslında tam anlamıyla bilgilere sahip değil. Bu yüzden tv ekranlarında bu başlıklar altında yürütülen tüm tartışmalar tamamen ideolojik. Ama adil olmak açısından şu hususun altını kalınca çizmek gerekir ki, mahkemeyi deliller üzerinden yürüten heyetlerin elindeki malzeme, basına yansıyanlara göre değerlendirirsek hafifsenecek boyutu çoktan aşmış durumda.

Karşı cenahın niyet okumaları üzerinden yürüttüğü propaganda, “Belli düşüncede olanlar tasfiye ediliyor!”, “Asker, gazeteci, hakim, savcılar üzerinde açıkça baskı var, tehdit var, icraat var” şeklindeki yaklaşım biçimini tersinden okuduğumuzda bu ülke yapısına sirayet etmiş olan düşünceler, ideolojik yapılanma ve kastlaşma kendi kendini itiraf ediyor bu tartışmalarda. Bizim için önemli olan boyutların başında da bu mesele gelmekte.

Nitekim bu durum tartışmaların hukuk değil, iktidar, kazanımlar kayıplar, elde edilmiş konumlar ve bunların zaafa uğraması özelinde yürüdüğü çok açık. O halde bir adalet, kıst, denge, hukuk tartışmasından öte siyasi söylemlerin girdabına sürüklenme tehlikesine karşı dikkat kesilmek elzem.

Biz neye göre hareket ediyoruz/etmeliyiz o halde;

1) Kemalizmin tarihi yeter derecede günah galerileriyle dolu. “Olmaz, yapılamaz; öyle olmadı böyle oldu” şeklindeki yaklaşım biçimleri doğru değil. Üstelik bu tür konular gündeme geldiğinde “O zaman öyle gerekiyordu!” şeklindeki yaklaşım biçimi hem meşru değil, hem de zalimane. Bütün yapılanların üzerini örtmeye, unutturmaya, unutturulamıyorsa, bugün olduğu gibi –muhalif düşünce sahiplerince- gündemleştirme çabaları varsa haklılaştırmaya çalışan yaklaşım biçimleri ideolojik olanın meşruluğundan beslenmekte.

2) İdeolojik olan, yani hayatın her sahasına nüfuz etmiş bulunan ve bu bağlamda zihinleri kirlenmiş nesiller üreten bu yaklaşımın geçmişte yapıp meşrulaştırdıkları da gelecekte yapacaklarının teminatı olarak görülmeli.

3)  “Oyun” şeklindeki, faka basılmışlık olarak -ilk başlarda- gündeme gelen yaklaşım biçimi, “kabul ama oyun” üzerinde şekillenmekteydi; oysa şimdilerde “Oyun”a “delillerin çürüklüğü” propagandası dahil edilmiş durumda. Konu hukuka aksedince paçayı sıyırmanın öğretilmiş ve kaçınılmaz bir yolu olarak.

4)  Referandum konuları, Anayasa mahkemesi, Yargı, HSYK üzerinden gündemleştirdikleri ve iktidarı eleştirdikleri icraat/uygulamaların çok daha fazlası kendi dönemlerinde yapılagelmekte ama vakayı adiyedendi. Çünkü yargı onların deyimiyle/yaklaşımıyla onların elindeydi. Şimdi onların elinden alınma çabasını hukuksuzluk ve sivil darbe olarak nitelemeleri de bundan.

5)  Yine “Oyun” meselesiyle ilgili olarak irdelenmesi gereken bir husus da eğer 27 Mayıs, 12 Mart ya da 12 Eylül’de benzer durumlar darbelerden önce yaşanabilseydi, çıkıp “Biz ülkeyi kurtarma oyunu planlamıştık” diyeceklerdi.

6) Dolayısıyla sanıklara ilişkin eleştirdikleri yaklaşım biçimleri ve uygulamalar, velev ki meri hukuku zaman zaman çiğneyerek de ortaya konsa, bu noktada sadece hukuka uygunluk prosedürü tartışılabilir; yoksa gidişatın mantığı değil. Yani, derin çeteleşmeyle başka türlü mücadele mümkün değildir. Hukuk ihlalleri konunun detayıdır; velev ki bazı belgeler düzenlenmiş de olsa. (Ki bu hususta karşı tarafın muazzam bir propagandası söz konusu, sapla saman iyiden iyiye birbirine giriyor. Bu güruhun iddialarının çürüklüğünü öğrenmek için ciddi bir zaman geçmesi ya da yetkililerin açıklamaları gerekiyor. Malum güruh, aynı hususun kendileri için geçerli olduğunu ve bazı yayın organlarınca propagandif bir saldırıya tabi tutulduklarını belirtiyorlar. Bunların bir kısmı böyle de olabilir ama bu da konunun özünden uzaklaşma anlamına gelmekte, gerçekleri değiştirmemektedir. Anayasaların bile hazırlanma mantığında ülkenin gerçek sahiplerinin kimler olduğu, istedikleri zaman neleri yapabilecekleri yazılıdır. Dolayısıyla geçmişte bu gücü kullananların, şimdilerde kullanmayacaklarını zaten kimse iddia edemez. Hatta içlerinden “Ordu istese darbe yapar tabii ki!” diyenler çıktığını da halen görmekteyiz.

7) Bir ellerinde silah, diğer ellerinde anayasal güvence olan ve bugüne dek dokunulmaz kılınmış olanların sadece Balyoz vb. durumlarda ortaya dökülen delillerde ifade olunan (ve birilerinin ısrarla yalanladığı) durumlarda değil (çünkü bu durumlar anayasayı ve meşru hükümeti ortadan kaldırma maddelerine atfen yürümekte) aslında toplumsal-siyasal-ekonomik pek çok konuda evrensel hukuk ve fıtri yaklaşımlar açısından suç addedilmesi gereken (Muhalif çevrelerin de altını çizdiği) hususlarda ciddi eylemleri söz konusudur. Kemalist mantıkla bir dilin, kimliğin yasak edilmesi, Hz Adem’den bu yana suçtur. İnsanlık suçudur. Bunları bu suçtan yargılayabilecek otorite olmadığı için şu an için bir şey yapabilmek mümkün değildir ama bu mantığın okullarda ders, kışlalarda öğreti, hukuk alanında haklılık payesi olabilmesi tam anlamıyla ne türden bir sistemle karşı karşıya olduğumuzu zaten ortaya koymaktadır. Yasaların suç saydığı fiillerden bile yargılanmamak için binbir propagandaya sarılanlar, öncelikle sahip oldukları dünya görüşünün hangi değer(sizlik)ler üzerine; hangi insanlık suçlarına meşruiyet atfeden modern kirlilikler üzerine oturduğunu da sorgulamalıdırlar. Bu süreç bu zihniyetin de aslında yargılanmasını içermektedir. Aynı husus başörtü yasakçıları ya da Fırat’ın öte tarafında fiili suçlar işleyenler değil, dil, kültür, kimlik üzerinden Allah’ın ayetlerini inkar ederken geniş kitlelere zulüm edenler için de normalde geçerli olmalıdır. Bu yargı sürecinde sanık sandalyesinde oturanlar bu hususlarda tevbe falan etmiş değillerdir. Onlarla tartışma masasına oturulduğunda bu gündemler de ortaya konulmalıdır. Nitekim kendileri bunu çok iyi yapmakta, bu zihniyete karşı olanları ya da karşı çıkma hususunu fiiliyata dökmüş olanların fiillerinden örnekler vererek, kendilerini merkez ve meşru, başkalarını hain, plancı, tehlike olarak göstermekte mahirdirler. Kendileri için zararlı gelişmeleri, tüm halkın zararınaymış gibi gösteren propagandaları, ancak karşı atakla, karşı örneklerle çözülebilir.

8) “Oyun”, “Plan”, “Seminer” dedikleri hususların her kademesinde gerçek kişilikler var. Kendilerinden değil, planın içerisinde yer alan toplumsal kesitlerden söz ediyorum. Vakıflar, dernekler, yayınevleri, tümü gerçek kişilikler ve ciddi, inceden inceye çalışılıp biriktirilmiş bilgiler. Bu çevrelerin kendileri dahi böylesine titiz çalışmaları yapma imkanından yoksunlar. Dolayısıyla hedeflenen kitlelere baktığımızda, kimlik yapılarını izlediğimizde suçlanan güruhun sadece eylemsel bazda değil, aynı zamanda ulusalcı-pozitivist bir dünya görüşüne yaslanarak insanları kategorize eden, suçlu ilan eden paradigmaları da masaya yatırılmalıdır. Nasıl ki Nazizim yargılanmıştır; nasıl ki anti-semitizm suçtur. Bu mesele sadece güce dayalı olduğu için ve dünyada Siyonizm güçlü olduğu için böyledir denip geçiştirilemez. İslam’a göre de anti-semitizm suçtur. Dinde zorlama yoktur. İnsanların dini görüşlerinden ötürü ismetleri(dokunulmazlık konuları) yargılanamaz. O halde bu dünya görüşünün kendisi de teorik kabulleri ve pratikleri üzerinden sorgulanmalı, hatta bu dünya görüşüne mensubiyet içerisinde olanlar, bundan ötürü fiiliyata geçmeye tevessül ediyorlarsa yargılanmalıdırlar. (Yeni hukuk normları buna göre düzenlenmeli, yeni anayasa bir an önce bu hususları gözeterek yapılandırılmalı ve halkın önüne getirilmelidir.)

Bu sadece darbe vb. askeri konularla ilgili değil, toplumsal meselelerde de böyle olmalıdır. Bir öğretmen de dünya görüşü üzerinden bir öğrenciyi cezalandırmaya kalkışıyorsa, suç işlediği/işleyeceğinden haberdar olabilmelidir. Bu balyoz sürecine ilişkin bu konular da bu minvalde işlenmelidir.

9)  Neden bugünlere geldiğimize iddialar üzerinden bir kez daha kuşbakışı bakalım; Askerler bir araya gelip günümüzdeki gelişmelere ilişkin paralel bir senaryo üzerinde çalışıyorlar. Bu durum ses kayıtlarıyla doğrulanıyor, yargılanan askerler bu semineri ve konuşmaları kabul ediyorlar. Seminer Kara Kuvvetleri tarafından doğrulanıyor, hatta o dönem yapılmasının engellenmeye çalışıldığı ilgililerce teyit ediliyor.

Bu jeneriğe göre asker isyanlar çıkarıyor, sıkıyönetim ilan ediyor, hükümeti deviriyor, milli mutabakat hükümeti kuruyor...Tutuklama emirleri veriliyor, gerçek isimler, gerçek gazeteci, siyasetçi isimleri kullanılıyor. Tutuklama listeleri hazırlanıyor. Bu gerçek isimler malum dünya görüşüne eleştiriler getiren, fazlalık oldukları için hadleri bildirilmesi gereken isimler. Derdest edilmeliler yani. Bir daha konuşmamak, yazmamak üzere susturulmalılar.

Buraya kadar olana bir bakalım: Ne ilginçtir ki oyun bile olsa, velev ki bunun bir korku romanı olduğunu varsayalım, burada bir zihniyet, onun dünyaya, yaşadığı ülkeye bakışı, yani bir ya da birden fazla senaristleri yok mu? Bugün iktidarın ya da onlar gibi düşünmeyen hukukçuların yaklaşımlarını faşizanlıkla niteleyenlere göre bu oyunun içeriği normal olmuş oluyor. Ama bakıyoruz ki oyun, -faraziye olarak- hayata dökülse ne AKP’nin zaaflarını öğrenebileceğiz, ne Kürt halkının bugüne ulaşan taleplerini, ne de hukukun meğer herkese lazım olabileceğini, balyozculara da mesela!

Nitekim bu senaryo uygulanırken seçimlerin üzerinden daha birkaç ay geçmiş. Ve Çetin Doğan başta olmak üzere tüm 28 Şubatçı üst rütbeli eylemciler bu sonuçlardan rahatsız. Yani aslında bugünleri bile beklemeye gerek yoktu. AKP’nin icraatlarına bile gerek yoktu. Yani onların bugün propaganda ettikleri hususların yedi sekiz yıl boyunca yaşanması gerekmiyordu, o dönemde de sırf hükümet olanların kimliklerinden ötürü yapacakları iş meşru olarak görülüyordu; velev ki aslında yapmayacak olsunlar. Hangisi daha vahim acaba? Ya da bugün vehamet tablosu olarak görülen ama aslında doksan yıllık tarihin her safhasında kendi gibi düşünmeyen ve yaşamak istemeyenlere (hatta bazen de kendi içlerindekilere) reva gördükleri bazı uygulamalar, şiddet düzeyi çok düşük bir biçimde bugün kendi başlarına gelmekte.

10) Bir de şundan da eminiz artık. Bu adamlarla dönemin Genelkurmay başkanı arasında esen sert rüzgarlardan.

Şimdi propagandayı iyi beceren birileri çıkmış, bizleri ayrıntılara boğarak, tutuklama şekilleri, tutukluluk süresi, detaylara iliştirilmiş bazı noktalardaki hatalar, “oyun”du, “değil”di, devlet ele geçiriliyor (babasının malıymış gibi), yargı siyasileşiyor (sanki değilmiş gibi) diyerek hem kendilerinin hem de halkın gözünü boyamaya çalışıyor.

Evet, kendi cenahlarını da kandırmayı iyi beceriyorlar. “Onlar zaten dünden razı” demeyin; muhalif kesimler bile etkileniyor. Onların yanında durmayan ideolojik güruhlar bile zaman zaman aynı argümanları kullanıyor. Hukuk öyle ya da böyle işletilmeye çalışılıyor. Bu adamların çiftlik olarak gördükleri ve halkı güdülmesi gerekenler olarak tasnif ettikleri böyle bir ülkede hukukun işleyebilmesi siyasi basiret ve kararlılık gerektiriyor. Bundan daha evlasını üretebilmek şu an için mümkün görünmüyor. Önemli olan ipin ucunun kaçmaması ve sürecin tüm suçluları kapsar mahiyette genişleyerek korkusuzca ve nefes almadan sürdürülmesi.

Bu süreç Müslümanları çok ama çok yakından ilgilendiriyor, karşıdan seyretmeye mahal verecek, burun kıvırtacak, tahfif edilecek bir süreç değil bu. Aksine herkes gereken desteği vermeli, bu konuda eylemlilik, panel, seminer faaliyetlerini artırmalı. Hatta mümkünse dava dosyasını mercek altına alabilmelidir. Bu meşakkatli işler pekala paylaşılarak çözümlenebilir. Müdahil olanların sayılarının artması ve mahkemelerde onlarca avukatla gövde gösterileri yapanların gardlarının düşmesi ve sürecin Kemalizmi tüm boyutlarıyla sorgulatabilmesi temennilerimle…  

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim