1. HABERLER

  2. HABER

  3. Balyoz Davası ve İmzasız Belgeler Tartışması
Balyoz Davası ve İmzasız Belgeler Tartışması

Balyoz Davası ve İmzasız Belgeler Tartışması

Balyoz davasında, altlarında isim olup da imza olmayan çok sayıda belge delil olarak kullanıldı. TSK'da suç teşkil edecek belgelerin böyle hazırlandığını bilsek de, bunların delil niteliği tartışmalı.

A+A-

Alper Görmüş / Al Jazeera

Balyoz davasında sanıklar ve sanık avukatları dava boyunca başlıca iki temel itiraz kategorisi öne sürdüler: Savcıların suç delili olarak dosyaya koydukları imzasız word dokümanlar ve bazı belgelerdeki zamanlama çelişkileri. (Yani, tamamına yakını 2003 tarihli belgelerde yer alan fakat avukatlar tarafından o tarihten sonraki yıllarda ortaya çıktığı, geliştiği kesin olarak gösterilmiş bazı olgusal durumların yarattığı çelişkiler) 

Bugün imzasız word dokümanlar meselesini, yarın da zamanlama çelişkilerini ele alacağız.

İmzasız doküman belge olur mu?

Savcıların Balyoz davası dosyasına koyduğu suç delilleri arasında çok sayıda imzasız word doküman bulunuyor ve bu da ciddi itirazlara yol açıyor.

Gerçekten de imzasız bir dokümanın suç delili sayılması ilk anda çok şaşırtıcı görünüyor ve iddia makamı açısından da ciddi bir güçlük doğruyor. İddia makamı bu güçlüğü, yasadışı bir faaliyet içinde olmakla suçladığı kişilerin hazırladıkları evrakların altına imza atmamalarının, normal ve mantığa uygun (meşhur hukuk klişesiyle “hayatın olağan akışına uygun”) sayılması gerektiğini öne sürerek aşmaya çalıştı.

Ben, bu argümanı mesnetsiz bulmayanlardanım. Hele ki, araştırmalarım sırasında, TSK bünyesinde hazırlanan ve suç teşkil eden belgelerin altına isim yazmak fakat imza atmamak yönündeki temayülü saptadıktan sonra...

Aşağıda, ortaya çıktıklarında büyük tartışma yaratmış, inkâr edilmiş, fakat sonradan bizzat Genelkurmay tarafından doğrulukları teslim edilmiş “isimli fakat imzasız” dört belgeden yola çıkarak TSK’daki bu temayülü örnekleyeceğim.

Bir rezerv: Savcı ve gazeteci farkı

Fakat örneklere geçmeden önce bir kez daha gazeteci ile savcının (ya da bir hâkimin) bir dokümanı değerlendirmesindeki farklılığa işaret etmek isterim... Ben bir gazeteci olarak, TSK’daki zikrettiğim “temayül”ü göstererek, Balyoz davasındaki imzasız dokümanların Balyoz’un sonradan uydurulmuş bir senaryo olduğu yönündeki tezlere argüman sağlayamayacağını söylüyorum. Fakat buradan yola çıkarak, bunların hukuk ölçüleriyle “sahih belge” addedilmesi ayrı bir konu, orasının tartışmalı olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca, bu imzasız dokümanların çoğu, müdahalenin gerçekleşmesinden sonra devreye girecek görevlendirmeler ve görev listeleriyle ilgili... Yani bu listelere dayanarak çok sayıda alt rütbeli subayın mahkûmiyetine hükmedildi. Bence asıl büyük sorun burada.

Çünkü, nasıl yasadışı bir belgenin altına isim yazmak fakat imza atmamak “hayatın olağan akışına uygun”sa, imzasız word dokümanlardaki “darbe görevi” listelerinde yer alan isimlerin çoğunun o listelere gıyaplarında, kendilerinden habersiz olarak kaydedilmiş olduğunu düşünmek de “hayatın olağan akışına uygun”dur... Aksi takdirde, darbe hazırlığından yüzlerce, binlerce askerin haberinin olması gerekirdi ki, bu da olmayacak bir şey.  12 Eylül davası dosyasındaki Bayrak Harekâtı planından biliyoruz: Darbe öncesi hazırlanmış bir sürü görevlendirme listesi vardı ama bunlar fiilen yönetime el koyduktan sonra kişilere tebliğ edilmişti. (Bu noktaya, dizinin sonunda birkaç paragrafta toplayacağım “cezalar ve kişisel kanaatim” başlığı altında yeniden döneceğim.)

Şimdi artık sözünü ettiğim dört örneği sırasıyla inceleyebiliriz...

Birinci örnek: Çevik Bir’in “andıç”ı

28 Şubat döneminin kudretli generali Çevik Bir, 1999’da hazırladığı bir “andıç”ta, PKK’ya müzahir oldukları gerekçesiyle bazı gazetecilerin kamuoyu önünde suçlanmasını temin amacıyla çalışmalar yapılmasını öngördü.

Öngörülen faaliyetlerden biri de, 1998’de yakalandığında PKK’nın iki numaralı ismi olan Şemdin Sakık’ın jandarma ifadesine, bazı gazetecilerin Abdullah Öcalan’la para karşılığı röportaj yaptığını eklemekti.

Bu yapıldı, ifade iki büyük gazeteye (Hürriyet ve Sabah) servis edildi ve bu faaliyet çok karanlık sonuçlar doğurdu.

Genelkurmay Başkanlığı, hazırlandıktan üç yıl sonra, 2002’de “andıç”ın varlığını kabul etti. Andıç belgesi, tahmin edeceğiniz gibi “komutan”a (Genelkurmay Başkanı) sunulmak üzere hazırlanmıştı ve ikinci başkan Çevik Bir’in imzasına açılmıştı ama belgede isim var imza yoktu.

Bu durum bir kez de Çevik Bir ile emekli tümgeneral Erol Özkasnak arasında geçen ve mahkeme kararıyla dinlenen telefon konuşmasında teyit edilecekti...

Görüşmede Erol Özkasnak bir televizyon programında bir avukatın “andıç”tan ve “Çevik Bir’in imzası”ndan söz ettiğini duyunca Bir’i arıyor ve avukatın sözlerini aktarıyor:

“Şey diyor o diyor andıç falan diyor Çevik paşanın imzası var diyor yargılanmalı diyor, falan filan böyle konuşuyorlar komutanım.”

Çevik Bir cevaben aynen şöyle diyor: “Ya imza filan da yok hâlbuki orda sadece komutana arz ediliş yazılmış.”

İkinci örnek: Medya andıcı

Nokta dergisinin 8-14 Mart 2007 tarihli 19. sayısının kapak haberi, gazetecileri “TSK karşıtı” ve “TSK yandaşı” olarak ikiye ayırıp isimlendiren “medya andıçı”ydı.

Bu belgede de tıpkı Çevik Bir’in andıçı gibi isim, hatta isimler vardı ama hiçbir imza yoktu. Üzerinde “Andıç” yazan belge Genelkurmay Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü’nce hazırlanmış, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Salih Zeki Çolak’ın imzasız onayıyla Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun’a gönderilmişti. Muhtemelen o da imzasız olarak Genelkurmay Başkanı’na “arz” edecekti.

Haberle birlikte ortalık birbirine girdi ama yayını izleyen bir ay boyunca Genelkurmay herhangi bir açıklama yapmadı. Sadece basında, “adını açıklamak istemeyen üst düzey subaylar”a atfen, yayımlanan belgenin imzasız oluşunun onun sahte olduğunu gösterdiğine dair haberler yer aldı.

Nihayet bir ay sonra, zamanın Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, 12 Nisan 2007’de düzenlediği basın toplantısında (“Sözde değil özde laik cumhurbaşkanı” talep ettiği meşhur toplantı), Nokta’nın yayımladığı belgenin gerçek olduğunu fakat kendisine sunulmadığını ve dolayısıyla görmediğini söyleyecekti...

Üçüncü ve dördüncü örnekler

Sözünü ettiğim dört belgeden üçüncüsü yine Nokta dergisinin 5-12 Nisan 2007 tarihli sayısında yayımlandı: Eylül, 2004 tarihli belgede, “TSK olarak (...) müşterek hareket edebilecek Sivil Toplum Örgütleri’nin (STÖ) tespit edilmesi ve bu örgütlerle işbirliği ilkelerinin benimsenmesine ihtiyaç duyulduğu” belirtiliyor, belgenin ekinde de TSK’ya müzahir olabileceği “değerlendirilen” sivil toplum örgütlerinin listesine yer veriliyordu.

Tam da listede yer verilen sivil toplum örgütlerinin öncülüğünde düzenlenen Cumhuriyet Mitingleri’nin başlayacağı hafta yayımlanan kapak haberi doğal olarak kamuoyunda büyük bir ilgiyle karşılandı.

Genelkurmay, ilk iki örneğin tersine, daha dergide yayımlandığı gün belgenin gerçek olduğunu kabul etti. askerî savcı, derginin piyasaya çıktığı gün yayın yönetmeni olarak beni arayıp, yürüttükleri iç soruşturma nedeniyle belgenin aslını istedi. Kendisine ret cevabı vermem üzerine de askerî mahkemeden çıkardığı kararla, belgeyi aramak ve el koymak gerekçesiyle Nokta dergisinin basılmasını sağladı (13 Nisan 2007).

Belgeyi konumuza bağlarsak: Onun altında da tıpkı önceki iki belge gibi isim vardı (Aslan GÜNER, Korgeneral, İstihbarat Başkanı) ama imza yoktu!

Bu çerçevede zikredeceğim son belge, Taraf’ın 20 Haziran 2008’de manşetten yayımladığı “Genelkurmay’ın Türkiye’yi biçimlendirme planı...”

Genelkurmay çıkışlı, çok unsurlu elektronik bir belgeydi bu ve tıpkı önceki üç örnekte olduğu gibi (ya da Balyoz belgelerinde olduğu gibi) imzasızdı.

Genelkurmay yaptığı açıklamada, “Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarında, Komuta Katı tarafından onaylanmış böyle bir resmi evrak veya plan bulunmamaktadır” açıklamasını yaptı. Yani Genelkurmay belgenin sahih olduğunu kabul ediyor fakat “komuta katı”nın onayına sunulmamış, ya da sunulmuş olsa bile onaylanmamış olduğunu söylüyordu. Tıpkı Büyükanıt’ın “medya andıcı” savunmasında olduğu gibi...

İmzasız dokümanların anlamı

Artık, bu bölümün başlığında sorduğumuz “İmzasız word dokümanları ne anlatıyor?” sorusunun cevabını verebiliriz, o da şudur:

TSK’da belgeler üst makama gönderilmeden önce mutlaka imzalanıyor ya da paraflanıyorsa; buna karşılık “suç teşkil eden belgeler” parafsız ve imzasızsa, bu durumda bu belgelerin, ileride “sahte belge” itirazına zemin hazırlasın diye bilerek böyle, kasıtlı bir eksiklikle hazırlanıp üst makamlara sunulduğunu düşünebiliriz.

Etiketler : ,

HABERE YORUM KAT