Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri –9

11.02.2011 00:00

İbrahim Sediyani

Kur pi ujë, kujto burimin.

(Su içtiğinde, kaynağı hatırla.)

Arnavut atasözü

 

Tıpkı dün olduğu gibi, saat sabahın 04:00’ünde odamdaki telefon çaldı. Resepsiyondan uyandırmak amacıyla arıyorlardı. Hemen uyandım ve suyla bir güzel abdestimi aldıktan sonra aşağıya, kahvaltı odasına indim.

İki buçuk saatlik bir uykuya rağmen oldukça dinçtim. Yeni bir güne hem zihnen hem de bedenen hazırdım.

Kahvaltı odasında karşılaşıp günün ilk selamını verdiğim diğer arkadaşlarım da aynı şekilde.

17 KASIM: ARNAVUTLUK

Açık büfede her birimiz kahvaltılarımızı tabaklara doldurup bir masaya oturduk ve başladık sohbetli güzel kahvaltımızı yapmaya. Tahmin ettiğim gibi, Mehdi Gurra da gelmişti. Bu saate kadar İba köyünde etlerin başındaki ekiple birlikte nöbet tutmuş, şimdi de hiç evine uğramadan bizi uğurlamak için otele gelmişti. Bu adam hiç uyumaz mı ya?

Dünkü işimiz, bütün kurbanların kesilmesi ve WEFA’nın kurbanlarının dağıtılmasıydı. Bugün ise sadece bir işimiz var; İHH’nın kurbanlarını dağıtmak. Fakat uzun bir yolculuğa çıkacağız bugün, çünkü kurbanları uzak bir coğrafyada, Arnavutluk’un kuzeyindeki en dağlık bölgede dağıtacağız.

Arefe günü geldiğimiz Arnavutluk’un başkenti Tiran’da, ilk günümüz “ayak bastı” ve otelimize yerleşmekle geçmişti. (Kurban Bayramı’nın bir gün öncesi için kullandığımız “Arefe” sözcüğü, Mekke-i Mükerreme’de, Hz. Adem ile Hz. Havva’nın yeryüzünde ilk karşılaşıp biribirlerini buldukları, ayrıca Peygamber Efendimiz’in de Vedâ Hubesi’ni okuduğu yer olan ve hacıların ziyaret edip Müzdelife’den önceki geceyi geçirdikleri Arafat Dağı’nın ismiyle aynı kökten gelir. Türkiye’de çok yanlış bir şekilde, hem Kurban Bayramı’ndan önceki gün için, hem de Ramazan Bayramı’ndan önceki gün için “Arefe Günü” ifadesi kullanılır. Halbuki bu, hatalı bir kullanımdır. Ramazan Bayramı için “Arefe” diye bir olay sözkonusu değildir. “Arefe Günü” ifadesi, sadece Kurban Bayramı için kullanılmalıdır. Kurban Bayramı ise, gerçekten de çok ama çok ilginçtir ki, Cenâb-ı Mevlâ’nın takdîr-i ilâhi gereği, nedense her sene Hacc ile aynı günlere denk gelmekte, bu ilginç tesadüf de Cumhuriyet Gazetesi’nin sürmanşetinden ulusumuza duyurulmaktadır.)

Dün, bayramın ilk günü, günümüzün tamamı başkent Tiran’ın Petrele ilçesine bağlı dört köyde (Mushqeta, İba, Mangull ve Mulet) geçmişti.

Bugün, bayramın ikinci günü ise, Arnavutluk’a geldiğimizden beri ilk kez Tiran il sınırlarının dışına çıkacağız. Şu ana kadar henüz il dışına çıkmamıştık bu ülkede.

Balkanlar’ın dağlık, bol ırmaklı ve bol göllü, gelip gören herkeste – hiç abartmasız söylüyorum – büyük bir hayranlık uyandıracak muhteşem bir doğal güzelliğe sahip ülkesi Arnavutluk, “Qarke” olarak adlandırılan 12 il (alfabetik sıraya göre Beratit, Dibrës, Durrësit, Elbasanit, Fierit, Gjirokastrës, Korçës, Kukësit, Lezhës, Shkodrës, Tiranës, Vlorës) ve “Rrethe” olarak adlandırılan 36 ilçeden oluşuyor. Ondan sonra da “Kalaja” denilen küçük ilçeler veya bucaklar (nâhiyeler) geliyor. Bunları da Arnavutça’daki isimleri “Komuna” olan belediyeler, Arnavutça’daki isimleri “Bashkia” olan kasabalar ve Arnavutça’daki isimleri “Fshati” olan köyler takip ediyor.

Bugünkü kurban dağıtımlarını, Dibres ilinin (Qarku i Dibrës) Mat ilçesine (Rrethi i Matit) bağlı (Mat ilçesinin merkezi, Burrel şehridir) Klos kasabasında (Bashkia Klos) gerçekleştireceğiz. Yani bugünkü işimiz köylerde değil, ondan bir numara büyük olan kasabada.

Klos ile Tiran arası mesafe, 110 km. Fakat bu, yol mesafesidir; coğrafî mesafe değil. Coğrafî olarak iki yerleşim arasında 60 – 70 km’den daha fazla bir uzaklık yok ancak arada “yol” olmadığı için, dolanarak gitmek zorundasınız. Karayoluyla Tiran’dan Klos’a giderken harita üzerinde kocaman bir C harfi çiziyorsunuz ister istemez, “hilâl” çiziyorsunuz.

110 km’lik bir yolculuk için neden “uzun, uzuuuun, upuzun” ifadelerini kullandığımı ise, bizimle birlikte yapacağınız bu yolculukta siz de anlayacaksınız. 110 km’lik Tiran – Klos yolculuğunun ilk 55 km’si, yani tam yarısı “normal yol”. Başkentten çıkıp batıya doğru (dünkü yolculuğumuzun tersi, yani bugün Adriyatik Denizi’ne doğru) 55 km yol aldıktan sonra anayoldan çıkıp sağa, çok ama çok bozuk ve ayrıca dar bir yola girip rotanızı batıdan kuzeye doğru çevirmek ve yolculuğunuzun geri kalan 55 km’sini bu dar ve bozuk yol üzerinde yapmak zorundasınız. 110 km’lik yolun tam kaç saat sürdüğünü, gezi yazısını okurken hayretle “takip edeceksiniz”.

Başkent Tiran’da, “Rruga e Bardhok Biba 59” (Bardhok Biba Caddesi 59) adresinde bulunan 3 yıldızlı Hotel Arbër’de yaptığımız kahvaltı ve kıldığımız sabah namazlarından sonra, tek minibüsle, dağlık ülke Arnavutluk’taki “kavisli yolların kralı” Fatmir Isufi ağabeyin kırmızı minibüsüyle bugünkü yolculuğa başlıyorduk.

İHH’nın kurbanlarını dağıtmak üzere 7 kişilik bir ekiple yola çıkıyorduk: Şoförümüz Fatmir Isufi, fotoğrafçımız Xheladin Hajrullah, ALSAR’dan Saimir Rusheku, İHH’dan Halid Necdet Arslaner, Mehmet Kâmil Gelgör, Murat Kantarcı ve aralarındaki “Hür Adam” olarak ben.

Arbër Oteli’nin önünde duran kırmızı minibüse sırayla bindik. Fatmir direksiyon başına, Halid abi O’nun yanına, en öne. Kâmil abi, Saimir ve Xheladin bir arkalarına, orta sıraya. Birimiz Sivaslı birimiz Elâzığlı olduğumuz için Murat’la ben en arkaya!!! Karayağız Anadolu evlâtlarının makus talihi...

Mehdi hepimize iyi yolculuklar diledi ve biz de O’ndan hatır isteyip yola koyulduk. Şoförümüz Fatmir, yüzünde zaten hiç eksik olmayan gülücüklerle arabayı çalıştırdı ve yolculuğumuz başladı.

Bardhok Biba Caddesi’ndeki otelin önünden hareket eden minibüsümüz, 220 m kadar gittikten sonra sağa kırıp “Rruga Dervish Hatixhe” (Derviş Hatice Caddesi)’ne saptı. Ordan da 92 m sürdükten sonra sola kırıp, ALSAR Vakfı merkezinin de bulunduğu “Rruga e Barrikadave” (Barikatlar Caddesi)’ne girdi. O yol üzerinde 260 m gittikten sonra bu kez yeniden sağa kırıp “Rruga Reshit Petrela” (Reşit Petrela Caddesi)’ne çıktı. Bu yolda da 240 m sürdükten sonra sola kırıp “Rruga Siri Kodra” (Siri Kodra Caddesi)’ne saptı. Bu uzun ve geniş yol üzerinde 1, 7 km yol aldıktan sonra sağa kırıp “Rruga Demokracia” (Demokrasi Caddesi)’ne girdi. Bu yol daha büyük ve genişti. Bunun üzerinde de 3, 1 km yol aldıktan sonra sola kırıp E 762 otobanına çıktı. E 762 yolunun çok güzel ve şiirsel bir ismi var; “Bulevardi Blu” (Mavi Bulvar). Bulevardi Blu üzerinde, yani E 762 otobanında 35, 9 km yol aldıktan sonra bu kez sağa kırıp başka bir yola, “Rruga e Qytetit” (Şehir Yolu) adlı yola girdi. Bu noktadan itibaren otobandan ve normal düz yoldan çıkıp, 130 m sonra işte o bozuk ve dar yola, SH 6 yoluna girdi.

Yolumuzu bu kadar çabuk ve bir çırpıda yarılamıştık. Sadece 45 dakika içinde yolumuz yarılanmıştı. Fakat bundan sonraki yarısı, hiç de öyle olmayacaktı. E 762 yolunu 4. ve 5. viteslerle almıştık, SH 6 yolunu ise 2. ve hatta 1. viteslerle alacaktık.

Bizim E 762 yolundan sapıp SH 6 yoluna girmemiz, tam da Fan Nehri önünde gerçekleşen bir manevra olmuştu. Kuzeydoğudan güneybatıya doğru akan ve Adriyatik Denizi’ne dökülen Fan Nehri hemen önümüzde akıyordu ve eğer biz yolumuza bu şekilde devam etseydik, akarsuyun üzerinden geçip karşı tarafına atlayacaktık. Fakat tam önünde aracımızı kırıp başka bir yola sapınca, akarsuyu solumuza almış olduk. Şimdi Fan Nehri ile paralel gidiyorduk. Ancak çok ilginçti; su, doğudan batıya doğru akıyordu, biz ise batıdan doğuya doğru yolculuk ediyorduk. Su, Adriyatik’e doğru akıyordu, biz ise Adriyatik’e sırtımızı dönmüş ve ondan uzaklaşıyorduk. Herşey çok güzeldi; yolculuk harikaydı, doğal güzellikler hayranlık uyandırıcıydı.

Sadece tek üzüntüm vardı: Hayatımda hiç görmediğim, anca iki gün önce havadan, uçaktan seyrettiğim Adriyatik Denizi’ne 7, evet, sadece 7 km yaklaştığımız halde bu denizi hiç göremeden sırtımızı dönmüştük ona. Oraya kadar geldikten sonra değil arabayla, yürüyerek bile gidip görülebilirdi.

Şimdi sağ tarafımızda yemyeşil dağlar, sol tarafımızda ise masmavi akarsu vardı. Yeşili sağımıza, maviyi solumuza alarak gidiyorduk. (ipekyesil_sediyanimavi@hotmail.de)

Çok dar bir yoldu; 20 km / saat’in, 30 km / saat’in üzerine çıkamıyorduk. Hatta karşıdan da araç geldiğinde dura dura geçiyorlardı araçlar biribirlerinin yanından. Bunların hiçbiri bizim için sorun değildi; konu bile değildi. Bizler çok mutluyduk, hem dışarıdaki manzara hem de minibüsün içindeki sohbetimiz çok güzeldi ve bizler, yaşadığımız “her ânın” tadını çıkarmaya çalışıyorduk.

Sırasıyla Fushë Milot ve Milot köylerini geride bıraktık. Milot köyü ile Skuraj köyü arasında Fan Nehri’ne de hoşçakal dedik ve tam o noktada bu kez de, Mat Nehri ile kucaklaştık. Doğudan batıya doğru akan Mat Nehri, Milot ile Skuraj köyleri arasında Fan Nehri’ne dökülerek akıntısına son veriyor.

Bizler daha önce Fan Nehri kıyısında yolculuk yaparken, akarsu hep sol tarafımızdaydı ve ona paralel gidiyorduk. Mat Nehri üzerinde yolculuk yaparken ise, yol tam suyun kenarındaydı ve akarsu üzerindeki köprüler aracılığıyla arada bir yerini değiştiriyordu. Bazen nehrin sol tarafında, bazen de sağ tarafında gidiyorduk. Bizler batıdan doğuya doğru gidiyorduk, bu güzel ırmak ise doğudan batıya doğru akıyordu. Su, hep üzerimize doğru akıyordu.

Mat Nehri üzerinde karşımıza çıkan ilk köy, Skuraj köyü oldu. Skuraj’dan sonra gelen Shkopet köyünü de geçtikten sonra karşımıza Shkopet Baraj Gölü (Liqeni Shqopeti) çıkıyor. Ondan sonra ise Ulza köyü ve kocamaaaaan bir baraj, Ulza Baraj Gölü (Liqeni Ulëz).

Suyun önünü kesen, suyun akıntısını kesen kocaman bir set! Suyun doğal akışına tecavüz eden, doğal yaşamına kasteden kocaman bir baraj! Barajlar; insanoğlunun doğaya karşı en büyük cinayetinin ismi. Barajlar...

Minibüsün içinde tam 4 tane fotoğraf mâkinası var ancak hiçbiriyle bu barajların fotoğrafı çekilmiyor, tabiî ki. Daha önceki gezilerde (örneğin Schaffhausen – İsviçre), barajların fotoğrafını çektiğim halde gezi yazılarında kullanmadım. Kullanmıyorum da. (Barajların fotoğrafını, sadece barajlar aleyhine yazdığım makalelerde kullanıyorum. Barajlara karşı olduğum için, gezilerde fotoğrafını çekmiş olsam bile gezi yazılarında kullanmıyorum. Benim inqılabîliğim de bu şekilde; idare edin gitsin.)

Ulza köyündeyiz şimdi; Dibres ilinin (Qarku i Dibrës) Mat ilçesine (Rrethi i Matit) bağlı Ulza köyünde. Mat Nehri üzerinde kurulu küçük ve şirin bir köy. Irmağın üzerinde Ulza Baraj Gölü (Liqeni Ulëz) var, kocaman bir baraj!

Burada “Ulza Hidroelektrik Santrali” bulunuyor. 1963 tarihinde inşâ edilmiş; Komünizm döneminde. Ve o dönemdeki ismi “Karl Marx Hidroelektrik Santrali” idi; Marksizm’in kurucusunun adını taşıyordu. Komünizm yıkıldıktan sonra ismi değiştirilmiş.

Bizler Ulza mıntıkasında yolculuğumuza devam ederken, Mat Nehri üzerinde gözümüze muhteşem bir asma köprü ilişmez mi? Aman Allâh’ım, ne kadar güzel bir köprü! Hepimiz aynı anda yükseltmiştik sesimizi: “Üff üff üff, köprüye bak köprüye!!!”...

Olağanüstü güzel bir köprüydü bu; muhteşem bir güzelliği vardı. Mat Nehri (Lumi Mat) üzerindeki bu harikulade köprünün ismi de “Ulza Köprüsü” (Ura e Ulzës).

Asma köprüydü. Çok ilginç ve hoştu. Renkleri yeşil – mavi – sarı idi. Asmaları demirdendi ama kendisi betondan yapılmamıştı; tahtadan yapılmış bir köprüydü. Ve kocamandı; büsbüyük. O kocaman baraj gölünün tam karşısındaydı ve doğallığıyla, doğal hayata kattığı güzellikle adetâ karşısındaki dev baraja, dev katile karşı devrimci bir karşı duruş sergiliyordu.

Bu muhteşem köprüyü görünce yola devam etmek mümkün mü? Değil tabiî. Hemen Fatmir’e minibüsü kenara çekip durmasını söyledik. Biz Arnavutça bilmiyorduk, Fatmir de Türkçe bilmiyordu, fakat yine de bunu Türkçe söylemiştik: “Fatmir abi, dur dur dur!”... O ise bir şeyi kabul etse de etmese de aynı şekilde güldüğü için, teklifimizi kabul ettiğini ancak minibüsü durdurduktan sonra anlayabilmiştik.

Fatmir ile Saimir bu köprüyü belki de yüzlerce kez gördükleri için onlar arabadan inmediler; içeride oturup beklediler. Xheladin de yabancı değildi köprüye ama o mecbur bizimle gelecekti; köprü kadar muhteşem fotoğraflarımızı çekmek için.

Xheladin tam köprünün başında durdu ve makinâsını çıkarıp ayarladı. Bizler de, “buralı olmayan” dört kişi, çocuksu bir heyecanla çıktık köprünün üzerine.

Muhteşem dakikalardı bunlar...

Yeşil – mavi – sarı Ulza Köprüsü’nün altında Mat Nehri’nin bej suları akıyordu. Bej bej akıyordu...

Köprünün demirlerine yaslanıp baktım altımızdan akan suya. Ne kadar da güzel akıyordu. Akıyordu ama, önüne bakmıyordu. Gözlerini yukarı dikmiş, bize bakıyordu su.

Mahzun bakıyordu, hüzünlü bakıyordu, içli bakıyordu. Dertli bakıyordu.

Konuşmak istedim bu güzel akarsuyla. Nehirle konuşmaya başladım. Onun diliyle konuştum hem de; Arnavutça:

- Ujë; prek mua... (*)

Cevap vermedi su. Yeniden denedim:

- Ujë; prek muaaaa...

Yine cevap yok. Bir daha denedim:

- Ujë; prek mua... Prek mua; ujë.

Konuşmuyordu su; yanıt vermiyordu. Tüm cesaretimi toplayıp yeniden denedim:

- O ujë; prek duart e mi... Prek gishtat e mi... Prek këmbët e mi... Prek flokët e mi... Prek sytë e mi... Prek veshët e mi... Prek buzët e mi... Prek gjuhën e mi... Prek krahët e mi... O ujë, preke të gjithë trupin tim, preke çdo pjesë të tij... (**)

Ne yapsam boş! Cevap vermiyordu su. Bir daha denedim, bir daha:

- O ujë; eja pra, më prek!.. Më prek o ujë... (***)

Ümidim yavaş yavaş kırılıyordu artık. Hiç cevap vermiyordu su. Son bir umut:

- Ujë, prek mua...

O ujë, preki gishtat e mi!.. Preki që në jetën time të përkohshme të cilën e kam kaluar me të shkruar, me fjalë dhe fjali, lapsin të mos e përdor për vete, post dhe pozitë. Por ta përdor vetëm për të thënë të vërtetën, për t’i dhënë gjuhë të drejtës dhe për vendosjen e themeleve të paqes dhe drejtësisë.

Ujë, prek mua...

O ujë, preke gjuhën time!.. Preke që të paktën një herë në jetën time të përkohshme nga goja ime të mos dalë ndonjë fjalë e gabuar dhe e kotë. Të mos flas asnjë fjalë që i thërret njerëzit për në të keqe, shirk dhe zjarr. Gjuha ime të flas vetëm të vërtetën. Të thërras vetëm në të mirë, paqe dhe drejtësi. T’i flas njerëzve vetëm vahjin që i çon në shpëtim.

Ujë, prek mua...

O Ujë, preke të gjithë trupin tim, preke çdo pjesë të tij... Preke që e gjithë jeta ime, mendimi im, veprimet e mia, marrëdhëniet që kam me njerëzit, bimët, kafshët, shoqërinë, natyrën dhe gjeografinë të rregullohen sipas ligjeve të caktuara nga Islami dhe Kur’ani. Të jetojë me gjithë shpirtin dhe qenien time dashurinë për Allahun. Të jetoj si mysliman dhe të ekzistoj me identitet Islam. Të jetoj si “dëshmitar” dhe të vdes si “dëshmor”.

Ujë, prek mua...

O ujë, eja pra, më prek!.. Më prek o ujë... (****)

Konuştu su...

Konuştu.

Cevap verdi bana su. Cevap verdi bana.

Şu sözü söyledi bana su:

- Ujë: Nëse Rrjedh Bëhet Lum, Nëse Bie Bëhet Ujëvarë, Nëse Qëndron Bëhet Liqen. (*****)

 

sediyani@gmail.com

 

(*) : Su; dokun bana...

(**) : Ey su; ellerime dokun... Parmaklarıma dokun... Ayaklarıma dokun... Saçlarıma dokun... Gözlerime dokun... Kulaklarıma dokun... Dudaklarıma dokun... Dilime dokun... Kollarıma dokun... Ey su; bütün vücûduma dokun, bedenimin her tarafına dokun...

(***) : Ey su; haydi dokun bana... Dokun bana, su...

(****) : Su; dokun bana…

Ey su; parmaklarıma dokun… Dokun ki, yazmakla, sözcüklerle ve cümlelerle geçirdiğim şu fânî hayatımda kalemimi nefsim için, makam ve mevkiî için kullanmayayım. Kalemimi yalnızca hakkın söylenmesi, doğrunun dillendirilmesi, barış ve adalet umdelerinin yerleşmesi için kullanayım.

Su; dokun bana…

Ey su; dilime dokun… Dokun ki, şu fânî hayatımda bir kez olsun ağzımdan yanlış ve bâtıl bir söz çıkmasın, insanları kötülüğe, şirke, ateşe çağıran hiçbir sözcük ve cümle konuşmayayım. Dilim yalnızca hakkı seslendirsin. Yalnızca hayra, barış ve adalete çağırayım. İnsanlara yalnızca kurtuluşa götüren vahyi konuşayım.

Su; dokun bana…

y su; bütün vücûduma dokun, bedenimin her tarafına dokun… Dokun ki, bütün hayatımı, düşüncemi, davranışlarımı, insanlarla, bitkilerle, hayvanlarla, toplumla, doğayla ve coğrafyayla olan tüm ilişkilerimi İslam ve Qûr’ân’ın belirlediği ölçülere göre tanzim edeyim. Bütün varlığımla, bütün benliğimle Allâh’a kulluğu yaşayayım ve yaşatayım. Müslüman olarak yaşayıp Müslüman bir kimlikle var olayım; “şâhîd” olarak yaşayıp “şehîd” olarak son nefesimi vereyim.

Su; dokun bana…

Ey su; haydi dokun bana… Dokun bana, su.

(*****) : Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur.

 

 

FOTOĞRAFLAR:

 

Burası Dibres ilinin Mat ilçesine bağlı Ulza köyü. Mat Nehri üzerinde kurulu küçük ve şirin bir köy. (ARNAVUTLUK)

 

 

Mat Nehri üzerindeki bu harikulade köprünün ismi “Ulza Köprüsü” (ARNAVUTLUK)

 

 

Olağanüstü güzel bir köprü bu; muhteşem bir güzelliği var (ARNAVUTLUK)

 

 

Asma köprü. Çok ilginç ve hoş. Renkleri yeşil – mavi – sarı. (ARNAVUTLUK)

 

 

Asmaları demirden ama kendisi betondan yapılmamış; tahtadan yapılmış bir köprü. Ve kocaman; büsbüyük. (ARNAVUTLUK)

 

 

Ujë: Nëse Rrjedh Bëhet Lum, Nëse Bie Bëhet Ujëvarë, Nëse Qëndron Bëhet Liqen (SHQIPËRIA)

 

 

Ujë, prek mua... O ujë, preki gishtat e mi!.. Preki që në jetën time të përkohshme të cilën e kam kaluar me të shkruar, me fjalë dhe fjali, lapsin të mos e përdor për vete, post dhe pozitë. Por ta përdor vetëm për të thënë të vërtetën, për t’i dhënë gjuhë të drejtës dhe për vendosjen e themeleve të paqes dhe drejtësisë. (SHQIPËRIA)

 

 

ULZA KÖPRÜSÜ HÂTIRASI... (Soldan sağa) Halid Necdet Arslaner, İbrahim Sediyani, Murat Kantarcı ve Mehmet Kâmil Gelgör (ARNAVUTLUK)

 

 

Balkanlar’ın dağlık, bol ırmaklı ve bol göllü, gelip gören herkeste – hiç abartmasız söylüyorum – büyük bir hayranlık uyandıracak muhteşem bir doğal güzelliğe sahip ülkesidir, bu ülke (ARNAVUTLUK)

 

 

Ulza Köprüsü üzerinde hemen bir şantiye kurup çalışmaya başladık. Hangimizin ne iş yaptığına gelince; uzaktan yakına doğru anlatalım: Kâmil abi köprünün uzunluğunu, Murat da yüksekliğini ölçüyor. Halid abi, yağmur yağdığında buluttan kopan yağmur tanelerinin ne kadar süre sonra aşağıya ulaşacağını ve köprünün kaç dakika içinde ıslanacağını hesaplıyor. Bense, sel taşkını olması halinde nehir sularının nereye kadar yükseleceğini hesaplıyorum. Gerçi ben bu işlerde biraz tecrübeliydim. Leonardo de Vinci ile aynı şantiyede çalışıyorduk. Ben kamyonu kullanıyordum, Leonardo de vinci. (ARNAVUTLUK)

 

 

Köprüden ayrılma vakti gelmişti ancak hayranlık duygularıyla ayrılmıştık oradan (ARNAVUTLUK)

 

 

Daha önce tek başıma yaptığım geziler de çok güzeldi elbette. Fakat bir geziyi böyle güzel dostlarla birlikte yapmak, böyle güzel insanlarla birlikte yaşamak, çok daha başka bir güzelliktir tabiî ki. (ARNAVUTLUK)

 

 

SAKIN KAPAMA GÖZLERİNİ

Uzak diyarlarından güvercinler uçur bana

gezmekle bitiremedim gurbet coğrafyaları

tırmanmakla aşılmıyor Alpler’in zirveleri

yalnız kaldığımda sen hep benimlesin

özlemler bilirim en uzaklardan haber bekleyen

ve sevgiler vardır hiç dile gelmemiş

bir kez olsun umuda yaslanmamış

şimdi bir haber gönder beni sevindirecek

sıladan sıladan

bir tebessüm et bitsin bu bitmez geceler

ve sakın kapama gözlerini

üşürüm sonra.

 

Gökyüzünü hep simsiyah gördüm

gündüzleri kördür gözlerim

maviyi seçemiyorum anla beni

ne göğün mavisini tanırım

ne denizlerin

ne de beklemenin

bildiğim tek mavi ateş mavisidir

onu da ancak yanabilenler görür

yangınlar var gözlerinde yangınlar

gözyaşlarında yangınlar var gûla jiyan

sakın kapama gözlerini

üşürüm sonra.

 

Sen kaparsan gözlerini

soğur bütün tonları turuncunun

kaybolur yeşil

karlara bürünür türkümüzü çağıran dağlar

yumma kapanmasın gözkapakların

bak, her bahar yeni bir yaşamdır memleketimde

çocukların buğday renkli saçlarına düşer günışığı

her biri bir tomurcuktur bebelerimiz

hep güneşe doğru bakar ayçiçeği yüzleri

dağlar yükselir, ırmaklar akar, berfinler açar

iki memelerinin arasında

ve yitik coğrafyaların haritasıdır

minik avuç içlerindeki çizgiler.

 

Selam olsun bahara

çiçekler açmış memleketimde

kuşlar cıvıl cıvıl ötmekte

özlemin sarısıyla vuslatın mavisi kucaklaşmışlar

ekinler yemyeşil bu yüzden

dört yön beş vakit çıkmıyor aklımdan söylediklerin

“benim yazarım”

haykırdım eteklerinde yankılansın diye

yüklenmiyor dağlar sevginin emanetini de

şimdi çırılçıplak ortasındayım kavganın

çırılçıplak, yani suskun ve kalemsiz

ben Kafkasya eteklerinde geçireceğim bu kışı

sırtımı Allahuekber dağlarına yaslayacağım bu mevsim

sevdiceğim kapama gözlerini

üşürüm sonra.

 

Bir gül kopardım gönül bahçesinden

parmaklarımda kan

bir gül kopardım dilara lehçesinden

takmak için saçlarına

gül kokulu hicaba bürünesin diye

devrimdir iç dünyanda yaşadığın med – cezir

kendine yabancılaşma sandığın duygular

aslında öze dönüştür

yeni bir hayata başlar benliğimiz

güneş topraklarımıza da doğar bir gün

bir gece ansızın parçalanır zincirleri nefretin

bir seher vakti kaldırırlar başlarını ayçiçeği çocuklar

bir sabah yeni bir hayata açar gözlerini şiir kokulu kadınlar

bambaşka bir ezan sesi duyulur İshakpaşa sarayından

“Hayâ’lel hayr’ul- âmel”

“Hayâ’lel hayr’ul- âmel”

ve uyanır oniki bin yıllık uykudan Yukarı Fırat havzası.

 

Nehirdir her bir şiir sana doğru akınca

her makale bir metropoldür sen dokununca sözcüklere

kalbin ayna tutar fikrime

yeniden ahitleşirim yaşlı bir ağacın altında dâvâmla

bir kez daha yürürüm Dara Hênê üzerine

bir daha kuşatır yüreğim Diyarbekir surlarını

yeniden sevdaya tutulur Murat suyu

darağacına çekilir benliğim, hüzün olur Haziran

ve aynı son sözleri mırıldanır dudaklarım:

“We lâ ubâlî bi sulbî fî cuz'u-ir râda

İn kâne mesre'i fî- Allâh'i we fî'd- Dîn”

sen “Çeşm-i Gazel” yazılarımın ilhâm kaynağı

Sediyan topraklarını besleyen Peri Çayı

sakın kapama gözlerini

üşürüm sonra.

 

(İbrahim Sediyani)

 

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim