1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri –17
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri –17

A+A-

Злато на треска, жените на злато, мажите на жените е тестиран.

(Altın ateşle, kadın altınla, erkek kadınla test edilir.)

Makedon atasözü

Makedonya, Makedonlar ile Arnavutlar’ın içiçe, yanyana, birlikte yaşadıkları bir coğrafyadır. Bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin de iki tane resmî dili vardır zaten: Makedonca ve Arnavutça.

Farklı kültür, inanç, mezhep, dil ve etnik kökenden toplulukların birlikte veya yanyana yaşadıkları topraklarda, elbette ki sadece kavgalar ve savaşlar yaşanmaz. Bu toprakların tarihi de, yalnızca savaş, ölüm, kan ve gözyaşından ibaret değildir.

Farklı kültür, inanç, mezhep, dil ve etnik kökenden toplulukların birlikte veya yanyana yaşadıkları topraklar, aynı zamanda unutulması mümkün olmayan, dilden dile aktarılarak, nesilden nesile anlatılarak ölümsüzleşen aşkların da yaşandığı topraklardır.

Ve bu aşk öyküleri, gerçekten yaşanmış ve nesilden nesile aktarılarak gelmiş olan bu aşk hikâyeleri, farklı kültür, inanç, mezhep, dil veya etnik kökenden olan kadın ve erkek arasında yaşanmış aşklar olduğu için, çoğunlukla acıklıdır, içinde insanın tahammül sınırını bile zorlayan büyük bir hüzün ve dram vardır, veyahut da, sonu mutlu bitse dahi, o mutlu sona binlerce acılar yaşanararak ancak ulaşılabilmiştir.

Bu tür hüzünlü ve acıklı aşk öyküleri, farklı kültür, inanç, mezhep, dil ve etnik kökenden toplulukların içiçe, yanyana, birlikte yaşadığı hemen her yerde yaşanmıştır. Aynı sosyolojik karakteristiğe sahip olan ülkemizde de bunun sayısız örnekleri vardır. Türkiye’de, biri Alevî biri Sünnî olan erkek ve kadın arasında ya da biri Türk biri Kürt olan erkek ve kadın arasında yaşanmış kaç tane hüzünlü ve acıklı aşk öyküsü vardır, hiç düşündünüz mü? Belki de yüzlerce, binlerce...

Farklı kültür, inanç, mezhep, dil ve etnik kökenden toplulukların birlikte yaşadığı bir ülke olan Makedonya’da da yaşanmış yüzlerce ve belki de binlerce acıklı aşk öyküsü vardır, elbette ki. Makedonya’daki bu hüzünlü aşk öykülerini en güzel anlatan kitaplardan biri de, Türkçe edebiyâtın usta ismi Necati Cumalı (1921 – 2001)’nın kaleme aldığı “Makedonya 1900” adlı ölümsüz eserdir.

Büyük usta Necati Cumalı, Makedonya coğrafyasının “bağımsız olmayan güney yarısında”, bugünkü Yunanistan Makedonyası’nın Florina şehrinde, 13 Ocak 1921 tarihinde dünyaya gelmiştir.

Florina’nın dağları,
Keskindir rüzgârları,
Sanki benden çıkıyor,
Atamın günâhları.

Çayır çimen otları,
Askeriye topları,
Florina’dan geliyor,
Yarimin mektupları.

Aile, 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan “Nüfûs Mübadelesi” neticesinde Makedonya’dan çıkartılarak Türkiye’ye göç ettirilmiş, İzmir’in Urla ilçesine yerleşmiştir. Necati Cumalı, henüz 2 yaşında bir bebekken.

Makedonya kökenli bir ailenin çocuğu olan ve orada doğan, yakalandığı karaciğer kanserine yenilerek 10 Ocak 2001 tarihinde (80 yaşına girmesine üç gün kala) İstanbul’da hayata gözlerini yuman Necati Cumalı, Türkçe edebiyâtın önemli isimleri arasına girmiş ve biribirinden güzel romanlar kaleme almıştır. Bunlardan biri de, Makedonya’da yaşanmış, etnik – dînî çatışmaların konu edilerek içiçe anlatıldığı hüzünlü aşk öykülerini aktardığı “Makedonya 1900” adlı kitabıdır. Kitap, 1977 yılında “Sait Faik Hikâye Ödülü” kazanmıştır.

Kitapta tam 11 öykü var. Tabanda dostluk, kardeşlik ilişkilerini sürdüren bir halkın, yaygınlaşan ulusçuluk akımları, dil, dîn ayrılıkları nedeniyle biribirine düşmelerinin öyküleridirler bunlar. Makedonyalılar’ın yaşadıklarından alınmış örneklerin sergilendiği, Makedonya doğumlu Necati Cumalı’nın kaleminden, tam 11 tane öykü.

Necati Cumalı’nın “Makedonya 1900” isimli eserini okumamış olabilirsiniz; hatta belki daha önce hiç duymamış da olabilirsiniz. Fakat kitaptaki bu 11 öykü içinde bir tanesi var ki, evet bir tanesi, onu Türkiye’de sanırım bilmeyen, duymayan kimse yoktur.

Bu öykünün filmi çekildi çünkü. Ve sinemamızın “unutulmaz filmleri” arasındadır, hâlâ. Hem de, filmin başrollerinde Türkân Şoray ve Kadir İnanır gibi, Yeşilçam’ın iki büyük ustası (hatta bana göre Hülya Koçyiğit’ten sonra en büyük iki ustası) oynadılar. (“Sıradan bir sinema seyircisi olarak” benim nazarımda, Bulgaristan göçmeni bir ailenin kızı olan Hülya Koçyiğit, Türk Sineması’nın gelmiş geçmiş en büyük ismidir; ki O’nunla Frankfurt’ta ropörtaj yaptığım, sadece söyleşiyle de yetinmeyip, söyleşiden sonra sinema ve bilhassa O’nun başrolde oynadığı “Râbia” filmi, bu film üzerinden de Türkiye’deki “Başörtü Mücadelesi” hakkında en az iki saat boyunca başbaşa sohbet ettiğim, sohbetten sonra da, O’nun ilk filmi olan, henüz 17 yaşındayken çektiği “Susuz Yaz” filmini kendisiyle birlikte izlediğim, hem de “abla – kardeş” gibi yanyana oturarak izlediğim günü unutamam... Bu arada, ilginç bir tesadüf: “Susuz Yaz” filmi de, yine Necati Cumalı’nın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmıştır. Necati Cumalı romanı 1962’de yazdı; filmi ise iki yıl sonra, 1964’te çekildi.)

Dedik ki, Necati Cumalı’nın 11 tane öyküden oluşan “Makedonya 1900” isimli eserini okumamış olabilirsiniz; hatta belki daha önce hiç duymamış da olabilirsiniz. Fakat kitaptaki bu 11 öykü içinde bir tanesi var ki, evet bir tanesi, onu Türkiye’de sanırım bilmeyen, duymayan kimse yoktur.

Bu öykünün filmi çekildi çünkü. Ve sinemamızın “unutulmaz filmleri” arasındadır, hâlâ. Hem de, filmin başrollerinde Türkân Şoray ve Kadir İnanır gibi, Yeşilçam’ın iki büyük ustası oynadılar.

Bir Makedon kadını ile bir Arnavut erkeği arasında geçen ve Makedonya’da yaşanan bir aşk öyküsünü anlatan “Dilâ Hanım” isimli film, Necati Cumalı’nın “Makedonya 1900” isimli romanından beyaz perdeye uyarlanmıştır. Kitaptaki 11 öyküden biridir. Dilâ Hanım (Türkân Şoray) bir Makedon kadını, Karadağlı Rıza (Kadir İnanır) ise bir Arnavut erkeğidir.

Bir takım iddiâlara göre, edebiyâtçı – yazar Necati Cumalı, “Dilâ Hanım” öyküsünde, bizzat kendi babasının başından geçen olayı anlatmıştır. Fakat bu iddiâların gerçek olup olmadığı kimse tarafından bilinmiyor, tam olarak. Necati Cumalı’nın babası Makedonya’da toprak sahibi bir ağa mıydı, bir ağa olarak başka bir ağayı öldürüp katil olmuş muydu, sonra da öldürdüğü ağanın karısıyla aşk yaşamış mıydı, bunların hiçbirini bilmiyoruz. Fakat bu iddiâlar, vakt-i zamanında güçlü bir şekilde seslendirilmişti.

1977 yapımı, Akün Film ürünü olan “Dilâ Hanım” filminin yönetmeni Orhan Aksoy, senaryo yazarı Safa Önal, yapımcısı İrfan Ünal, görüntü yönetmeni Kaya Ererez. Filmin müziği ise Cahit Berkay’a ait.

Filmde rol alan oyuncular şunlar: Türkân Şoray (Dilâ Hanım), Kadir İnanır (Karadağlı Rıza), Erol Taş (Kara Haydar), Kadir Savun (Rıza Bey’in Kâhyası), Hüseyin Peyda (Kocabey), Tarık Şimşek (Kâhya Ferhat), Zeki Tüney (Kara Haydar’ın Adamı), Hakkı Kıvanç (Dilâ Hanım’ın Adamı), Oktar Durukan (İlyas), Ferdi Akarnur (Resepsiyon Görevlisi), Nubar Terziyan (Değirmenci Osman Emmi), İsmail Hakkı Şen (Komutan), Ata Saka (Dilâ Hanım’ın Adamı), Ekrem Dümer (Doktor), Yüksel Gözen (Lokantacı), Tevfik Şen (Rıza Bey’in Adamı), Ahmet Karaca (Dilâ Hanım’ın Adamı), Abdi Algül (Kara Haydar’ın Adamı), Cevdet Arıkan (Rıza Bey’in Adamı), Erhan Dilligil (Rıza Bey’in Arkadaşı), Orhan Çoban (Hilton Garsonu), Yadigâr Dağdeviren (Kara Haydar’ın Adamı), İbrahim Uğurlu (Rıza Bey’in Dövdüğü Garson), Bahri Ateş (İmam), İbrahim Kurt (Kara Haydar’ın Adamı) ve sinemamızın en ilginç ismi ve “türünün tek örneği” olan Yadigâr Ejder (Kara Haydar’ın Adamı). (Gerçek ismi “Yadigâr Kuzu” olan ve Yeşilçam’ın hiç tartışmasız en muhteşem tipi ve halk tarafından en çok sevilen ismi olan Yadigâr Ejder, Sivas’lıydı. Ocak 1992’de İstanbul Taksim Parkı’nda donarak ölmüştü; hatırlarsanız. Evsiz yurtsuz, kimsesiz ve beş parasız...)

Türkân Şoray ile Kadir İnanır’ın başrollerinde oynadığı “Dilâ Hanım” isimli filmi, belki de defalarca izlemişimdir. Ancak yeniden, bir kez daha defalarca izleyebilirim; hiç sıkılmadan. Çünkü, sinemamızın iki büyük ustası olan Türkân Şoray ile Kadir İnanır’ın, “sıradan bir sinema seyircisi olarak” benim nazarımda, bu ustalıklarını en güçlü bir şekilde ortaya koydukları filmdir, “Dilâ Hanım”.

Fakat filmi yapan Akün Film şirketi için aynı şeyi söyleyemem. Hatta açık konuşayım, “Dilâ Hanım” filmini her izlediğimde, filmin yapımcılarına “Mikroplar! Geri zekâlılar!” diyerek hakaret ederim.

Niye mi? Sen gel, Makedonya’da geçen bir olayın filmini yap, fakat 90 dakikalık filmin nerdeyse 70 dakikasında seyircilere Peri Bacaları’nı izlettir!

Filmi gidip Kapadokya’da çekmişler, bu geri zekâlılar...

Televizyon ekrânından da olsa Kapadokya’nın büyüleyici güzelliğini seyretmek keyifli bir şeydir elbette ki. O Kapadokya ki, “hiç de sıradan olmayan bir seyyâh olarak” benim nazarımda, Dünyanın 1. Harikası’dır. Ancak Makedonya’da yaşanan bir olayın anlatıldığı film gidip Kapadokya’da çekilir mi? Üstelik daha filmin ilk saniyesinden itibaren (mübalağa yok, gerçekten 1. saniyesinden itibaren) bol bol Peri Bacaları gösteriliyor. Film boyunca bu durum devam ediyor. Hani nasıl desem, Kapadokya ile ilgili bir belgesel filmde bile bu kadar Peri Bacaları görme şansınız yoktur!

Hayır komik olan ne, biliyor musunuz? Film başlarken, hani yazılar geçiyor ya, oyuncular yönetmen falan, orda “Necati Cumalı’nın Makedonya 1900 adlı öyküsünden” yazısı da gösteriliyor ekrânda; fakat yazının arkasındaki görüntü, Peri Bacaları.

Gerçi Cüneyt Arkın’a kolunda “Seiko 5” marka saatle Haçlılar’a karşı kılıç sallatan, Boeing 737 tipi THY uçağının altında Bizans’a karşı atıyla sefer düzenleten Yeşilçam için fazla da garip sayılmamalı bu durum.

Dünyanın en usta oyuncuları, en büyük sinema sanatçıları bizde, fakat dünyanın en geri zekâlı sinema sektörü de bizde. Elinde böyle şahane bir öykü var; elinde böyle usta oyuncular var; ve sen, filmin yapımcısı olarak bu filmi kendi ellerinle katlediyorsun!

Ben bu filmin yapımcısı olsaydım, “Dilâ Hanım” filmini Van – Tatvan bölgesinde çektirirdim. Çünkü nasıl ki Arnavutluk coğrafyası tıpkı Elâzığ coğrafyasına benziyor, Makedonya da, özellikle bizim gezdiğimiz Güneybatı İli, tıpkı Van bölgesine benzemektedir. Ohri Gölü ile Van Gölü, Ohri ile Van, Struga ile Tatvan, “ikiz kombinasyonlar” sanki.

Dolayısıyla, “sıradan bir sinema seyircisi olarak”, “Dilâ Hanım” filminin yapımcılarına benden sıfır puan, fakat filmin oyuncularına on tam puan. Hepsine ayrı ayrı on tam puan hem de. Yeşilçam’ın pekçok filminde olduğu gibi.

Gelelim filme...

 “Dilâ Hanım” isimli film, bir ağa karısı olan Dilâ Hanım (Türkân Şoray)’ın kocasının Karadağlı Rıza (Kadir İnanır) denen başka bir ağa tarafından öldürülmesiyle başlar. Sebep, arazi anlaşmazlığı.

Cenaze kağnı üzerinde konağa getirildiğinde, (filmde kim olduğu ve öldürülen adamın nesi olduğu belli olmayan) yaşlı bir kadın ağıt yakar. Dilâ Hanım büyük bir metanetle olanları seyreder. Sonra da cenazenin başına gider; öldürülen kocasının, parmağında yüzük olan elini tutup battaniyenin altına koyar ve yanındaki adamlarına,

- Kimdir katili? diye sorar. Onlar da,

- Karadağlı Rıza, cevabını verirler.

Fakat Dilâ Hanım, Karadağlı Rıza’nın kim olduğunu bilmemektedir, ismini ilk kez duymaktadır.

Ertesi gün cenaze töreni düzenlenir ve mevtâ gömülür. Dilâ Hanım, cenaze gömüldükten sonra, mezarın başında durarak, toprağın altındaki kocasına şunları söyler:

- Kocamdın, beyimdin. Gözümü sende açtım, seni gördüm, seni bildim, seni saydım. Senden sonra dünyanın her nimeti haramdır bana. Yemin ederim ki gözüme erkek gözü, elime erkek eli değmeyecek. Barazoğlu İbrahim Bey’in karısı Dilâ oldum, öyle kalacağım.

Aynı günün akşamı konakta taziye ve toplantı vardır. Toplantıda, aşiretin ileri gelen ismi Kocabey (Hüseyin Peyda), Dilâ Hanım’a şunları söyler:

- Olacak olursa, yapılacak yapılırsa; yoksa azap çeker mezarında. Açıktır, bellidir, töremizde vardır. İntikamı alınacak.

Dilâ Hanım, Kocabey’in bu sözlerine şu sözlerle karşılık verir ve aralarında şöyle bir diyalog geçer:

- Kanı yerde kalmayacak. Karadağlı Rıza Bey’i öldürmek boynumun borcudur.

- Senin gibi bir hânım, soyunun onurunu elbet herşeyin üstünde tutar. Fakaaat, maşa varken, ateşi elinle tutmak niye? Akıl vermek haddim değildir, bağışla...

- Söyle Kocabey, maşa dediğinden maksadın nedir?

- Kara Haydar dağa çıkmış diyorlar. Beşikteki bebeğe bile acımayan, gaddar bir katildir. Mâhkeme ölüme mâhkum etmiş; yakalanırsa asılacak.

O akşam orada, Kara Haydar (Erol Taş)’ı bulmak ve Karadağlı Rıza (Kadir İnanır)’yı öldürme işini ona yaptırmak konusunda anlaşırlar.

Dilâ Hanım’ın adamları her tarafı karış karış tarayarak ve sora sora Kara Haydar’ın saklandığı mağaraya ulaşırlar. Kara Haydar’a, Dilâ Hanım tarafından gönderildiklerini, Hanım’ın kendisiyle görüşmek istediğini söylerler.

Birkaç gün sonra Kara Haydar, adamlarıyla beraber konağa gelir. Dilâ Hanım, Kara Haydar’la başbaşa görüşmek istediğini söyleyip hem kendi adamlarını, hem de Kara Haydar’ın adamlarını odadan çıkartır.

Dilâ Hanım ile Kara Haydar odada başbaşa kalırlar. Söze Dilâ Hanım başlar:

- Olanları duymuşsundur. Kocam Barazoğlu İbrahim Bey’i vurdular. O’nun katilini istiyorum senden. Yardımını karşılıksız bırakmayacağım.

Bunları söyledikten sonra Dilâ Hanım, gidip mücevher kutusunu getirir ve bütün altınlarını masanın üstüne boşaltır. Fakat Kara Haydar, altınları elinin tersiyle iter ve yanlarındaki meyvâ tabağının içinden bir elma alıp ceketiyle silerek dişler. Ardından şöyle der:

- Senin gibi güzel bir kadına hizmet, her erkeğe nasip olmaz. Kimdir katili?

- Karadağlı Rıza Bey... Canlı istiyorum O’nu, cezasını ellerimle vereceğim. Ne istersen, ne kadar istersen vermeye hazırım. Yeter ki O’nu bana getir.

Fakat “Karadağlı Rıza Bey” cevabını alan Kara Haydar, korkar. Elindeki elmayı masaya geri bırakır ve odadan çıkmak üzere sırtını döner. Kara Haydar’ın korktuğunu anlayan Dilâ Hanım, kendisini ikna etmek için tahrik edici sözler söyler:

- Pek yürekliymişsin Haydar Ağa!... Acizlere, çocuklara mı hükmün?

- Sen Rıza Bey’i tanır mısın?

- Hayır ama, bir gün mutlaka tanışacağız...

Dilâ Hanım’ın alaycı sözleri, Kara Haydar’ın zoruna gider ve Dilâ Hanım’a dönerek,

- O’nu sana getireceğim, der.

Bu cevaba çok sevinen Dilâ Hanım, bu sevinçle farkında olmadan iki eliyle Kara Haydar’ın koluna yapışır ve,

- O zaman dile benden ne dilersen, der.

Kara Haydar önce Dilâ Hanım’ın ellerine, sonra da yüzüne mânâlı mânâlı bakarak,

- Zamanı geldiğinde istediğimi gelip alırım, der. Dilâ Hanım utanır ve hemen ellerini Kara Haydar’ın kolundan çeker. Ardından Kara Haydar, odayı terkedip ayrılır.

Dilâ Hanım, Kara Haydar’ın Karadağlı Rıza’yı kendisine getirmesini beklerken, günler sonra kendisine Kara Haydar’ın cesedi gelir. Kara Haydar işi başaramamış, adamlarıyla birlikte pusu kurup Karadağlı Rıza’yı öldürmeye çalışırken kendisi öldürülmüştür.

Dilâ Hanım çok öfkelenir ve sandıktan silâhını çıkararak yollara düşer. Bu işi kendisi halledecektir. Konaktakilerin engelleme çalışmalarına ve “Bu iş biz varken sana düşmez” sözlerine rağmen yolundan dönmez.

Hiç tanımadığı ve sadece ismini duyduğu Karadağlı Rıza’yı bulmak ve cezasını vermek için yollara düşer, Dilâ Hanım.

Dila Hânım, atıyla dört nala giderken daha ilk saatlerde Karadağlı Rıza’ya rastlar da. Birkaç saat önce Kara Haydar ve adamlarıyla çatışan Karadağlı Rıza, yaralı halde yerde yatmaktadır. Vücûdunda kurşun vardır ve kan revan içindir. Fakat Dilâ Hanım, bir dere kenarında yerde yatan adamın ne kim olduğunu ne de kimler tarafından niçin vurulduğunu bilmektedir. Hemen atından iner ve yardım etmek için yanına varır.

Dila Hânım hemen bir ateş yakar ve bıçağını ateşte kızgınlaştırarak, bununla Karadağlı Rıza’nın sol omuzundaki kurşunu çıkarır. Bilmeden, kocasının katili olan adamın hayatının kurtulmasına vesile olmuştur, Dilâ Hanım.

Dilâ Hanım, adamlarına emrederek, Karadağlı Rıza’yı tedavi edilmesi için kendi konağına göndertir. Karadağlı Rıza, şimdi de öldürdüğü adamın konağında misafirdir. Fakat hiç kimse O’nun simâsını bilmediği için, tanımamaktadırlar kendisini.

Dilâ Hanım dışarıda Rıza Bey’i ararken, Rıza Bey O’nun konağında misafirdir.

Dilâ Hanım, Karadağlı Rıza’nın konağını bulur ve oradaki adamlara mahsustan, Rıza Bey’in köylüsü olduğunu ve kendisiyle görüşmek istediğini söyler. Fakat adamlar Rıza Bey’in konakta olmadığını, nerede olduğunu da bilmediklerini söylerler.

O esnada, Dilâ Hanım’ın konağında misafir olan Karadağlı Rıza, ayılır.

Yattığı yatakta ayılan Karadağlı Rıza, nerde olduğunu bilmemektedir. Etrafı meraklı gözlerle süzerken, Kocabey yanına gelir ve şöyle der:

- Geçmiş olsun! Görecek günün, içecek suyun varmış ki, Tanrı karşına Dilâ Hanım’ı çıkartmış, der.

Bu sözler üzerine oldukça şaşırır Karadağlı Rıza. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:

- Kimi dedin?

- Dilâ Hanım’ı.

- O’nun konağında mıyım?

- Evet.

Kaldığı konağın Dila Hânım’a ait olduğunu öğrenen Karadağlı Rıza, ordan ayrılmak için acele eder. Fakat tam o esnada Dilâ Hanım da konağa gelir. Karadağlı Rıza, çıkmak üzere hazırlanırken, Dilâ Hanım’ın Kocabey’e söylediği şu sözleri bizzat işitir:

- Herşey tamamdı. Karadağlı Rıza ölmüştü şimdi, intikamım alınmıştı... Olacak, dönüp gelecek elbet! Eceli avuçlarımda bekleyeceğim...

Karadağlı Rıza bu sözlerin hepsini işitir. Daha sonra biribirlerini görürler. Dilâ Hanım ile Karadağlı Rıza arasında şöyle bir diyalog geçer:

- Canımı borçluyum size...

- İyileştin demek?

- Sayenizde.

- Gidiyor musun?

- İzin verirseniz.

- Niçin öldürmek istediler seni?

- Bilmem.

- Kimsin sen?

- İsmim Yakub. Yukarı Söğütlük’te değirmenim vardır.

- Giyimin kuşamın, bir değirmenci için pek fazla. Atın da soylu, cins bir hayvan. Çok değerli olmalı.

- Bey hediyesidir. Babadan oğula hizmetimizin karşılığıdır... Borcumu ne yapsam ödeyemem! Sağlıkla kalın...

Karadağlı Rıza konaktan ayrılır. Dilâ Hanım O’nu tanımamakta, fakat artık O Dilâ Hanım’ı tanımaktadır. Üstelik, kendisini öldürmek için yollara düştüğünü de öğrenmiştir.

Fakat bütün bunlardan çok daha kötü bir şey daha vardır. Ondan sonraki günlerde Karadağlı Rıza sürekli Dilâ Hanım’ı, Dilâ Hanım da sürekli Karadağlı Rıza’yı düşünmektedir. İkisi de biribirine âşık olmuştur.

Birkaç gün sonra Karadağlı Rıza, değirmenci kılığına girerek tekrar Dilâ Hanım’ın konağına gelir. Yaptığı iyiliğin karşılığı olarak kendisine hediye getirdiğini söyler. Hediyeyi alan Dilâ Hanım, mutlu olur.

Karadağlı Rıza, Dilâ Hanım’a hediyesini verirken, bir de O’na şunları der:

- Bir de haberim var. Konuşurken duymuştum, Rıza Bey’i bekliyordunuz. Dönüp gelmiş.

Dilâ Hanım’ın gözleri dört açılır:

- Doğru mu bu?.. Nasıl bir adam bu Rıza Bey?

- Hiç görmedim. Uzun boylu, kumral bir adam diyorlar.

Karadağlı Rıza konaktan ayrılır. Dilâ Hanım at sırtında tekrar yollara düşer.

Dilâ Hanım, Karadağlı Rıza’nın konağına gelir. Fakat Rıza Bey’in adamları hemen O’nu yakalarlar ve konağın zindanına atarlar. Aslında Karadağlı Rıza kendisine bir oyun hazırlamıştır ve Dilâ Hanım tuzağa düşer.

Bir gece, yine değirmenci kılığına giren Karadağlı Rıza, - sözde – gizlice gelerek Dilâ Hanım’ı o mahzenden kurtarır. Hepsi oyundur ancak Dilâ Hanım, hayatının kurtulmasına vesile olduğu Değirmenci Yakub tarafından Karadağlı Rıza’nın konağındaki zindandan kurtarıldığını zannetmektedir. Değirmenci Yakub’un Karadağlı Rıza’nın kendisi olduğunu bilmemektedir. Dilâ Hanım, Karadağlı Rıza’ya “Ben de sana bir can borçluyum” der.

Karadağlı Rıza, “Rıza Bey’in adamları her tarafta seni arıyorlardır” diyerek, Dilâ Hanım’a, kendisini değirmenine götüreceğini ve birkaç gün değirmende kalması gerektiğini söyler. Her şeyi planladığı gibi yapmaktadır Karadağlı Rıza.

Dilâ Hanım’ı değirmene götürür ve değirmenin başındaki “amcam” diyerek tanıttığı Değirmenci Osman Emmi (Nubar Terziyan) ile tanıştırır.

Karadağlı Rıza, bu oyunla bir taşla iki kuş birden vurmuş olacaktır. Hem kocasını öldürdüğü Dilâ Hanım tarafından öldürülmekten kurtulacak, hem de âşık olduğu bu kadınla birlikte olacaktır. Dilâ Hanım da aynı duyguları kendisine karşı beslemektedir. Fakat O, âşık olduğu Değirmenci Yakub’un, kocasının katili Karadağlı Rıza olduğunu bilmemektedir.

Karadağlı Rıza ile Dilâ Hanım, günlerce değirmende birlikte kalırlar. Karadağlı Rıza’nın ilk amacı, O’nu “intikam” duygularından vazgeçirtmektir. Bir gün değirmende başbaşa yemek yerlerken, Karadağlı Rıza ile Dilâ Hanım arasında şöyle bir diyalog geçer:

- Öldürmen şart mı Rıza Bey’i?

- O öç yaşatıyor beni.

- Neden?

- Can alanda can konur mu?

- Ölen geri mi gelecek?

- Kocam yattığı yerde kabir azabı çekmeyecek. Benim yere düşmüş başım, alnım yükselecek, aklanacak.

- Peki yazık değil mi sana? Bu kadar gençken, güzelken, eskisinden daha da güzel olabilir hayatın. Yeniden yaşarsın, yuvan olur, bebelerin olur.

- Barazoğlu İbrahim Bey’in karısıyım ben.

- Öldü O.

- Ölmedi, öldürdüler!... Bir erkekten sonra öbürüne açılan kadının namusu, vicdânı, töresi var mıdır? Öyle bir kadın, kadın mıdır?

- Gönül diye birşey yok mu? Ya severse, sevilirse?... İçinde bir çiçek büyürse?

- Tutup koparacak o çiçeği. Atıp çiğniycek...

Birkaç gün sonra Dilâ Hanım konağa dönmek zorunda olduğunu söyleyerek ayrılır. Ertesi gün, Dilâ Hanım, adamlarıyla Karadağlı Rıza’nın topraklarına gelir, traktörle çeperleri yıktırır. Amacı Karadağlı Rıza’yı tahrik etmek, üzerine gelmesini sağlamaktır. O gelince de öldürecektir kendisini.

Haber Karadağlı Rıza’nın konağına ulaşır. Rıza Bey’in Kâhyası (Kadir Savun), Dilâ Hanım’ı engellemek için izin ister. Fakat Karadağlı Rıza’dan “Hayır” cevabını alır.

Dilâ Hanım’ın tahrikleri devam etmektedir. Bütün yaptıklarına karşılık Rıza Bey yine de kendisini engellemek için oraya gelmeyince, yeni bir taktiğe başvurur Dilâ Hanım. Bütün adamlarına dağılıp gitmelerini ve kendisini burada Rıza Bey’i yalnız başına bekleyeceğini söyler. İlyas (Oktar Durukan) aracılığıyla bir de haber salar Karadağlı Rıza’ya:

- Dilâ Hanım seni bekliyor, hem de yalnız bekliyor... Ben kadınlığımla korkmaz beklerken, O nasıl erkektir ki korkar gelmez?

Bunun üzerine Karadağlı Rıza, “Yalnız bekleyene yalnız gidilir” der ve yanına varmak için hazırlanır.

Karadağlı Rıza, biraz sonra Dilâ Hanım’ın yanında olur. Fakat kendisini Değirmenci Yakub olarak tanıyan Dilâ Hanım, şaşırır O’nu karşısında görünce.

Dilâ Hanım, Değirmenci Yakub’un iyilik yapmak amacıyla kendisini Karadağlı Rıza’yı öldürmek amacından vazgeçirtmek niyetiyle oraya geldiğini sanmaktadır. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:

- Niye geldin?... Seninle çoktan ayrılmıştı yolumuz. Dön git, bir daha da karşıma çıkma! Yolumdan, yeminimden dönemem.

- Bunu anladığım için geldim...

- ...

- Beni çağırtmışsın, geldim. Karadağlı Rıza benim.

Dilâ Hanım tam bir şok geçirmektedir:

- Yalan!..

- Değil.

- Olamaz...

- ...

- Yalan de! Elin kanlanmasın diye bu çareyi buldum de!

- ...

- Rıza’sın demek?!...

- ...

- Kocamın katili olmak yetmedi, bir de benimle oynadın, alay ettin öyle mi?

- ...

- Beni kandırdın Değirmenci Yakub! Şimdi kinim bin misli sana. Bir ölüm, iki ölüm yetmez sana. Geber!...

Dilâ Hanım tüfeğiyle ateş eder ve Karadağlı Rıza’yı sağ omuzundan vurur. Rıza Bey hemen atılarak tüfeği kavrar ve ikinci kez ateş etmesini engeller.

Karadağlı Rıza, Dilâ Hanım’ı bu girişiminden vazgeçirtmeye çalışarak, kendisini sevdiğini ve evlenmek istediğini söyler. Bu şekilde boğuşurlarken, Karadağlı Rıza kendisine zorla sahip olur. Dilâ Hanım kocasının mezarı başında ettiği yemini tutamamıştır. Kocasının intikamını almaya çalışırken, katili tarafından bir de tecavüze uğrar. Tam bir utanç yaşamaktadır.

Dilâ Hanım’ın gözleri artık bütünüyle intikam duygularıyla bürünmüştür, fakat gücü yetmemektedir. Bir türlü adamı öldürememektedir.

Ertesi gün Karadağlı Rıza’nın konağına saldırır ve her tarafı yakıp yıkmaya çalışır. Bir yandan da “Rıza Bey, çık ortaya!” diye bağırır. Fakat Karadağlı Rıza’nın büyük şehre (filmde bu şehir İstanbul diye geçiyor) gittiği söylenir kendisine. O da peşinden şehre gider, izini bulmak için.

Dilâ Hanım büyük şehirde günlerce Karadağlı Rıza’nın izini arar. Her yere bakar, bütün otellere gidip sorar.

En son Hilton Oteli’nde, yarın akşam bir parti düzenleneceğini ve orada olacağını öğrenir. Hilton’da Rıza Bey’e de bir kadının kendisini aradığı söylenir. Soran kadın kendisine tarif de edilir. Böylece Karadağlı Rıza da Dilâ Hanım’ın izini bulduğunu ve yarın kendisini öldürmek için partiye geleceğini öğrenmiş olur.

Ertesi akşam otelin bahçesinde parti vardır. Karadağlı Rıza’nın gözleri sürekli etrafı kolaçan etmektedir. Çünkü Dilâ Hanım’ın geleceğini bilmektedir. Partidekiler otelin bahçesinde oturmuş, bu sırada sahnedeki orkestra tarafından eften püften bir müzik çalmaktadır.

Az sonra Dilâ Hanım, bahçeye tepeden bakan bir yerden görünür. Karadağlı Rıza O’nu görür görmez otel çalışanının kulağına fısıldayarak orkestranın müziğini değiştirir ve zeybek oyunu müziği çaldırdır. Sonra da herkesin şaşkın bakışları arasında sahneye çıkarak zeybek oyunu oynamaya başlar. (Ki Kadir İnanır’ın zeybek oyunu oynadığı bu sahne, gerçekten muhteşemdir)

Karadağlı Rıza ölüme razı olmuştur. Zeybek oynarken Dilâ Hanım tarafından kurşunlanmak istemektedir. Zaten oyunu oynarken sürekli kollarını açık tutup göğsünü özellikle Dilâ Hanım’a doğrultmaktadır. Bir yandan oynarken, bir yandan da O’na bakmaktadır.

Dilâ Hanım olayı görür. Önce kısa bir şaşkınlık geçirir. Ardından çantasından silâhını çıkartıp Karadağlı Rıza’ya doğrultur. O’nu vuracaktır; kesin kararlıdır.

Silâhını Karadağlı Rıza’ya doğrultan Dilâ Hanım, bir yandan da içinden cesaret toplamaya çalışmaktadır.

Sadece bir tetiğe basması gerekmektedir Dilâ Hanım’ın. O tetiğe bastığı anda, uzun zamandır dâvâsını güttüğü amacına ulaşmış, kocasının, daha da önemlisi, hem de kendisinin intikamını almış olacaktır.

Fakat tetiğe basması o kadar değildir Dilâ Hanım’ın. Çünkü bunu yapabilmesi için sadece aklını değil, kalbini de ikna etmesi gerekmektedir.

Silâhını doğrultır ve gözlerini keskinleştirerek cesaret toplamaya çalışır: Hadi, şimdi... Şimdi vur...

Fakat ilk denemesinde başaramaz. Yeniden cesaretini toplamaya çalışır: Hadi vursana artık... Vur şu ırz düşmanı Arnavut’u... O ki senin kocanı öldürdü, toprağın altına gömdü. Yetmedi, seninle oynaştı, zorla kirletti seni... Vursana be kadın...  Vur şu ırz namus düşmanı Arnavut’u... Sen ne biçim Makedon kadınısın? Makedon kadını böyle korkak mı olur?.. Vursana, leşini yere sersene...

Yapamaz. Vuramaz. Basamaz tetiğe Dilâ Hanım. Aklnı ikna eder ama, kalbini ikna edemez.

Dilâ Hanım’ın basamadığı tetiğe, töreler basar. Dilâ Hanım’ın aşireti ikisini birden öldürür. Hem Dilâ Hanım’ı, hem de Karadağlı Rıza’yı.

Yıkılsın Makedonya...

O dağları kendine boyun eğdiren, aşiretlere önünde diz çöktüren Dilâ Hanım, böyle aciz, böyle çaresiz, böyle korkak mı olacaktı?

Yıkılsın Makedonya...

Mezarının başında kocasına, “Senden sonra dünyanın her nimeti haramdır bana. Yemin ederim ki gözüme erkek gözü, elime erkek eli değmeyecek. Barazoğlu İbrahim Bey’in karısı Dilâ oldum, öyle kalacağım” diye yemin eden, kocasının katilinin yüzüne karşı, “Bir erkekten sonra öbürüne açılan kadının namusu, vicdânı, töresi var mıdır? Öyle bir kadın, kadın mıdır?” diyen Dilâ Hanım, böyle büyük bir utancı mı yaşayacaktı?

Yıkılsın Makedonya... Yıkılsın.

Dilâ Hanıııııııııım, Dilâ Hanım.

 

sediyani@gmail.com

“Dilâ Hanım” filmini bu videodan izleyebilirsiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=MMG7S8et2_g

 

Makedonya 2010

YAZIYA YORUM KAT

3 Yorum