Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri –16

28.04.2011 19:34

İbrahim Sediyani

Вистински другар во неволја се познава

(Gerçek dost, sıkıntılı zamanda belli olur.)

Makedon atasözü

 

Makedonya’nın Güneybatı İli (Mak. Југозападен Регион [Yugozapaden Region]; Arn. Rajoni Jugperëndimor)’ne bağlı Struga (Mak. Струга [Struga]; Arn. Strugë) ilçesindeki gezintimizi bitirdikten sonra, ilçenin bağlı bulunduğu il merkezi Ohri (Mak. Охрид [Ohrid]; Arn. Ohri) şehrine doğru yolculuğa başladık.

 “Balkanlar’ın incisi” Ohri, “dünya şiir başkenti” Struga’nın sadece 10 km güneydoğusundaydı ve her iki yerleşim birimi de, “Balkanlar’ın nazar boncuğu” Ohri Gölü (Mak. Охридско Езеро [Ohridsko Ezero]; Arn. Liqeni i Ohrit) kıyısındaydı. Oval (yumurta) bir şekli olan gölün kuzey kıyılarında kurulmuşlardı.

Yeniden Via Egnatia... M 4 ve M 5 yolları üzerinde yaptığımız 10 km’lik Struga – Ohri yolculuğu, sadece 15 dakikamızı aldı. Yolun ilk 4 km’si M 4 üzerinde, son 6 km’si ise M 5 üzerinde seyretti. Yolculuk boyunca masmavi göl sularını sağ tarafımıza almıştık.

Struga’dan çıktıktan sonra, M 4 yoluna çıkıyoruz. Struga’nın son parçası, Misleşevo semtinin Nasledstvo mahallesi. Minibüsle giderken, Nasledstvo mahallesinin sokaklarında top oynayan çocuklar, Struga’da minibüsümüzle oyunlarını bozduğumuz son çocuklar oluyor. Makedonya şehirleri, Türkiye’nin şehirlerinin 1980’li yıllardaki halini anımsatıyor. Makedonya’da gezerken, sanki zaman tünelinden geçmiş ve 30 yıl önceki Türkiye’de, özellikle Doğu’daki ilçelerde gezinti yapıyor gibiyiz. Böyle olduğu için, yol üzerinde futbol oynayan çocukların oyunlarını bozmak, içimizi sızlatıyor biraz. Çünkü o oyunlar bizim oyunlarımız aslında ve o çocuklar da bizzat bizleriz; 80’li yıllara tekabül ettiği için.

Struga’yı tamamen terkettikten sonra M 4 yoluna giriyoruz. Minibüsün en arka koltuklarında olduğumuzdan, ön camdan bakamıyoruz yola. Biz de bu avantajı ve fırsatı değerlendirerek sağ ve sol pencerelerden bakıyoruz dışarıya. Makedonya’nın güzelliği, arada cam olduğunda bile, göz kamaştırıcı: Sol tarafta şirin şirin köyler, sağ tarafta da göl kıyısı olduğundan turistik oteller var sıra sıra.

Önce sağ tarafımızda, göl kıyısında kurulmuş Ezerski Lozya (Езерски Лозја) köyü çıkıyor karşımıza. Göl kıyısındaki köyde, sıra sıra oteller: “Hotel Eurotel” ve “Motel Enhalon”, isimlerini kaydedebildiklerimiz. Bir adı da “Ohri Havaalanı” (Mak. Аеродром Охрид [Aerodrom Ohrid]) olan “Havarî Âzîz Paul Havaalanı” (Mak. Аеродром Свети Апостол Павле [Aerodrom Sveti Apostol Pavle]) ise sol tarafımıza düşüyor. Makedonya’nın 2. büyük havalimanı bu.

Struga’dan çıktıktan 4 km sonra M 4 yolu bitiyor ve M 5 yolu başlıyor. Bir yolun bitip öbür yolun başladığı yer, Podmolıe (Подмолье) köyü. “Jelezniçka” (Железничка) ismi verilen bu yolun sağ tarafında, “Makpetrol” isimli bir benzin istasyonu var ve M 4’ün bitip M 5’in başladığı yer, tam da bu benzin istasyonunun bulunduğu nokta. Buradan itibaren başlayan M 5 yolu, aynı zamanda kuzeyden, tâ Tetovo’dan gelen E 65 yolunun devamı niteliğinde uzuyor.

Podmolıe, 331 nüfûslu küçük bir köy. Köyde 6 kişi hariç, nüfûsun tamamı Makedon. 2 kişi Sırp. Diğer 4 kişinin her biri de ayrı bir kavme mensub. Köy aslında bir “Bulgar köyü” olarak kurulmuştu ve bir yüzyıl önce nüfûsu Bulgar’dı. Fakat şimdi Makedon. Bir yüzyıl sonra ne olur, bilemeyiz.

Şimdi M 5 üzerindeyiz... Bu yolda, sol tarafımızda Kocarev Oteli’ni, sağ tarafımızda ise, yani mavi göl kıyısında Andon Dukov Kampı adlı yüzme kampını görüyoruz. Biraz sonra da sol tarafımızda Âzîz Erasmus Bazilikası çıkıyor karşımıza. Sağ tarafımızdaki Erasmo Hastanesi’ni de geçtikten sonra, artık ne kimse sağ pencereden, ne de kimse sol pencereden bakıyor dışarıya. Herkesin gözü, ön camda. Çünkü “Balkanlar’ın incisi”, “Makedonya’nın güzel prensesi” Ohri, tüm güzelliğiyle karşımızda.

Ohri şehrine giriyoruz. Ohri’ye girince, yolumuzun ismi de değişiyor tabiî ki. Çünkü artık şehir içindeyiz. M 5 yolunun şimdi ismi, “Bulevard Turistiçka”. Tercüme etmeye gerek yok; sağolsunlar, Makedon kardeşlerimiz bizim ismimizi vermişler bulvara.

Ohri’deyiz, kardeşlerim:

“Ah suda yüzer telli pulli balıklar, balıklar,
İskelede yanar tüter bekârlar, bekârlar.

Yansın yansın şu Ohri’nin evleri,
Yaktı beni aman o yarimin gözleri.

Varın sorun benim yarim uyur mu,
Altın saat aman kösteğinde durur mu.

Yansın yansın şu Ohri’nin evleri,
Yaktı beni aman o yarimin gözleri.”

Güneybatı İli’nin merkezi olan Ohri şehri, deniz seviyesinin 700 m yükseğinde kurulmuş bir yerleşim birimi ve burada 42 bin 33 kişi yaşıyor. Sizden güzel olmasınlar, hepsi de ipek saçlı kestane gözlü. Makedonlar, Arnavutlar, Türkler, Çingeneler, Ulahlar; hepsi içiçe. Makedonlar “güzel huylu”, Arnavutlar “selvi boylu”, Türkler “al yazmalı”, Çingeneler “burnu hızmalı”, Ulahlar ise “pek bir işveli ve nazlı”...

Ohri’nin 42 bin 33 olan nüfûsunun içinde, 33 bin 791 kişi (% 80, 39) Makedon, 2 bin 959 kişi (% 7, 02) Arnavut, 2 bin 290 kişi (% 5, 65) Çingene, 2 bin 256 kişi (% 5, 37) Türk, 331 kişi (% 0, 78) Sırp, 308 kişi (% 0, 73) Ulah, 29 kişi (% 0, 06) Boşnak, 10 kişi de (Ben, Halid abi, Kâmil abi, Fatmir abi, Halil abi, Murat, Xheladin, Emin, Fatih, Hamza) “Irkımız inancımızdır – Vatanımız dünya”...

Irkî – kavmî bakımdan oldukça zengin bir görüntüye sahip olan Ohri, aynı çeşitliliği dînî – mezhebî yönden de yansıtmaktadır: Ohri’nin 42 bin 33 olan nüfûsunun içinde, 33 bin 987 kişi Ortodoks Hristiyan, 7 bin 599 kişi Sünnî Müslüman, 119 kişi Katolik Hristiyan, 10 kişi de (Ben, Halid abi, Kâmil abi, Fatmir abi, Halil abi, Murat, Xheladin, Emin, Fatih, Hamza) “Yeni bir dünya mümkün... Yaşasın Mısır ve Tunus halklarının şanlı direnişi”...

Gördüğünüz gibi, Ortadoğu halklarıyla dayanışma gösterileri düzenlemek, yardım gemileri organize etmek, haftalık ve aylık seminerler ve forumlar düzenlemek, “yerleşim birimlerinin eski isimlerini geri almak” veya “meclise başörtülü vekil sokmak” amacıyla imza kampanyaları düzenlemek için oldukça ideal bir yer olan Ohri şehrinde, halihazırda 10 cami, bir de tekke bulunmaktadır. Kiliselerin sayısı ise 40’tır. Ohri’nin Yahudî nüfûsu, 1453’te İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’a göç etmiştir.

42 bin 33 nüfûslu Ohri’de 12 bin 43 ev bulunmaktadır. “Yansın yansın şu Ohri’nin evleri / Yaktı beni aman o yarimin gözleri” türküsünde de belirtildiği gibi, bu da aile başına 3, 4 ferdin düştüğü anlamına gelmektedir. 9 km²’lik bir alan üzerine oturan 42 bin 33 nüfûslu Ohri’de km² başına ise 4 bin 670 kişi düşmektedir.

Bu kadar sosyoloji yeter; biraz da tarih:

Makedonca adı “Ohrid”, Arnavutça adı “Ohri” olan ve Türkçe’de de ismi Arnavutça’daki şekliyle zikredilen Ohri civarındaki ilk yerleşme, bundan tâ 6 bin yıl öncesine kadar uzanır. Bölgede yapılan arkeolojik kazılar sonucunda, bizdeki “ulu önder şanlı Dolikosefal”ın ırkdaşlarının ve kafadasıdaşlarının yaşadığı bu Makedon şehrinde, M. Ö. 4000 yıllarına ait kafatasları ve iskeletler bulunmuştur. Bölgenin ilk sâkinleri Frigler ve Enheneler olup, çok sâkin insanlardılar. “Lê lê lê Sakine / Niye düştün tütüne / Gel beraber gidelim / Adıyaman êline” türküsünde de belirtildiği gibi, Ohri Gölü kıyısındaki bu bölgenin ilk sâkinleri olan Frigler ve Enheneler yerleşik bir hayata sahip değildiler ve geçimlerini balıkçılık yaparak sağlıyorlardı.

M. Ö. 800 (veya M. Ö. 700) yıllarında burada “Lychnidos” adıyla bir köy kurulur. Köyün ismi, Eski Yunanca’da “ışıklar şehri, nûrlu yer” anlamına gelmektedir. “Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri” adlı gezi dizimizin 14. bölümünde Struga’nın tarihini anlatırken de bahsettiğimiz bu köy, işte bugünkü Ohri şehrinin ilk çekirdeğidir. Köyü kuranlar, İlliryalılar idiler; hatırlarsanız. İlliryalı kardeşlerimiz, balıkçılık yapıyorlardı burada.

M. Ö. 355 tarihinde bu bölge Makedonya Kralı II. Philipp tarafından ele geçirilir ve o tarihten itibaren “Makedon coğrafyası” olur. Gezinin daha önceki bölümlerinde de konuk ettiğimiz Makedon Kralı II. Philipp’i hatırlarsınız. Bu zât, dünyaca ünlü Büyük İskender’in babasıdır.

Babası Kral II. Philip’in Ohri Gölü’nün bu kıyılarını Makedonya hâkimiyetine almasından sadece 20 yıl sonra, Büyük İskender, bu fetih sürecini daha bir genişleterek devam ettirir. M. Ö. 335 yılında İskender abimiz İllirya ve Trakya’yı da fethederek Makedonya topraklarını oldukça büyütür. İskender abimiz ayrıca bir “abilik” yaparak, küçük ve sevimli bir balıkçı köyü olan bizim Lychnidos’a “şehir statüsü” (= Polis) kazandırır.

Kent statüsü kazanan Lychnidos’ta Makedonlar’ın yanısıra Helenler (bugünkü Yunanlar’ın ataları) de yaşıyorlardı. Kentleşmenin ve Makedonyalılaşma’nın ilk sürecinde, kentin sosyal, kültürel ve sanatsal çehresine şekil verenler Helenler oluyor. Helen kardeşlerimiz Helenizm’in en güzel eserlerini bu dönemde kazandırıyorlar şehre. Gia paradeigma babından örnek vermek gerekirse, kentin bugün dahi en önemli sembollerinden biri olan Antik Tiyatro bu dönemde yapılıyor. Tiyatroda “komedi”, “trajedi” ve “dram” türü oyunlar aynı anda oynatılır, bu oyunlar yüzlerce kişinin ilgisini çekerdi. O zamanki tiyatro sanatçıları, şimdiki tiyatrocular gibi soysuz ve terbiyesiz değildiler; oyunu izlemeye gelen seyircilere hakaret etmezlerdi. Bununla birlikte, ostóso epísis, bir de müze kurarlar Helenler.

Gel zaman git zaman, Birinci Makedonya – Roma Savaşı, İkinci Makedonya – Roma Savaşı, Üçüncü Makedonya – Roma Savaşı derken, M. Ö. 148 tarihinde Romalılar ele geçiriyorlar bu toprakları. İki sene sonrasını siz benden daha iyi biliyorsunuz zaten: M. Ö. 146 tarihinde Romalılar, Adriyatik Denizi kıyısındaki Durrës şehri (Arnavutluk) ile İstanbul’u biribirine bağlayan ve günümüzde Fatmir abinin deli gibi minibüs sürdüğü tarihî Via Egnatia yolunu inşâ ederler ki, bu yol, Struga ve Ohri’nin içinden geçmektedir. Struga’dan Ohri’ye de bu yol üzerinde geldik. Via Egnatia’nın yapılması, zaten hızlı bir şekilde gelişen Lychnidos (= Ohri) kentinin bu gelişmesine daha bir ivme kazandırır. Tüccarlar, zanaatkârlar ve Romalı koloniciler Lychnidos’a akın ederler. Lychnidos, Roma İmparatorluğu egemenliği altındayken “Dassaretia” ismi taşıyan bu eyaletin “idarî ve ticarî merkezi” haline gelir ki, iş bu Dassaretia bölgesi, Roma döneminde, Latince olarak “libera gens” diye ifade edilen “içişlerinde özgür olan bir komün” statüsündeydi.

Roma İmparatorluğu, 395 tarihinde “Doğu Roma İmparatorluğu” (Bizans) ve “Batı Roma İmparatorluğu” diye ikiye bölününce, bizim Lychnidos (= Ohri), Doğu Roma’nın payına düşer. Başkenti Constantinople (= İstanbul) olan Bizans İmparatorluğu ile birlikte bölgede yoğun bir “Hristiyanlaştırma” faaliyeti başlar, devlet eliyle. Bizanslılar bunu sadece bu bölgede değil, egemenliği altına aldıkları her yerde yaparlar, mâlumunuz. 5. yy’da Lychnidos’ta Polyconhous Bazilikası’nı inşâ eden Bizanslılar, kenti “piskoposluk merkezi” haline getirirler.

29 – 30 Mayıs 576... Bir şehrin “ölüm tarihi”..

576 yılının 29 – 30 Mayıs günleri, Lychnidos’ta büyük bir deprem olur. Depremde şehrin tamamı yıkılır, yanıp kül olur. M. Ö. 800 (veya 700) yıllarında İlliryalılar tarafından küçük bir “balıkçılık köyü” olarak kurulan, M. Ö. 335 yılında Büyük İskender tarafından “şehir” statüsüne kavuşan güzel Lychnidos, tamamen yok olur, tarih sahnesinden silinir. Bu depremden sonra, hiçbir yerde ve hiçbir kayıtta “Lychnidos”un ismi geçmemektedir. Şehre ne olduğu da henüz bilimsel olarak izah edilebilmiş değil. Daha sonra “Ohrid” (Ohri) ismiyle tarih sahnesine çıkan şehrin, depremden sonra imar edilen Lychnidos’un devamı mı olduğu, yoksa depremden yüzyıllar sonra Slavlar tarafından sıfırdan kurulan bir şehir mi olduğu da bilimsel olarak açıklığa kavuşturulmuş değildir.

576 ile 879 yılları arası hakkında bilinen tek şey, bu dönemlerde bölgeye yoğun bir Slav akınının olduğu ve bunların Ohri Gölü’nün kuzeydoğusundaki bir şehirde yaşadığıdır. İş bu şehir, ilk kez “Constantinople 4. Konsülü” (879 – 880)’nün piskoposluk rezidansı tarafından “Ohrid” ismiyle anılır. Şehir vardı ve 842’den beri 1. Bulgar Devleti’ne bağlıydı ancak “Ohrid” ismiyle ilk kez tarih sahnesine çıkması, 879 yılına tekabül ediyor.

863 tarihinden itibaren Ohrid, Preslaw şehri ile birlikte Bulgar Devleti’nin iki önemli “dîn ve kültür merkezi”nden biri olur. İsmi şehirle özdeşleştiği ve şehir tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olduğu için soyismi “Ohridski” (Ohrili) olan ünlü âzîz ve piskopos Kliment Ohridski (840 – 916), 893 tarihinde, Bulgar ve Balkan tarihinde çok çok ünlü ve önemli bir yer tutan meşhur “Ohrid Okulu” (Bulg. “Охридска Книжовна Школа” [Ohridska Knijovna Şkola]; Mak. “Охридска Книжевна Школа” [Ohridska Knijevna Şkola]) adlı okulu açar. “Ohrid Okulu”, “Preslaw Okulu” ve “Tranowo Okulu”, bu üç okul, 9. – 10. yy’larda Bulgar kültür dünyasının en önemli 3 dînî – ruhbanî okullarıdırlar. Ohrid Okulu, Bulgar Çarı I. Boris’in arzusuyla Kliment Ohridski tarafından 893 tarihinde kuruldu. Ortodoks Hristiyanlık’ın çok önemli bir merkeziydi. Ohri şehri ise okulun da varlığıyla birlikte, Bulgar Devleti’nin en önemli dînî merkezlerinden biri, Güneydoğu Avrupa’nın (Balkanlar) da en önemli “Ortodoksluk merkezi” olur. Bu dönemde şehirde “Sofya Kilisesi”, “Âzîz Kliment Manastırı” (diğer adıyla Âzîz Panteleon Manastırı) ve “Sveti Naum Manastırı” inşâ edilir.

Ohri şehrinin en önemli özelliklerinden biri de, bugün dünyanın en yaygın 3. alfabesi durumunda olan ve daha çok eski Doğu Bloku ülkelerinde kullanılan Kiril Alfabesi’nin doğduğu yer olmasıdır. Her ikisi de Ortodoks rahipler ve aynı zamanda misyoner olan Âziz Kiril ve Âzîz Metodius kardeşler tarafından 10. yy’da Ohri şehrinde üretilen ve onların adını taşıyan Kiril Alfabesi, Slavlar’ın ve Ortodoks Hristiyanlar’ın “kendilerine ait bir alfabelerinin olmasına” vesile olduğundan oldukça önemlidir ve Slavlar / Ortodokslar nezdinde adetâ kutsal bir alfabedir. (Gezimizin ilerleyen bölümlerinde Kiril Alfabesi hakkında daha geniş bir sohbet yapacağız, inşallâh. Bu bölümde sadece Ohri tarihinin bir parçası olarak kısaca değineceğiz; fakat ilerleyen bölümlerde, başlıbaşına alfabenin kendisi hakkında bir sohbet yapacağız siz kardeşlerimle.)

Kiril (gerçek ismi Konstantin) ve Metodius (gerçek ismi Michael) kardeşler, Selanik’lidirler. Buldukları alfabe de Yunan Alfabesi’ne benzemektedir zaten.

Yeni bir alfabenin keşfi, o kadar basit bir olay mıdır? Değildir tabiî (boş vakitlerimde ben de uğraşıyorum böyle keşifler yapmak için; yakında “Kürt Alfabesi” diye birşey duyarsanız şaşırmayın!). Kiril Alfabesi’nin keşfi ve Slav milletinin / Ortodoks dünyasının “kendine ait bir alfabelerinin olması”, Doğu ve Güneydoğu Avrupa’nın kültürel, yazınsal ve bilimsel hayatında bir devrimdir; yeni bir sürecin başlangıcıdır. Kiril Alfabesi çok hızlı bir biçimde benimsenir ve hayatın her alanında artık bu alfabe kullanmaya başlanır. 10. yy’dan itibaren tüm okullarda Kiril Alfabesi ile eğitim verilmekte, yazılan tüm kitaplar Kiril Alfabesi ile basılmaktadır. Kiril Alfabesi ile basılan ilk kitaplar, Emine Şenlikoğlu’nun “Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar”, Mehmet Pamak’ın “Kürt Sorunu ve Müslümanlar”, Cihan Aktaş’ın “Üç İhtilal Çocuğu”, Yıldız Ramazanoğlu’nun “Bir Dünyanın Kadınları”, Zeki Savaş’ın “Ortak Payda”, Fatma Gülbahar Mağat’ın “Bir Kadın Ağlıyor” ve Nuri Yıldız’ın “Mavi Marmara’nın Seyir Defteri” adlı kitaplarıdır. 10. yy’da Kiril Alfabesi ile yayınlanan ilk dergiler “Нубихар” (Nubihar), “Мектуп” (Mektup) ve “Билге Адамлар” (Bilge Adamlar) adlı dergiler olurken, bu alfabeyle yayınlanan ilk gazeteler de “Селам” (Selam) ve “ЈЕНИСѲЗ” (YENİSÖZ) adlı gazeteler olurlar.

Bulgar Çarı Samuil (958 – 1014) döneminde en parlak dönemlerinden birini yaşayan Ohri, iş bu dönemde “Bulgar Devleti’nin başkenti” olur ve 17 yıl boyunca başkentlik yapar. 1018 yılına kadar başkent olarak kalan Ohri’nin bu tarihte sözkonusu sıfatını kaybetmesinin sebebi, başkentin başka bir yere taşınması değil, şehrin Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu tarafından tekrar ele geçirilmesidir.

12. yy’da Bulgarlar Bizans devletine karşı ayaklanırlar; bağımsızlık isterler. Bu ayaklanmalar sonucunda bağımsızlığını kazanırlar da ve Ohri’yi 1198 yılında geri alırlar. Bu tarihten sonra şehrin kaderinde “sürekli el değiştirme” vardır. 4. Haçlı Seferi (1202 – 04) sonucunda Ohri yeniden Bizans egemenliğine girerken, şehrin batı semtlerine Epir Despotluğu hâkim olur. Bir Yunan prensliği olan Epir Despotluğu, 1214’te şehri tamamen ele geçirir. 9 Mart 1230 tarihinde Epir Despotluğu ile İkinci Bulgar Devleti arasında vuk’u bulan Klokotniça Meydan Muharebesi’nden sonra Ohri yeniden Bulgarlar’ın eline geçer. 1261’de Bizanslılar şehri Bulgarlar’ın elinden alırlar. “IV. Dušan” olarak da anılan Sırp Çarı Stefan Uroš (1308 – 55) döneminde Ohri bu kez de Sırplar’ın eline geçer. 1387’de ise yeniden (ama son kez) Bulgarlar’ın olur. Bulgarlar bu sonuncu egemenliklerinde şehri sadece 8 yıl ellerinde tutarlar; 1395 tarihinde şehri kaybederler ama bu son kaybediştir. Bir daha da, tarih boyunca o şehri geri alamazlar.

Balkanlar’daki devletlerin ikide bir kendi aralarında yaptıkları “Sev beni seveyim seni” savaşlarına ve Ohri şehrinin sürekli el değiştirmesine daha fazla kayıtsız kalamayan “bölgenin ağabeyi” Osmanlı İmparatorluğu, 15. yy başında bölgeye akınlar düzenler. Osmanlılar bölge devletlerine, “La oğlım, ya şehri alacaksanız adam gibi alın, ya da bırakacaksanız tamamen bırakın” diyerek 1395 tarihinde Ohri’yi Bulgarlar’ın elinden alıp Osmanlı İmparatorluğu’na katarlar. Böylece Ohri şehri, bizdeki “milletvekili adayları” gibi her 5 senede bir “el değiştirmekten” kurtulur. Fakat yine de, Osmanlılar dahi arada bir şehri ellerinden kaçıracaklardır. (Ne garip, değil mi? Eskiden Hristiyanlar küçük küçük parçalara ayrılmış ve biribirlerini yiyorlardı; Müslümanlar ise “büyük balık” olduklarından, buldukları ilk fırsatta bir hamleyle bu küçük balıkların hepsini birden yutuyordu. Şimdi ise, durum tam tersi. Bizler küçük küçük parçalara ayrılmış ve biribirimizi yiyoruz; Hristiyanlar ise “büyük balık” olduklarından, buldukları ilk fırsatta yutuyorlar tabiî ki.)

Osmanlı’nın şehri ele geçirmesi Ohri için yeni bir dönemin başlangıcı olur. Ohri artık ne Bulgarlar’ın “başkenti”, ne de Ortodokslar’ın “piskoposluk merkezi” dir. Ohri artık Osmanlı İmparatorluğu’nun bir “sancağı” durumundadır.

Makedonca ve Bulgarca adı “Ohrid”, Arnavutça adı “Ohri”, Yunanca adı da “Ohrida” olan bu dünyalar güzeli şehrin Osmanlı dönemindeki ismi “Oxri” (ﺍﻭﺧﺭﻯ) şeklindedir.

Aradan henüz bir yüzyıl bile geçmeden Ohri şehri, İslam dünyasının ve kendi döneminin önemli bir “İslam merkezi” haline gelir. Osmanlı’nın bu bölgeye taşıdığı İslam ise, daha çok mistik bir karaktere sahip olan tasavvufî bir İslam anlayışıdır. (Osmanlı’nın taşıdığı bu kültürün izlerini bugün dahi Balkanlar’ın her karış toprağında bulmak mümkündür. Tasavvufun dünyada en güçlü bir biçimde varlığını sürdürdüğü coğrafyalardan biridir, Balkanlar)

Osmanlılar şehri ele geçirdikten sonra, burada ardı ardına camiler, medreseler ve tekkeler inşâ ederler. Bu topraklara gerçek anlamda bir “derviş kültürü” ekerler (Tekkedeki “son derviş” ben olmuştum; hatırlarsanız)

1453 tarihinde İstanbul fethedilince, Osmanlılar Ohri şehrindeki Yahudî nüfûsu buradan çıkartıp İstanbul’a sürerler.

1462 tarihinde Arnavutlar şehri Osmanlılar’dan alırlar. “Skënderbeu” (İskender Bey) olarak bilinen / bildiğiniz Gjergj Kastrioti (1405 – 68) komutasındaki Arnavut güçleri şehri 1462’de ele geçirirler ki, İskender Bey denen bu zâtı, sanırım Türkiye’de en iyi tanıyan artık sizlersiniz. Ancak Osmanlı padişahı II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) şehri sadece birkaç yıl sonra geri alır. Ohri’deki Yahudîler’i 13 yıl önce burdan çıkartıp İstanbul’a yerleştirmiş olan Osmanlılar, 1466 tarihinde Elbasan şehrini kurunca (Elbasan’ın kuruluşu için bkz. gezinin 11. bölümü) Ohri şehrindeki Hristiyan nüfûsun bir kısmını da (Ohri Başpiskoposu Dorotej dahil) buradan çıkartıp Elbasan’a yerleştirirler. Fatih Sultan Mehmed ayrıca Ohri Başpiskoposluğu’nun idare merkezi olan Âzîz Kliment Kilisesi’ni de camiye çevirtir. Yeni “başpiskoposluk merkezi” ise “Spital Kutsal Tanrı Annesi Kilisesi” olur.

Bir deprem sonucu ilelebed yıkılan Lychnidos kentinin yerinde kurulmuş olan Ohri’de, 1568 tarihinde meydana gelen korkunç deprem, büyük bir tahribata neden olur.

Osmanlı döneminde, şehirlerin “Mufassal Defter” denen bir kayıt defteri tutma zorunluluğu vardı. Ohri şehrinin 1583 yılına ait “Mufassal Defter”inde yazıldığına göre, 1583 tarihinde Ohri şehrinin 26 mahallesi vardı ve bu mahallelerden sadece biri Müslüman mahallesiydi. Diğer 25 mahalle, Hristiyan mahalleler idiler. Aynı defterde yazıldığına göre, Müslümanlar’ın şehirdeki toplam nüfûsa oranı % 20 idi ve Ohri’deki Müslüman nüfûs, Hristiyanlık’tan İslam’a geçen yerli kişiler ile Osmanlı ile birlikte Anadolu’dan buraya göç eden kişilerden oluşuyordu. Bizzat kilise kayıtlarının ve defterlerinin yazdığına göre de, Osmanlı döneminde Ohri’deki bütün dînî kesimler (hangi dîne mensub olursa olsun), devletin aldığı vergilerden muaf idiler ve imparatorluğa hiçbir vergi ödemiyorlardı.

... ve, 1668.

Şehre çok ama çok güzel bir konuk gelir. O kadar güzel bir misafirdir ki, O şehri güzelleştirir, şehir de O’nu...

Bastığı toprakları güzelleştiren, gezdiği coğrafyalara bereket gelmesine vesile olan, baktığı gölleri güzelleştiren, konuştuğu nehirlerin dilini çözen, gittiği şehirlerdeki camilerin duvarlarına şiirler yazan ünlü seyyâh Evliya Çelebi, 1668 yılında Ohri‘ye gelir.

Ünlü seyyâh Evliya Çelebi’nin “Seyahatname” adlı ölümsüz eserinin 8. cildinde, 1668 yılının Ohri şehri şöyle anlatılmaktadır:

 “Ohri, bölgenin önemli bir dînî merkezi durumunda. Şehirde 17 tane cami bulunuyor. Hacı Qasim Camiî, Kuloğlu Camiî, Haydar Paşa Camiî, Hacı Hemza Camiî, Aya Sofya Camiî, bunlardan en önemlileri. Aya Sofya Camiî, eskiden Aya Sofya Kilisesi iken camiye çevrilmiştir. Ortodoks Hristiyanlar burada rüşvetle ibadet ediyorlar. Camiye çevrilmiş kilisede Hristiyanca ibadet edebilmek için Osmanlı askerlerine ve muhafızlarına rüşvet veriyorlar; rüşveti alan asker ve muhafızlar da buna göz yumuyor, ibadet etmelerine izin veriyor. Şehirde medreseler de var. Sultan I. Süleyman Tekke ve Medresesi ile Siyavuş Paşa Medresesi önemli iki medrese. Bu iki medrese binası arasında bir tane kervansaray ve iki tane hamam bulunuyor.” (Seyahatname, Evliya Çelebi, hazırlayan: Seyit Ali Kahraman, kategori: Edebiyat, sayfa: 785, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık – Nisan 2011, ISBN 978 – 975 – 08 – 1976 – 6)

Ünlü seyyâh Evliya Çelebi, “Seyahatname”nin 5. cildinde ise şunları kaleme almaktadır:

 “Ohri’de her gidilen yerde misafirlere hoşaf ikram ediliyor... Sofrada kırk çeşit hoşaf ikram etdüler / Hoşaf içmekten şehid olayazdım... Ohri’nin hoşafı ve bir de kahvesi çok meşhur. Misafire bu ikisini ikram etmeden bırakmazlar. Ohri’nin bir de kirazı ve eriği çok meşhurdur; bol bol kiraz ağaçları ve erik ağaçları bulunuyor. Benim yazacaklarım bu kadar. Devamını 342 yıl sonra torunum İbrahim kaleme alacak.”

Ohri, 18. yy’da ticarî olarak büyük bir gelişme gösterdi. 18. yy sonlarından 1830 yılına kadar Ohri, Ohri Sancağı’nın merkeziydi ve bu sancak, Arnavut derebeyi Cemaleddin Bey tarafından yönetiliyordu (Cemaleddin Bey, Vezir Ahmed Paşa’nın oğludur). Cemaleddin abimiz şehrin surlarını yeniden inşâ eder ve bu inşaatta şehrin Hristiyan nüfûsunu çalıştırır. Cemaleddin abi, şehrin temiz içme suyuna kavuşmasını çok önemsiyor ve bu yönde hummalı çalışmalar yürütüyordu.

1830 yılında İşkodra’da (bugünkü Arnavutluk’un kuzeybatısında, Adriyatik Denizi kıyısındaki şehir) bulunan Buşatli ailesi “yarı özerk” bir statü ilan edince, buradaki Osmanlı askerleri İşkodra üzerine yürütülür. Ohri böylece “askerî bir merkez” konumuna da bürünür.

1846 yılında Ohri Sancağı’nın yöneticisi Kaymakam Şerif Bey olur. Şerif abimiz şehirde yeni ve büyük bir medrese inşâ eder. 19. yy içinde Ohri’deki pekçok cami restore edilir, ayrıca yeni camiler de yapılır. Bunlar arasında en önemlisi, şehri merkezindeki Pazar meydanının güneyinde bulunan Ali Paşa Camiî’dir.

Tanzimat Fermanı (1839 – 76)’nın Ohri üzerinde de etkileri olur. Bu reformlar sayesinde Bulgarlar 1868 tarihinde Ohrid’de bir belediye kurarlar ki, Osmanlılar’ın şehri Bulgarlar’ın elinden almış olmasını dikkate alırsak, sembolik öneme sahip bir gelişmedir. Otobiyografici Simeon Radew, “Slavlar’ın seyyâhı” Wiktor Grigoroviç, Arnavutolog ve diplomat Johann Georg von Hahn tarafından kaleme alınan kitaplar, hep bu dönemin ürünleridirler. Ayrıca kürk işlemesi işi yapan ve kürk ticaretiyle uğraşan Bulgarlar, bu dönemde zenginleşmeye ve şehrin en lüks evlerinde yaşamaya da başlarlar.

Osmanlı Sultanı Abdulaziz ile Bulgar Ortodoks Kilisesi arasında 28 Şubat 1870 tarihinde imzalanan ve üç dilde (Osmanlıca, Bulgarca, Yunanca) kaleme alınan “Bir Bulgar Vilayeti Kurulması Yönündeki Ferman”ın 10. maddesi uyarınca, 27 Şubat – 11 Mart 1874 günleri arasında Ohri şehrinde halk oylaması (referandum) yapılır. Şehir nüfûsunun çoğunluğu Hristiyan idi (1874 yılında Ohri’deki Hristiyan nüfûs, 9 bin 387 kişi) ve bunların ezici bir kısmı referandumda Bulgar Ortodoks Kilisesi arzusuna göre oy kullandılar. Sadece 139 Hristiyan, Osmanlı devletinin beklentisi yönünde oy kullandı. Böylece Ohri, 1874 tarihinden itibaren “Osmanlı idaresindeki bir Bulgar vilayeti” sıfatını kazandı. İlk “Bulgar Vilayeti”, şimdiki bağımsız Bulgaristan’ın ilk tohumları olacaktı, aradan sadece 34 yıl geçtikten sonra. (Bulgaristan; özerklik sadece 4 yıl sonra, 3 Mart 1878, bağımsızlık ise 34 yıl sonra, 22 Eylül 1908)

 “İlk Bulgar vilayeti” olan Ohri (Ohrid)’nin ilk metropoliti ve yöneticisi, bu özelliğinden dolayı “Natanail Ohridski” adıyla da anılan Neşo Stanov Boykikev (1820 – 1906) oldu. Yeni süreçle birlikte Ohri ve civarında ardı ardına Bulgar Ortodoks kiliseleri ve Bulgarca eğitim veren Bulgar okulları açılmaya başlandı. Günümüzde halen eğitime devam eden Sveti Naum İlkokulu (kuruluşu 1876) ve Sveti Kliment İlkokulu (kuruluşu 1898), bunlardan sadece ikisi.

1877 – 78 Osmanlı – Rusya Savaşı, Bulgaristan’a özlemini çektiği özgürlüğün kapısını açtı. Savaştan sonra, 3 Mart 1878 tarihinde İstanbul’un – bugün havaaalanının bulunduğu – Yeşilköy semtinde imzalanan “San Stefano Antlaşması”, Bulgaristan’a özgürlüğünü kazandırdı. Antlaşma metninde yeni Bulgar Devleti için Ohri şehri ve Makedonya topraklarının büyük bir bölümü mevzubahis ediliyordu. (Burada siz sevgili okuyucularımız için dikkat çekici iki not: Bir; Ayastefanos, Yeşilköy’ün eski ismidir, o zamanki adıydı. İki; bu antlaşmadan dolayı bugün Bulgaristan’da 3 Mart günü “Ulusal Bayram” olarak kutlanmaktadır.)

Fakat bu antlaşmadan sadece 3 – 4 ay sonra, 13 Haziran – 13 Temmuz 1878 günleri arasında (Almanya’nın bugünkü başkenti) Berlin’de gerçekleştirilen ve bir ay süren Berlin Kongresi, Ohri şehri ve Makedonya topraklarının Osmanlı idaresi altında kalması gerektiği yönünde karar aldı. Alınan bu karar, Bulgar halkı açısından tam bir şok oldu ve Ohri şehrindeki Bulgar nüfûsun neredeyse tamamı, Berlin Kongresi’nden sonra Ohri’yi terkederek (bugünkü) Bulgaristan topraklarına göç etmek zorunda kaldı. Şehrin zengin kesimini oluşturan ve ticarî hayatını ayakta tutan Bulgar nüfûsun ayrılışı, Ohri’deki ekonomik canlanmayı ve iktisadî yaşamı adetâ bitirme noktasına getirdi. Şehrin en önemli ticaret sembolü olan ve Bulgarlar tarafından icra edilen kürk ticareti durdu, kürk üretim merkezleri, Arnavut suçlulardan oluşan suç çetelerinin akınlarına ve gasp girişimlerine sahne oldu. Kürk ticaretinin bitip gasp ve soygun olaylarının başgöstermesi ve şehirdeki ticarî hayatın bitme noktasına gelmesi üzerine, Ohrili tüccarlar ve işadamları, şehrin tâ binlerce yıl önceki uğraşı olan “balıkçılık” sektörünü yeniden canlandırma çabası içine girdiler ve lâkin, binlerce yıl önce şehrin ana geçim kaynağı olan ve tek başına burayı ekonomik bir cazibe merkezi haline getiren balıkçılık, 19. yy sonunda aynı fonksiyonu icra edemiyordu. Zaman o zaman değildi artık.

Tanzimat Fermanı’ndan 1903 yılına kadar Ohri şehri, Osmanlı egemenliği altındaki Manastır sancağının (bugünkü Bitola) sınırları içindeki bir kaza (ilçe) statüsündeydi. Bu dönemde, Ohri şehrinde 12 tane okul vardı. Bu okulların 7 tanesi Bulgar okulu, 4 tanesi Osmanlı okulu, bir tanesi de Yunan okuluydu. Tam 1900 yılında Ohri’nin nüfûsu 14 bin 860 kişi; yarısı erkek yarısı dişi... 15 bine yakın insanın yaşadığı bir şehrin o dönemdeki önemini “kıyas” yoluyla daha iyi kavrayabilmeniz için size iki “denek” sunalım: Aynı tarihte Üsküp’ün nüfûsu 40 bin, Manastır’ın nüfûsu ise 60 bin!

İmdi... Konuya devam ediyoruz... Kardeşlerimden ricam, yazıyı dikkatli bir şekilde okumaları. Lütfen!

Ohri şehrinin tarihini anlatırken, 1907 – 12 arasındaki 5 yıllık dönemi, yani Balkan Savaşı’na kadar olan kısmı es geçeceğim. Ohri şehrini tüm yönleriyle tanıtmaya çalıştığımız bu bölümde, o kısmı atlamak istiyorum.

Sebebine gelince: Mâlumunuz olduğu üzere, bizler bölüm bölüm kaleme aldığımız Seyahatname’lerimizde, gezi dizisini bitirdikten sonra, bu kez de, gezdiğimiz ülkeler hakkında “düşünce makaleleri” yazmaya başlıyoruz. İşte Ohri şehrinin 1907 – 12 arasındaki o 5 yıllık süreci hakkında, gezi dizisi bitip de sıra Arnavutluk ve Makedonya hakkında “fikir yazıları” kaleme almaya geldiğinde “bağımsız bir makale” yazmak ve o 5 yılı, başlıbaşına bir konu olarak ele almak istiyorum. Zira bu konu, herhangi bir yazının içinde kısaca bahsedilip geçilemiyecek kadar önemlidir. Başlıbaşına bir konu olarak işlenmelidir.

 (i)Çün ki, “yakın tarihimiz” olarak adlandırdığımız Cumhuriyet tarihini ve son 100 yıllık siyasî geçmişimizi daha iyi anlayabilmek için, Ohri şehrinin 1907 – 12 arası o kısacık 5 yıllık kesitini çok ama çok iyi bilmek gerekiyor. Sadece Anadolu coğrafyasını değil, tüm İslam dünyasını olumsuz yönde etkileyen ve 100 yıldır telafisi yapılamayan o “büyük kırılma”, işte o 5 yıllık kısacık bir süre zarfında, 1907 – 12 arasında Ohri şehrinde yaşanıyor aslında. Belki söyleyeceklerim garibinize gidecek ama, şunu rahatlıkla ifade edebilirim: “Yakın tarihimiz” olarak adlandırdığımız Cumhuriyet tarihini ve son 100 yıllık siyasî geçmişimizi daha iyi anlamak ve gerçekten anlamak istiyorsak, bu “anlamaya çalışmak” işine İstanbul’dan, Selanik’ten, Çanakkale’den, Samsun’dan, Erzurum’dan ya da Urfa’dan, Maraş’tan değil, Ohri’den başlamamız gerekmektedir. 1907 yılının Ohri şehrinden başlamamız gerekmektedir.

Ben bu bölümde, sadece kısaca değinip geçeceğim. Konuyla ilgili bağımsız makaleyi ise, dizi yazı bittikten sonra okuyacaksınız, inşallâh. Ancak normal bir şekilde değil, ibretle ve hayretler içinde kalarak okuyacaksınız.

Ohri ve çevresi, 19. yy sonu ile 20. yy başlarında, Osmanlı topraklarının hareketli ve hatta “öncü” kısmında yer alıyor. Ohri şehrinde 20. yy’ın ilk birkaç yılında yaşanan olaylar, gerçek anlamda bir İBRET VESİKASI’dır. Birer yıl arayla, biri Selanik’te (bugünkü Yunanistan), biri de Ohri’de (bugünkü Makedonya) olmak üzere iki cemiyet kuruluyor. Bu cemiyetler, biribirlerinden tamamen bağımsız olarak kuruluyor.

1906 yılında Selanik’te kurulan cemiyetin ismi, “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti”. Bu cemiyet, Osmanlı’nın yıkılışından sonra laik – kemalist ve ırkçı bir rejim kuran İttihat – Terakki (İT) hareketinin ilk çekirdeği. Cemiyeti kuran kadro, henüz gerçek niyetini açığa vurmuş değil; bol bol İslamî söylemler kullanıyor ve “Müslüman bir hareket” görüntüsü veriyor. Gizli bir hareket olarak hücre esasına göre örgütlenen cemiyet, kısa sürede Manastır kolunu oluşturuyor. Hızla büyüyen “Osmanlı Hürrriyet Cemiyeti”, bir yıl sonra (1907) Avrupa koluyla birleşerek “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını alıyor.

1906 yılında Selanik’te “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti” kurulduktan bir yıl sonra, 1907’de  Ohri şehrinde başka bir cemiyet kuruluyor: “Cemiyet-i İslamiye”...

Süleyman Kani Bey’in “Ohri kaymakamlığı” görevi sırasında Mısırlı Yüzbaşı Aziz Bey tarafından Mayıs 1907’de “Cemiyet-i İslamiye” adıyla kurulan ve sonra “Cemiyet-i Hususiye-i İslamiye” adını alan bu cemiyet, gerçek anlamda İslamî bir hareket!

Cemiyetin kurucu kadrosu içinde Mısırlı Yüzbaşı Aziz Bey, Debreli Muharrem Ağa, Ohrili Sami, Şaban Ağazade Lütfi, İsmail Ağazade ve Sabri Efendi gibi bölgenin ve kendi devirlerinin önemli isimleri var.

Yüzbaşı Aziz Bey, Bulgar komitecilerinin verdikleri zararlara Müslümanlar’ın da aynı şekilde karşılık vermeye hakları olduğunu her fırsatta dile getiriyor ve ortak bir tavır için teşvikte bulunuyor. Halkın sabrı taşmış olduğundan eşraftan bazı kişilerle Aziz Bey arasında “zarara zarar, kana kan” esasına dayalı bir “Cemiyet-i Hususiye-i İslamiye” kurulması konusunda anlaşma sağlanıyor. Cemiyet, önce icraat için 5 kişilik bir İslam çetesi teşkil ediyor ve daha sonra bu sayı 7’ye çıkarılıyor. İlk icraat olarak 22 Temmuz 1907 günü bir Müslüman çiftliğine saldıran üç Bulgar pusuya düşürülerek öldürülüyor. Daha sonra da bu tarz eylemler devam ediyor. Bulgarlar verilen karşılık üzerine Meşrutiyet’in ilanından 3 ay önce saldırılarını bırakmak zorunda kalıyorlar. Ohri’deki bu İslam Cemiyeti, Nisan 1908’e kadar faaliyetlerine devam ediyor. Peki neden bu tarihe kadar? Çünkü bu tarihten sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti perde arkasından çıkarak işleri doğrudan ele alıyor. İttihat ve Terakki teşkilâtlanma aşamasını Ohri’de bu şekilde takibata uğramadan rahat geçiriyor.

Bağımsız bir İslamî cemiyet olan ve aslında Balkanlar’daki Hristiyan saldırılarına karşı Müslümanlar’ın direniş kıvılcımını ilk ateşleyen hareket olan Cemiyet-i İslamiye, o dönemde henüz gerçek kimliğini ortaya koymamış, ırkçı ve laik yüzünü gizleyen, İslamî bir cemiyet görüntüsü veren İttihat – Terakki’nin içinde KENDİ ARZUSUYLA eriyip gidiyor; bu cemiyetin bir alt cemiyeti haline geliyor. Direnişi Cemiyet-i İslamiye başlatıyor ama İttihat Terakki perde arkasından gelerek ipleri eline alıyor. İttihat Terakki, Balkanlar’daki Müslümanlar’ın Ohri şehrinde başlayan İslamî direniş hareketini kırıyor aslında ama Cemiyet-i İslamiye o dönemde bunun kesinlikle farkında değil. Ohri mahreçli Cemiyet-i İslamiye, Selanik mahreçli İttihat ve Terakki’yi bir “kardeş cemiyet” olarak görüyor ve kendi arzusuyla bu cemiyete eklemleniyor.

Şimdi burada ister istemez şöyle bir soru aklına takılıyor insanın: Eğer Ohri’de Cemiyet-i İslamiye’yi kuran Müslümanlar biraz daha basiretli olsalardı veya İttihat ve Terakki’nin gerçek yüzünü o dönemde görebilseydiler, o zaman tarihin akışı nasıl seyrederdi? (BALKAN TEZLERİM – TESPİT No 1: Ben şahsen böyle bir durumda bile Osmanlı’nın mukadder yıkılışının gerçekleşeceğini düşünüyorum, ve fakaaat, kimbilir, herşeyin en doğrusunu bilen Allâh’tır, belki de Balkanlar’da başlayan ve Anadolu’nun kaderini belirleyen direniş hareketinin öncülüğünü Cemiyet-i İslamiye yapacaktı. Osmanlı yine yıkılacaktı ama, Osmanlı’nın yerine belki de ırkçı – laik bir rejim değil, İslamî bir devlet kurulacaktı. Başka bir ifadeyle, Osmanlı’nın yıkılış sürecinde “Selanik eksenli bir dönüşüm” değil de “Ohri eksenli bir dönüşüm” yaşamış olsaydık, belki de şimdi çok daha farklı bir ülkede yaşıyor olacaktık, kimbilir. Belki.)

İsterseniz biz bu konuyu dizi yazı bittikten sonra masaya yatıralım ve siz sevgili kardeşlerimizle birlikte oturup tartışalım. Ne dersiniz?

Ohri şehrinde kalarak sohbetimize devam edelim şimdi...

1. Balkan Savaşı (1912 – 13) esnasında, 29 Kasım 1912’de Sırp ordusu Ohri’yi ele geçiriyor. 500 yıllık Osmanlı egemenliği böylece sona eriyor. Balkan Savaşı’nın bitiminden iki ay sonra, Eylül 1913’te Ohri – Debar Ayaklanması başgösteriyor. Kısa adı VMRO olan “İç Makedonya Devrimci Örgütü” (Mak. “Внатрешна Македонска Револуционерна Организација[Vnatreşna Makedonska Revoluçiyonerna Organizaçiya]; Bulg. Вътрешна Македонска Революционна Организация” [Vıtreşna Makedonska Revolyoçiyonka Organizaçiya];) kısa adı BMARK olan “Ohrili Bulgar – Makedon Devrimcileri Örgütü” (Bulg. “Вътрешна Македоно – Одринска Революционна Организация” [Vıtreşna Makedono – Odrinska Revolyoçionna Organizeçiya]) ve Arnavut devrimci komiteleri tarafından başlatılan bu ayaklanma, Sırp ordusunun istilâsına karşı Makedon, Arnavut ve Bulgar halklarının gerçekleştirdiği bir ortak ayaklanmadır. Her üç halk da, Sırp hâkimiyeti altında yaşamak istemiyordu ve ayaklanma üç şehri, Debar, Ohri ve Struga’yı kapsıyordu.

Ayaklanma, acımasız Sırp ordusu tarafından çok kanlı ve vahşî bir şekilde, barbarca bastırılır. Ayaklanan halka 100 bin kişilik donanımlı ve güçlü  bir orduyla saldıran Sırp ordu güçleri, korkunç bir katliâma imza atarlar, bölgeyi adetâ kan gölüne çevirirler. “Carnegie Endowment for International Peace” adlı uluslararası sivil toplum ve barış hareketinin hazırladığı rapora göre, iki hafta boyunca kadın – çocuk ayrımı yapmadan sivil halkı katleden Sırp ordusu, sokakları kan deryâsına çevirir. Bütün Bulgar köyleri yakılıp ateşe verilir; bazı Bulgar köyleri tamamen haritadan silinir. Bulgarlar’ın o dönemdeki en önemli entellektüelleri ve aydınları olan, hepsi de ayaklanma bölgesinde yaşayan elit insanların tamamı öldürülür veya hapsedilir. Katliâmdan kaçan ve canını kurtarabilen 25 bin Arnavut, Arnavutluk içlerine hîcret eder, kaçamayanlar toplu katliâma maruz kalır. Bulgaristan’a kaçıp canını kurtarabilen Bulgarlar’ın sayısı ise 30 bin civarındadır.

Daha sonra, Aya Sofya Camiî, tekrar kiliseye çevrildi ki, zaten kiliseyken Osmanlılar tarafından camiye çevrilmişti, hatırlarsanız. I. Dünya Savaşı (1914 – 18) esnasında Ohri, Bulgaristan’ın bir parçası oldu ve BMARK hareketi yeniden özgürlüğüne kavuştu. Savaştan sonra ise, Sırp, Hırvat ve Sloven unsurlar tarafından kurulmuş olan Yugoslavya Krallığı’nın eline geçti.

Şehirlerin nüfûsları genelde sürekli artar; hele hele bu coğrafyada. Fakat katliâmlar, soykırımlar olursa? İnsanlar kadın – çocuk denmeden vahşî ve acımasız bir şekilde öldürülürse? Yorumu siz yapın: 1900 yılında 14 bin 860 olan Ohri’nin nüfûsu 1923 yılında 12 bin, 1924 yılında 10 bin...

1930’lu yıllardan başlayarak Ohri yeniden kendini toparlamaya ve ticarî bakımdan canlanmaya başlar. 1939’da şehrin büyük bölümü elektriğe kavuşur; bir trafo istasyonu kurulur.

II. Dünya Savaşı (1939 – 45) esnasında Arnavutluk ile Makedonya’nın kaderi aynıdır. İtalya’nın başını çektiği ve Almanlar’ın destek verdiği faşist saldırılar ve bombalar altında geçen koca 6 yıl! Dile kolay...

1943 yılında Yugoslavya Krallığı yıkılır ve yerine Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti kurulur. Ohri ve Struga, devam eden idarî yapı içinde yerlerini alırlar. Devlet değişir, rejim değişir, dünya değişir, insanlar ve toplumlar değişir, zaman değişir ama onların kaderi yine de değişmez. Bu yönleriyle tıpkı bana çekmişler, Ohri ve Struga.

Yugoslavya döneminde Ohri, “Yugoslavya’nın kültür anıtı” statüsünü kazanır. Bu dönemde başlatılan “kültürel yeniden canlandırma” programı çerçevesinde, Ortaçağ’dan kalma ve harabe durumda olan pekçok kilise restore edilir ve yeniden imara tabi tutulur. Laik ve komünist olduğu için “tüm dînlere karşı eşit ve tarafsız durumda olan” sosyalist Yugoslavya döneminde kiliseler restore edilip yeniden canlandırılırken camiler kendi harabe durumuna terkedilir veya bizzat rejim tarafından yıktırılır. 1955 – 56 yıllarında Ohri şehrindeki Türk nüfûs, Türkiye’ye göç ettirilir.

1979 yılında Ohri Gölü, kısa adı UNESCO olan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (İng. United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) tarafından “Dünya Tabiât ve Kültür Mirası” listesine dahil edilir. Bu gelişmeden sonra Ohri şehri, Yugoslavya içinde bir “turizm merkezi” haline gelir. Ohri’nin “turizm merkezi” özelliği, daha sonraki yıllar içinde yurtdışına kadar taşar. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra bağımsızlığını kazanan şimdiki Makedonya Cumhuriyeti’nde, halihazırda Ohri şehri, “Makedonya’nın en önemli”, “Balkanlar’ın çok önemli” ve “Avrupa’nın önemli” turizm merkezlerinden biri olup, göle bilhassa, başta denize kıyısı olmayan, yani “suya hasret” komşu ülkelerden insanlar ile Rus, Alman, Hollandalı ve Belçikalı turistler çok gelmektedir. (Ohri Gölü’nü gezinin ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı bir şekilde anlatacağız)

1981 yılında Ohri’nin nüfûsu, 39 bin 93 kişi. Kimi JNA’da asker, kimi fabrikada işçi...

Komünizm’in ve Doğu Bloku’nun yıkılışı, 1991 tarihinde Yugoslavya’nın parçalanması sonrası, Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti’nin 5 eyaletinden biri olan 25 bin 713 km² büyüklüğündeki Makedonya, 8 Eylül 1991 tarihinde “Makedonya Cumhuriyeti” (Mak. Република Македонија” [Republika Makedoniya]; Arn. “Republika e Maqedonisë”) adıyla bağımsızlığını kazanır.

Başkenti Üsküp, resmî dilleri Makedonca ve Arnavutça, para birimi Denar, uluslararası trafik plaka remzi MK, millî marşı da artık yakından tanıdığınız, gezinin Balkan türkülerinden bir demet sunduğumuz 13. bölümünde sözlerini aktardığımız “Denes nad Makedoniya” (Bugün Makedonya Üzerine) adlı marştır ki, şiirin sözleri de, gezinin 14. bölümünde kendisinden bahsettiğimiz Strugalı şâir Vlado Maleski tarafından kaleme alınmıştır.

1994 yılında Ohri’nin nüfûsu,  41 bin 146 kişi. Yarısı erkek yarısı dişi. Artık serbest olmuş her işi, ne Komünizm kalmış ne bişi...

Yeni ülke Makedonya’nın, bağımsızlığını ilan ettikten 4 yıl sonra, 6 Ekim 1995 tarihinde kabul edilen halihazırdaki sarı – kırmızı renkli bayrağı ise, “Vergina Güneşi”ni sembolize etmektedir. Vergina, meşhur hükümdâr Makedonyalı Büyük İskender dönemindeki Antik Makedonya’nın başkentiydi. Yunanlar (ne hikmetse hepsi de Türk olan edebiyatçılarımız, üstadlarımız, kalem sanatçılarımız, şairlerimiz, emeğine sağlık olası ve yazıları kitaplaşası yazarlarımız bu sözcüğü “Yunanlılar” şeklinde yazıyorlar, yanlıştır; ne hikmetse hepsi de Türk olan edebiyatçılarımız, üstadlarımız, kalem sanatçılarımız, şairlerimiz, emeğine sağlık olası ve yazıları kitaplaşası yazarlarımız aslında Türkçe’yi de bilmiyorlar ancak bu şimdi bu makalenin konusu değildir) antik Vergina şehrini kendilerine ait gördükleri için, bugünkü Makedonya bayrağını tanımamaktadırlar. Yunanlar aslında “Makedonya” ismini dahi tanımaktan imtina etmektedir. Onlar Büyük İskender’in Yunan olduğunu bile iddiâ etmektedirler. Vergina şehri, Antik Makedonya’nın başkentiydi ve “Vergina Güneşi”ni sembolize eden sarı – kırmızı bayrak, Makedonlar için her zaman “millî bayrak” olarak kabul edilmiştir ve Makedonlar, Türkler’e karşı yaptıkları savaşlarda ve ayaklanmalarda da yine bu bayrağı dalgalandırmış, bu bayrak altında savaşmışlardır.

1991’den sonra yepyeni bir dönem başlar. Zira Makedonya artık bağımsızdır. Her ne kadar Makedonya coğrafyasının yarısı halen Yunanistan egemenliği altında bulunuyorsa da, hiç olmazsa öbür yarısı bağımsızlığını kazanmıştır. “Yarısı bağımsız yarısı bağımlı” olan Makedonya coğrafyası, bu yönüyle Lüksemburg (bağımlı yarısı Belçika’da), İrlanda (bağımlı yarısı Birleşik Krallık’a ait), Azerbaycan (bağımlı yarısı İran’da) ve Moğolistan (bağımlı yarısı Çin’de) gibi coğrafyalarla aynı idarî durumu yaşamaktadır.

Bağımsızlığını kazandıktan sonra Makedonya, hızlı bir şekilde devletini oturtmaya, dış dünyayla entegre olmaya ve uygar dünya içinde yerini almaya çalışır. Köklü bir tarihe ve geçmişe sahip, öz itibariyle de medenî ve revşen bir toplum olan Makedonlar, bunda nisbeten başarılı da olurlar. (BALKAN TEZLERİM – TESPİT No 2: Balkan coğrafyasının tarih boyunca edebiyat, sanat, bilim, felsefe ve kültür alanındaki bütün yükünü Bulgarlar ve Makedonlar omuzlamıştır. Balkanlar’ın bütün edebî, sanatsal, ilmî, felsefî ve kültürel hayatının entellektüel öncülüğünü hep Bulgarlar ve Makedonlar yapmıştır. Fakat kimin adam yerine konulup kimin konulmayacağına hep Avrupalılar, yani Beyaz Adam karar verdiği için, bunun kaymağını Yunanlar yemiştir.)

Dış dünyayla entegre olma çabasındaki Makedonya, hele hele Komünizm gibi baskıcı ve özgürlük düşmanı bir rejimden yeni kurtulan bir ülke olarak, kendi içinde de mümkün mertebe “özgürlükçü, hak ve adalet esaslarına dayalı” bir sosyo – politik düzen kurmaya çalışır. Komünizm döneminde konuşulması, dile getirilmesi bile yasak olan pekçok kavram, “hak” ve “talep” ile ilgili olgularla tanışır, Makedonya. Yeni yeni tanımaya başladıkları dış dünyada gördükleri hukukî olgular, çeşitli haklar, artık hayatın bir parçası olmuştur. Değişik alanlarda hak ve özgürlük mücadelesi veren sivil toplum kuruluşları ve dernekler kurulur: İnsan hakları, hayvan hakları, çocuk hakları, kadın hakları, işçi hakları, Hakkı’nın Hakkı’da hakkı varmış Hakkı Hakkı’dan hakkını almaya gitmiş Hakkı Hakkı’nın hakkını vermeyince Hakkı Hakkı’nın hakkından gelmiş...

Haziran 2000 tarihinde Makedonyalı Bulgarlar tarafından Ohri şehrinde kurulan RADKO, bu derneklerden sadece bir tanesi. Kim derdi ki, içiçe yaşadıkları diğer toplumlar tarafından tarih boyunca hep zûlüm ve baskıya maruz bırakılan, Yunanlar tarafından anadilleri bile yasaklanan, Sırplar tarafından kadın – çocuk demeden katliâma uğratılıp köyleri ateşe verilen ve haritadan silinen Bulgarlar, “ütopik başkentleri” olarak gördükleri Ohri şehrinde bir dernek kuracaklar? Ama oluyor işte; kuruyorlar. Kuruyorlar kurmasına ama, belâ ve musibet bir kavmin alnına “kader” diye yazılmasın bir kere; dünya değişir, o yazgı değişmez! Dernek, kurulduktan sadece 10 ay sonra, Nisan 2001’de Makedonya Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılıyor. Bir tek siz Türkiye’deki dernekler ve STK’lar mı hakkınızı aramayı biliyorsunuz sanıyorsunuz; onlar da ararlar haklarını ve gidip, Makedonya devletini, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne şikâyet ederler! O zamanlar henüz “Yeni bir dünya mümkün” olmadığından, dâvâ, 8 yılda ancak sonuçlanır. AİHM, 2009 yılında verdiği kararda, derneğin hemen açılması ve Makedonya devletinin bu konuda sorun çıkarmaması gerektiğini hükme bağlar. RADKO hemen tekrar açılır karar üzerine; aynı yerde, Ohri’de. Fakat WEFA ve İHH ekibinin bir yıl sonra Ohri’ye geleceğini önceden haber alan Makedonya devleti, elini çabuk tutarak, Ağustos 2009’da RADKO’yu yeniden yasaklar ve dernek kapanır. (BALKAN TEZLERİM – TESPİT No 3: Etnik , dînî ve mezhebî ayrılıklardan dolayı kanlı savaşların yaşandığı, kan ve gözyaşı ile sulanmış bir tarihi olan Balkanlar gibi bir coğrafyanın orta yerinde İsviçre gibi medenî ve özgürlükçü bir ülke kuran, Arnavutça’yı “ikinci resmî dil” yapan, Türkçe ve diğer dillere “eğitim dili” hakkı veren Makedonya’nın, sıra Bulgarlar’a gelince en yasakçı ve despot rejimleri anımsatan tavırlar sergilemesi ne kadar gariptir, değil mi? Bu davranış psikolojisini ciddî bir şekilde etüd etmek gerekir. Ben bunu bir çeşit “korku psikolojisi”ne bağlıyorum. Şöyle ki: Ohri şehri Bulgarlar için “Bulgarlar’ın ezelî ve tarihî başkenti”dir, bir “ütopya” hükmündedir. Bu durum, tıpkı tüm dillerin ve kimliklerin özgürce yaşam alanı bulduğu İsveç ve Finlandiya gibi medenî ülkelerde, oranın yerli halkı olan Laponlar’ın konuştuğu Laponca’nın her türlü baskıya maruz kalması durumuna benziyor. Doğrusu Arnavutça’yı “resmî dil”, Türkçe’yi “eğitim dili” yapan Makedonya’nın Bulgarlar’a dernek açma hakkı bile tanımamasını ben ancak bu şekilde okuyabiliyorum. Nitekim Azerîler Tebriz’e, Kürtler Diyarbakır’a, Uygurlar da Kaşgar’a hangi gözle bakıyorlarsa, Bulgarlar da Ohri’ye o gözle bakarlar. “Balkan uzmanı” değilim; böyle bir çaba içinde de değilim. Uzmanlık, uzun yıllara yayılı bir çaba gerektirir ve beni bir hayli aşar. Ben sadece vakıâyı ve görüngüyü anlamaya çalışıyorum. Aylardır Balkanlar’ı çalışıyorum ve çalıştığım konuda fikir yürütüyorum. Kırmızı kalemle yazdığım Balkan tezlerim, elbette ki benim kişisel yorum ve değerlendirmelerimdir ve tamamen subjektiftirler. Mutlak doğru değil, yorumdurlar; ulaştığım sonuçlar doğru da olabilir, içinde yanlışıklar barındıran doğrular da olabilir, tamamen yanlış da olabilir. Cüzî iradeyi mutlaklaştıran materyalist bir insan değilim ancak doğrulara yanıla yanıla da ulaşılabilineceğine inanırım... Ohri şehrine geri dönersek: Ben bu durumu “korku psikolojisi” ile izah edebiliyorum ancak; olayı başka türlü okumam mümkün değil. Zirâ Arnavutlar’ın, Sırplar’ın veya Türkler’in gözünde Ohri, sadece “bir zamanlar bizimdi.” Fakat Bulgarlar’ın gözünde Ohri, daimâ “her zaman bizimdir.”)

 “Ülkenin turizm merkezi” olan 42 bin 33 nüfûslu bugünkü Ohri şehri, Makedonya’nın 8. büyük şehri durumundadır. Makedonya’nın en büyük 10 şehri şunlardır:

1. Skopye (Üsküp) → nüfûs 668 bin 518

2. Kumanovo → nüfûs 76 bin 272

3. Bitola (Manastır) → nüfûs 74 bin 550

4. Prilep (Pirlepe) → nüfûs 66 bin 246

5. Tetovo (Kalkandelen) → nüfûs 52 bin 915

6. Ştip (İştib) → nüfûs 47 bin 796

7. Veles (Köprülü) → nüfûs 43 bin 716

8. Ohrid (Ohri) → nüfûs 42 bin 33

9. Gostivar → nüfûs 35 bin 847

10. Strumiça → nüfûs 35 bin 311

 (NOT: Şehirleri orijinal Makedonca isimleriyle verdik; parantez içinde yazdıklarımız ise, o şehirlerin Türkçe isimleridir... Yukarıdaki listede de gördüğünüz üzere, Makedonya’da 1 milyon nüfûslu bir tane bile şehir yoktur. Yarım milyon sınırını aşan ise sadece bir şehir olmuştur ki, o da başkent Üsküp’tür. Üsküp, aynı zamanda 100 bin sınırını da aşan tek şehirdir; Üsküp dışındaki tüm Makedonya şehirleri, 100 bin nüfûs sınırının altındadır. Makedonya’nın 50 bin sınırını aşan sadece 5 şehri, 30 bin sınırını aşan ise sadece 10 şehri vardır. Listeyi daha fazla uzatmak istemedik ancak, bilgi notu olsun diye belirtelim, 10 bin nüfûs sınırını aşan sadece ve sadece 22 şehri vardır Makedonya’nın. Bunlardan biri, 16 bin 559 nüfûslu Struga’dır.)

Güzeller güzeli Ohri şehrinin bağrından çıkmış çok ünlü kişiler de vardır, muhakkak ki. Halvetî – Hayatî Hasan Baba Tekkesi’ndeki arkadaşlarımı saymazsak, Ohri’den çıkmış önemli şahsiyetler şunlardır: Aziz Naum, Aziz Kliment, Konstantin Robev, Dimitar Robev, Stefan Robev, Grigor Prliçev, Anastasios Piheon, Haim Sprostranov, Kliment Boyaçiev, Anton Keçkarov, Kliment Çerov, Aleksandar Protogerov, Evtim Sprostranov, Georgi Balasçev, Stefan Yakimov Dedov, Metodi Patçev, Kiril Prliçev, Hristo Yuzunov, Kosta Abraş, İvan Snegarov, Slas Bançov, Dimçe Koço, Andon Dukov, İvan Toçko, Boris Boyaçiski, Dimçe Malenko, Dimçe Yanko, Slave Filev, Vidoe Vidiçevski, Dimitar Pandev, Dragan Spaseski, Violeta Açkoska, İrena Paskali. 

Ohri’nin bugün dünyadaki 9 şehirle arasında “kardeş şehir” bağı vardır ki, bu “kardeş”lerden biri de Yalova şehrimizdir. Ohri ile Yalova arasındaki “kardeş şehir” anlaşması geçen yıl, Ağustos 2010’da imzalandı.

Yalova Belediyesi, 18 Ağustos 2010’da Makedonya’nın Ohri şehri ve Bulgaristan’ın Smolyan şehri ile aynı anda “kardeş şehir” anlaşması imzaladı. Yalova Belediye Meclis Salonu’nda gerçekleştirilen imza töreninde Yalova Belediye Başkanı Yakup Bilgin Koçal (DP), Ohri Belediye Başkanı Aleksandar Petreski ve Smolyan Belediye Başkanı Dora Yankova hazır bulundular. Daha sonra partisinden istifa eden ancak o dönemde Demokrat Parti’nin Türkiye’deki tek il belediye başkanı olan Koçal, imza töreninde yaptığı konuşmada, hedeflerinin tüm Balkanlar olduğunu belirterek, her Balkan ülkesinden bir şehirle “kardeş” olmak amacı güttüklerini ifade etti.

Ohri’nin bugün dünyadaki 10 şehirle de arasında “işbirliği anlaşması” vardır ki, bu belediyelerden biri de İstanbul’un Gaziosmanpaşa semtidir. Sözkonusu anlaşma, 2006 yılında imzalanmıştır.

“Balkanlar’ın incisi” Ohri şehrine girince, şehir merkezinde minibüsü uygun bir yere park ettik ve hep beraber, büyük bir heyecanla dışarı çıktık.

Minibüsten inince, sırayla arabanın aynalarından “yakışıklı” olup olmadığımızı kontrol ediyoruz. Üst başımızı düzeltiyoruz.

 “Yakışıklı” olduğumuzdan emin olduktan sonra, büyük bir heyecanla başlıyoruz Ohri şehrini gezmeye. Makedonya görsün bakalım; analar neler doğuruyor...

Ohri’deyiz, kardeşlerim.

Ohri Gölü’nün kuzeydoğu kıyısında kurulmuş bir şehir olan Ohri, başkent Üsküp’e 182 km, Arnavutluk sınırına sadece 18 km, Kosova sınırına 128 km, Yunanistan sınırına 95 km, Elâzığ’ın Karakoçan ilçesine 2 bin 95 km, Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesine 2 bin 322 km, ülkemizin en kıymetli ve en saygıdeğer öğretmenlerine sahip okulların bulunduğu Siirt ilimize 2 bin 536 km, sokaklarına ve caddelerine dünyanın en anlamlı, en şirin, şu mavi gezegenimizin en güzel bilboardlarının asılı olduğu Van ilimize 2 bin 726 km ve dünyanın en şerefli, dünya tarihinin en haysiyetli ve en faziletli, insanlık tarihinin en onurlu ve en erdemli imza kampanyasına evsahipliği yapan Hakkari ilimize 2 bin 744 km mesafede bulunuyor.

Ohri şehrinden binlerce selam olsun sizlere.

Ne mutlu bana ki, sizler gibi gerçek kardeşlerim var. Allâh-û Teâlâ bana, ömür boyu sizin kapınızda hizmetçi olmayı nasib etsin.

 “Şiirin başkenti” Struga şehrinden, “edebiyatın başkenti” Ohri şehrinden, Evliya Çelebi’nin ayak bastığı topraklardan binlerce selam olsun sizlere.

 

sediyani@gmail.com

 

FOTOĞRAFLAR:

 

1668 – 2010

Ünlü seyyâh Evliya Çelebi’den 342 yıl sonra Ohri’de...

O güzel insanın yolunda, O’nun izinde...

 

 

OHRİ GÖLÜ HÂTIRASI... (Soldan sağa) Fatih Sinan, İbrahim Sediyani, Halid Necdet Arslaner, Halil İmami, Murat Kantarcı, Fatmir Isufi ve Mehmet Kâmil Gelgör. (MAKEDONYA)

 

 

Güneybatı İli’nin merkezi olan Ohri şehri, deniz seviyesinin 700 m yükseğinde kurulmuş bir yerleşim birimi ve burada 42 bin 33 kişi yaşıyor. Ohri’nin 42 bin 33 olan nüfûsunun içinde, 33 bin 791 kişi (% 80, 39) Makedon, 2 bin 959 kişi (% 7, 02) Arnavut, 2 bin 290 kişi (% 5, 65) Çingene, 2 bin 256 kişi (% 5, 37) Türk, 331 kişi (% 0, 78) Sırp, 308 kişi (% 0, 73) Ulah, 29 kişi (% 0, 06) de Boşnak. (MAKEDONYA)

 

 

Irkî – kavmî bakımdan oldukça zengin bir görüntüye sahip olan Ohri, aynı çeşitliliği dînî – mezhebî yönden de yansıtmaktadır: Ohri’nin 42 bin 33 olan nüfûsunun içinde, 33 bin 987 kişi Ortodoks Hristiyan, 7 bin 599 kişi Sünnî Müslüman, 119 kişi de Katolik Hristiyan. Ohri şehrinde, halihazırda 10 cami, bir de tekke bulunmaktadır. Kiliselerin sayısı ise 40’tır. Ohri’nin Yahudî nüfûsu, 1453’te İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’a göç etmiştir. (MAKEDONYA)

 

1979 yılında Ohri Gölü, UNESCO olan tarafından “Dünya Tabiât ve Kültür Mirası” listesine dahil edilir. Bu gelişmeden sonra Ohri şehri, Yugoslavya içinde bir “turizm merkezi” haline gelir. Ohri’nin “turizm merkezi” özelliği, daha sonraki yıllar içinde yurtdışına kadar taşar. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra bağımsızlığını kazanan şimdiki Makedonya Cumhuriyeti’nde, halihazırda Ohri şehri, “Makedonya’nın en önemli”, “Balkanlar’ın çok önemli” ve “Avrupa’nın önemli” turizm merkezlerinden biri olup, göle bilhassa, başta denize kıyısı olmayan, yani “suya hasret” komşu ülkelerden insanlar ile Rus, Alman, Hollandalı ve Belçikalı turistler çok gelmektedir. (MAKEDONYA)

 

 

Ohri’nin bugün dünyadaki 9 şehirle arasında “kardeş şehir” bağı vardır ki, bu “kardeş”lerden biri de Yalova şehrimizdir. Ohri ile Yalova arasındaki “kardeş şehir” anlaşması geçen yıl, Ağustos 2010’da imzalandı. Yalova Belediyesi, 18 Ağustos 2010’da Makedonya’nın Ohri şehri ve Bulgaristan’ın Smolyan şehri ile aynı anda “kardeş şehir” anlaşması imzaladı. Yalova Belediye Meclis Salonu’nda gerçekleştirilen imza töreninde Yalova Belediye Başkanı Yakup Bilgin Koçal (DP), Ohri Belediye Başkanı Aleksandar Petreski ve Smolyan Belediye Başkanı Dora Yankova hazır bulundular. (MAKEDONYA)

 

 

42 bin 33 nüfûslu Ohri’de 12 bin 43 ev bulunmaktadır. Bu da aile başına 3, 4 ferdin düştüğü anlamına gelmektedir. 9 km²’lik bir alan üzerine oturan 42 bin 33 nüfûslu Ohri’de km² başına ise 4 bin 670 kişi düşmektedir.  (MAKEDONYA)

 

 

“Ülkenin turizm merkezi” olan 42 bin 33 nüfûslu bugünkü Ohri şehri, Makedonya’nın 8. büyük şehri durumundadır (MAKEDONYA)

 

 

Ohri şehrinin en önemli özelliklerinden biri de, bugün dünyanın en yaygın 3. alfabesi durumunda olan ve daha çok eski Doğu Bloku ülkelerinde kullanılan Kiril Alfabesi’nin doğduğu yer olmasıdır. Her ikisi de Ortodoks rahipler ve aynı zamanda misyoner olan Âziz Kiril ve Âzîz Metodius kardeşler tarafından 10. yy’da Ohri şehrinde üretilen ve onların adını taşıyan Kiril Alfabesi, Slavlar’ın ve Ortodoks Hristiyanlar’ın “kendilerine ait bir alfabelerinin olmasına” vesile olduğundan oldukça önemlidir ve Slavlar / Ortodokslar nezdinde adetâ kutsal bir alfabedir. (MAKEDONYA)

 

 

Ohri ve çevresi, 19. yy sonu ile 20. yy başlarında, Osmanlı topraklarının hareketli ve hatta “öncü” kısmında yer alıyor. Ohri şehrinde 20. yy’ın ilk birkaç yılında yaşanan olaylar, gerçek anlamda bir İBRET VESİKASI’dır. Birer yıl arayla, biri Selanik’te (bugünkü Yunanistan), biri de Ohri’de (bugünkü Makedonya) olmak üzere iki cemiyet kuruluyor. Bu cemiyetler, biribirlerinden tamamen bağımsız olarak kuruluyor.

1906 yılında Selanik’te kurulan cemiyetin ismi, “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti”. Bu cemiyet, Osmanlı’nın yıkılışından sonra laik – kemalist ve ırkçı bir rejim kuran İttihat – Terakki (İT) hareketinin ilk çekirdeği. Cemiyeti kuran kadro, henüz gerçek niyetini açığa vurmuş değil; bol bol İslamî söylemler kullanıyor ve “Müslüman bir hareket” görüntüsü veriyor. Gizli bir hareket olarak hücre esasına göre örgütlenen cemiyet, kısa sürede Manastır kolunu oluşturuyor. Hızla büyüyen “Osmanlı Hürrriyet Cemiyeti”, bir yıl sonra (1907) Avrupa koluyla birleşerek “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını alıyor.

1906 yılında Selanik’te “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti” kurulduktan bir yıl sonra, 1907’de  Ohri şehrinde başka bir cemiyet kuruluyor: “Cemiyet-i İslamiye”...

Süleyman Kani Bey’in “Ohri kaymakamlığı” görevi sırasında Mısırlı Yüzbaşı Aziz Bey tarafından Mayıs 1907’de “Cemiyet-i İslamiye” adıyla kurulan ve sonra “Cemiyet-i Hususiye-i İslamiye” adını alan bu cemiyet, gerçek anlamda İslamî bir hareket!

Cemiyetin kurucu kadrosu içinde Mısırlı Yüzbaşı Aziz Bey, Debreli Muharrem Ağa, Ohrili Sami, Şaban Ağazade Lütfi, İsmail Ağazade ve Sabri Efendi gibi bölgenin ve kendi devirlerinin önemli isimleri var.

Yüzbaşı Aziz Bey, Bulgar komitecilerinin verdikleri zararlara Müslümanlar’ın da aynı şekilde karşılık vermeye hakları olduğunu her fırsatta dile getiriyor ve ortak bir tavır için teşvikte bulunuyor. Halkın sabrı taşmış olduğundan eşraftan bazı kişilerle Aziz Bey arasında “zarara zarar, kana kan” esasına dayalı bir “Cemiyet-i Hususiye-i İslamiye” kurulması konusunda anlaşma sağlanıyor. Cemiyet, önce icraat için 5 kişilik bir İslam çetesi teşkil ediyor ve daha sonra bu sayı 7’ye çıkarılıyor. İlk icraat olarak 22 Temmuz 1907 günü bir Müslüman çiftliğine saldıran üç Bulgar pusuya düşürülerek öldürülüyor. Daha sonra da bu tarz eylemler devam ediyor. Bulgarlar verilen karşılık üzerine Meşrutiyet’in ilanından 3 ay önce saldırılarını bırakmak zorunda kalıyorlar. Ohri’deki bu İslam Cemiyeti, Nisan 1908’e kadar faaliyetlerine devam ediyor. Peki neden bu tarihe kadar? Çünkü bu tarihten sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti perde arkasından çıkarak işleri doğrudan ele alıyor. İttihat ve Terakki teşkilâtlanma aşamasını Ohri’de bu şekilde takibata uğramadan rahat geçiriyor.

Bağımsız bir İslamî cemiyet olan ve aslında Balkanlar’daki Hristiyan saldırılarına karşı Müslümanlar’ın direniş kıvılcımını ilk ateşleyen hareket olan Cemiyet-i İslamiye, o dönemde henüz gerçek kimliğini ortaya koymamış, ırkçı ve laik yüzünü gizleyen, İslamî bir cemiyet görüntüsü veren İttihat – Terakki’nin içinde KENDİ ARZUSUYLA eriyip gidiyor; bu cemiyetin bir alt cemiyeti haline geliyor. Direnişi Cemiyet-i İslamiye başlatıyor ama İttihat Terakki perde arkasından gelerek ipleri eline alıyor. İttihat Terakki, Balkanlar’daki Müslümanlar’ın Ohri şehrinde başlayan İslamî direniş hareketini kırıyor aslında ama Cemiyet-i İslamiye o dönemde bunun kesinlikle farkında değil. Ohri mahreçli Cemiyet-i İslamiye, Selanik mahreçli İttihat ve Terakki’yi bir “kardeş cemiyet” olarak görüyor ve kendi arzusuyla bu cemiyete eklemleniyor.

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim