1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri –15
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri –15

A+A-

Едното око е доволно да се погледне на поет, тој исто така гледа и двете очи.

(Şaire tek gözle bakmanız yeterlidir, o her iki gözünüzü de görür.)

Makedon atasözü

 

Makedonya’nın en önemli “turizm merkezi” olan ve her yıl, sadece Makedonya içlerinden değil, özellikle denize kıyısı olmayan ve suya hasret çeken komşu ülkelerden de müthiş bir turist akınına uğrayan “Balkanlar’ın incisi” Ohri şehrine bağlı küçük ve şipşirin bir ilçe olan, tıpkı Ohri gibi “Balkanlar’ın nazar boncuğu” Ohri Gölü kıyısında bulunan Struga, pekçok ilginç ve önemli özelliklere, sıfatlara sahip bir yerleşim birimidir ki, biz Struga’yı Struga yapan bütün bu güzellikleri, “Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri” (Mak. Заклучена тема внатре во влезот на Балканот” [Zaklúçena Tema Vnatre Vo Vlezot Na Balkanot]; Arn. Hyrje Në Portën Më Të Kyçur Të Ballkanit”; Yun. Κλειδωμένος Μέσα Από Την Πύλη Των Βαλκανίων” [Kleidoménos Mésa Apó Tin Púli Ton Balkaníon]; Bulg. “Заключена вътре в порта на Балканите” [Zaklyuçena Vıtre v Porta Na Balkanite]; Rom. “Blocat În Interiorul Poarta Balcanilor”; Sırp. “Закључана Yнутар Kапије Балкана” [Zaklıuçena Unutar Kapiye Balkana]; Hırv. “Zaključano Unutar Vrata Na Balkanu”; Slov. “Zaklenjena Vrata Na Balkanu”) adlı Seyahatname’mizin bir önceki bölümünde siz sevgili gönüldaşlarımızla paylaşmıştık.

Sadece biri hariç. En önemlisi.

Struga’yı Struga yapan en önemli özelliği, kasıtlı olarak anlatmadık. Zira bu konu hakkında başlıbaşına bir bölüm kaleme almayı daha uygun gördük. Öyle herhangi bir yazının içinde birkaç cümleyle bahsederek geçiştirilmeyecek kadar önemlidir çünkü bu.  

Hele hele, bu satırları kaleme alan bu fâkir kardeşinizin, ilkokul 2. sınıf öğrencisi olduğu 8 yaşından beri şiir yazan, şiirlerini 3 ayrı dilde (Türkçe, Kürtçe ve Almanca) kaleme alan, tıpkı selefi Evliya Çelebi gibi gittiği şehirlerdeki camilerin duvarlarına şiirler yazan, gezdiği coğrafyalarda akan nehirlere şiirler okuyan bir insan olarak benim, bu konuya ayrı bir bölüm açmadan geçmem mümkün değildi.

Makedonya’nın Güneybatı İli’nin merkezi Ohri şehrine bağlı 16 bin 559 nüfûslu küçük bir ilçe olan Struga, “Dünya Şiir Başkenti” sıfatını taşıyan bir yerleşim birimidir. Şiirin dünyadaki başkentidir.

Şiirle iştigal eden bir insanın Struga’yı duymamış olması mümkün değildir. Bir insan hem şâir, hem de Struga ismini hiç duymamış olamaz. Nasıl ki bir futbolcunun Barcelona’yı hiç duymamış olması veya bir sinema sanatçısının Hollywood’u hiç duymamış olması akla ve mantığa aykırıdır, bir şâirin Struga’yı hiç duymamış olması da aynı bâbdandır.

Struga, şiirin, Makedonya veya Balkanlar değil, Avrupa da değil, tüm dünyadaki merkezidir. Dünya Şiir Başkenti’dir, Struga.

Böyle olduğu için, İngilizce uluslararası ismi “Struga Poetry Evening” olan “Struga Şiir Akşamları” (Mak. “Струшки Вечери На Поезијата” [Struşki Veçeri Na Poeziyata]) adlı etkinlik, 1966 tarihinden beri her yıl bu küçük ve sevimli şehirde düzenlenir. Kısa adı SVP olup, Makedonca isminin başharfleridir.

Struga Şiir Akşamları (Struga Poetry Evening / SVP), 19. yy’da yaşamış, her ikisi de hem Makedon tarihinin hem de Bulgar tarihinin en ünlü şairlerinden olan ve gezimizin Struga’yı anlattığımız bir önceki bölümünde de bahsettiğimiz Miladinov kardeşler anısına başlatılan ve daha uluslararası nitelik kazanan bir organizasyondur.

Miladinov kardeşler Makedonyalı Bulgar’dırlar. Hem Bulgarlar’ın hem de Makedonya’nın en büyük şairleri olarak kabul ediliyor bu iki kardeş. Aynı şekilde tüm Balkanlar’ın da en büyük şairleri arasında yer alırlar. Her iki kardeş de Struga şehrinde dünyaya gelmiştir ve buralıdır. Aralarında 20 yaş fark vardır. 1810 doğumlu olan Dimitar Miladinov ve 1830 doğumlu olan Konstantin Miladinov’un her ikisi de 1862 yılında İstanbul’da, hapishanede ölmüştür. Her ikisi de Slav millîyetçisi idiler ve Osmanlı döneminde siyasî suçlu olarak zindanda yatmışlar, başkent İstanbul’da hapis yatarken tifüs hastalığından ölmüşlerdir. Öldüklerinde Dimitar 52, kardeşi Konstantin ise 32 yaşındaydı.

Toplam 665 şarkı ve 23 bin 559 mısrâdan oluşan Bulgar Halk Türküleri, Miladinov kardeşler tarafından kaleme alınmıştır. Bunlar arasında en ünlüsü olan “Tăga za Jug”, Konstantin Miladinov tarafından Rusya’da yazılmıştır. Ayrıca bugünkü Bulgar ulusal destanı olan “Vazrazhdane”yi kaleme alanlar da, yine Miladinov kardeşlerdir. “Vazrazhdane”, Bulgar halkının Osmanlı’ya karşı verdiği ulusal kurtuluş mücadelesini ve Bulgar halkının bağımsızlık için Türkler’e karşı kahramanca savaşmasını anlatır.

Dimitar Miladinov, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1810 tarihinde Ohri’ye bağlı Struga ilçesinde doğdu. Babası Hristo Miladinov, annesi Sultana Miladinov’dur. Yunanistan’ın önemli eğitim merkezlerinden Yanina’da eğitim gördü. Edebiyat alanında Yunan kültürünün etkisi altında yetişti ve Yunanca’nın yetkin kalemlerinden biri haline geldi.

1829 yılında Ohri’ye döndü ve 1830’dan itibaren Saint Naum Manastırı’nda öğretmenlik yapmaya başladı. Aynı yıl içinde, 1830, hem öğretmen oldu, hem babası Hristo öldü, hem de kardeşi Konstantin doğdu. Babası Hristo Miladinov 1830’da hayata veda ettiğinde, geride ikisi kız altı evlat bırakmıştı. Erkekler; Dimitar, Atanas, Mate, Apostol, Naum, Konstantin ve kızlar; Ana ve Krsta.

İki yıl sonra, 1832’de Arnavutluk’un Adriyatik Denizi kıyısındaki Dıraç (Durrës) kentine yerleşti ve Dıraç Ticaret Odası’nda çalışmaya başladı. Sonra tekrar Ohri (Ohrid)’ye döndü ve 1833 – 36 arası yeniden öğretmenlik yaptı. 1836’da yeni bir “eğitim felsefesi” geliştirdi ve bu felsefe Makedonya’daki okullarda ders olarak okutuldu. O’nun geliştirdiği okul programıyla birlikte okullarda Felsefe, Aritmetik, Coğrafya, Eski Yunan Edebiyatı, Modern Yunan Edebiyatı, Latin Edebitatı ve Fransız Edebiyatı da okullarda okutulmaya başlandı. Kısa süre içinde talebeleri arasında elit ve popüler insanlar yetişti.

İki yıl sonra memleketi Struga’ya yerleşti. 1840 – 42 arasında Yunanistan’ın Kilkis kentinde yeniden öğretmenlik yaptı. Kilkis’teki günleri oldukça aktif geçti. Şehrin tüm sosyal ve politik yaşantısının içinde aktif olarak yer aldı. İstanbul’daki Fener Patriği’ne bağlı cemaatin aktif bir üyesi oldu. Kardeşi Konstantin’le birlikte genelde Slav millîyetçiliğinin, özelde Bulgar millîyetçiliğinin parmakla gösterilen isimleri haline geldiler. Bu millîyetçiliğin en belirgin özelliği, Türk ve Yunan karşıtı olmasıydı. İncil’i bu dönemde Bulgarca’ya tercüme ettirenler de yine Miladinov kardeşlerdi.

Dimitar Miladinov, Bulgar halkının ulusal taleplerini yalnızca Müslüman güçlere karşı değil, diğer Hristiyan güçlere karşı da savunuyor, dâvâsını güdüyordu. 1856 yılında Yunanistan’ın Pirlepe (Prilep) kentinde öğretmenlik yaparken Yunan okullarında öğrencilerine Bulgarca’yı tanıtmaya çalıştığı için fanatik Yunan toplumunun büyük tepkisini çekti. 28 Şubat 1860 tarihinde “Tsarigradski Vestnik” gazetesinde yazdığı bir makalede, “Ohri bir Yunan şehri değildir. Sadece bir aile Yunan’dır, üç veya dört köy de Ulah’tır. Geri kalan nüfûsun tamamı Bulgar’dır” şeklindeki ifadelerinden dolayı Yunan millîyetçilerinin hışmına uğradı. Hakkında Yunanlar tarafından linç kampanyası başlatıldı; “Rus ajanı” olduğu dahi iddiâ edildi. 

Bulgar millîyetçisi fikirlerinden dolayı iki kardeş Osmanlı idaresi tarafından tutuklandılar ve imparatorluğun başkenti İstanbul’a götürülerek hapse atıldılar. 1862 yılında hapiste öldüler.

Ailenin en küçük oğlu olan Konstantin Miladinov ise ağabeyi Dimitar’dan 20 yıl sonra aynı şehirde, Struga’da dünyaya geldi. Ağabeyi gibi öğretmendi O da. Aynı şekilde, Yunanistan’ın önemli eğitim merkezlerinden Yanina’da eğitimini tamamladıktan sonra Atina Üniversitesi’nde (şimdiki adı, Atina Ulusal ve Kapodistrias Üniversitesi) eğitim görmeye başladı. Üniversite hayatından sonra edebiyat çalışmalarına ve şiirlerine ağırlık verdi. Bulgar millîyetçisi fikirlerinden dolayı Yunan millîyetçilerinin hışımlarına ve saldırılarına daha fazla dayanamayarak 1856’da Rusya’ya gitmek zorunda kaldı. Beş parasız olan edebiyatçı ve şâir Konstantin’in Odessa üzerinden Moskova’ya yaptığı yolculuğun parasını Yunanistan’daki Bulgar toplumu karşıladı.

Moskova Üniversitesi’nde (şimdiki adı, Lomonosov Moskova Devlet Üniversitesi; şu andaki Rusya Federasyonu sınırları içindeki en eski ünivesitesidir) Slav Felsefesi eğitimi aldı. Atina’da savunmaya bile cesaret edemediği düşüncelerin Moskova’da akademik eğitimini alıyordu artık.

Rusya’da zamanın en ünlü Slav yazarlarıyla, filozoflarıyla ve edebiyatçılarıyla tanıştı. Fakat Moskova’dayken O’nun en büyük arzusu, Volga Nehri’ni gidip görmek, bu nehrin sularına bakarak bir şiir yazmaktı. Çünkü Rusya’daki Volga Nehri’nin ismi Bulgarca idi ve bu yüzden, bir Bulgar millîyetçisi olarak O’na göre “kutsal” bir özelliği vardı.

Bu arzusunu gerçekleştirdi ve Volga Nehri’ne giderek, en ünlü şiirlerinden birini bu ırmağın sularına bakarak kaleme aldı. İçinde yaşadığı ve okul hayatını tamamladığı Yunan toplumunda anadili Bulgarca’ya tahammül bile edilmezken, Bulgar halkı ve Bulgarca’ya ait herşey ırkçı fanatik Yunan şovenistlerinin hışmına uğrarken, ismi Bulgarca olan bir nehrin sularına bakarak şiir yazmak, bir edebiyatçı ve şâir olarak O’nun açısından sembolik anlamı çok büyük olan, hayatı boyunca unutamayacağı bir olaydı.

Bulgar millîyetçisi fikirlerinden dolayı ağabeyiyle birlikte Osmanlı idaresi tarafından tutuklandılar ve imparatorluğun başkenti İstanbul’a götürülerek hapse atıldılar. 1862 yılında hapiste öldüler.

İşte, her ikisi de 1862 tarihinde İstanbul’da zindanda ölen Miladinov kardeşlerin ölümlerinin 100. yıldönümü olan 1962 yılında oluşmaya başladı, hem Makedonya ülkesinin hem de Bulgar kavminin bu en büyük şairlerinin anısına bir “şiir oraginizasyonu” düzenlemek. Böyle bir organizasyona “ev sahipliği” yapmaya en layık olan yer de, tabiî ki memleketleri Struga.

Struga Şiir Akşamları (SVP) her ikisi de öğretmen olan edebiyatçı – şâir Miladinov kardeşlerin ölümlerinin 100. yıldönümünde, 1962 yılında başlatıldı ve dört yıl sonra, 1966’dan itibaren de “uluslararası” boyut kazandı.

Miladinov kardeşler anısına bu organizasyonu başlatanlar, bunu sadece kendi ülkeleri için düşünmüşlerdi ve amaçları, başlattıkları bu etkinliğin yurt çapında ilgi görmesi, sahiplenilmesiydi. Organizasyonun ülke sınırlarını da aşıp “evrensel” bir hüviyete bürüneceğini ve başlattıkları girişimin tüm dünyaya yayılacağını, başlattıkları girişim sayesinde Struga’nın, bu küçük yerleşim biriminin “Dünya Şiir Başkenti” haline geleceğini akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı. Hatta şunu da diyebiliriz: Onlar bunu bütün yurt çapında bir olay olarak bile hedeflememişlerdi; sadece bir bölge için başlatmışlardı. Zirâ, o dönemde Makedonya diye bir ülke yoktu ve burası, Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti’nin bir parçasıydı. Onlar sadece “Yugoslavya’daki bir bölge” olmaktan ibaret olan Makeodonya bölgesi için böyle bir girişim başlattılar. Bunun tüm Yugoslavya’ya yayılacağını hayâl bile edemezlerdi ve çok ama çok kısa bir sürede, sadece 4 yıl gibi kısacık bir sürede bu girişim, bırakın Yugoslavya’yı veya Balkanlar’ı, tüm dünya çapında bir organizasyon haline dönüştü.

Düşünün yani... Struga il bile değil, küçücük bir ilçe... Farzedin ki sizin ilçenizden bir şâir çıkmış ve siz onun anısına ilçede “Şiir Akşamları” adında bir etkinlik başlatıyorsunuz. Amacınız, başlattığınız bu etkinliğin çevre ilçelerde ve ilinizde ilgi görmesi, sahiplenmesi. Bir de bakıyorsunuz ki, bu etkinliğiniz, sadece dört yıl içinde tüm dünya çapında meşhur olmuş, uluslararası bir organizasyon haline gelmiş. (Siirt sana söylüyorum, Karakoçan ve Ceylanpınar siz anlayın!)

 “Struga Şiir Akşamları”, her yıl dünyanın dört bir köşesinden binlerce şâirin yarıştığı ve “Yılın Şâiri” seçilen kişiye “Altın Çelenk Ödülü” (Mak. Награда Златен Венец[Nagrada Zlaten Veneç]; İng. “Golden Wreath Laureates”) verilen bir organizasyondur.

1962 yılında başlatılan “Struga Şiir Akşamları” organizasyonu, ilk yılında sadece Yugoslavya’nın Makedonya bölgesiyle sınırlı olarak gerçekleştirilirken, daha ikinci yılında, 1963, tüm ülke (Yugoslavya) çapında bir organizasyon olarak boy gösterdi.

Kısa sürede ünlenen ve şöhreti yurtdışına kadar yayılan organizasyon, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından sahiplenerek, daha dördüncü yılında, 1966 tarihinden itibaren “uluslararası bir organizasyona” dönüştürüldü. UNESCO tarafından bizim küçük ve şirin Struga, “Dünya Şiir Başkenti” yapıldı. Gerçek anlamda “uluslararası bir kültür festivali” şeklinde geçen 1966 yılındaki organizasyonda, dünyanın dört bir yanından 4 bin şiir yarıştı.

1966 tarihinden bu yana “Altın Çelenk Ödülü” alan şâirler şunlardır:

1966: Robert Rojdestvenski (SSCB)

1967: Bulat Okudjava (SSCB)

1968: László Nagy (Macaristan)

1969: Mak Dizdar (Bosna – Hersek / Yugoslavya)

1970: Miodrag Pavloviç (Sırbistan / Yugoslavya)

1971: Wystan Hugh Auden (ABD)

1972: Pablo Neruda (Şili)

1973: Eugenio Montale (İtalya)

1974: Fazıl Hüsnü Dağlarca (Türkiye)

1975: Léopold Sédar Senghor (Senegal)

1976: Eugène Guillevic (Fransa)

1977: Arthur Lundkvist (İsveç)

1978: Rafael Alberti (İspanya)

1979: Miroslav Krleža (Hırvatistan / Yugoslavya)

1980: Hans Magnus Enzensberger (Batı Almanya)

1981: Blaže Koneski (Makedonya / Yugoslavya)

1982: Nichita Stănescu (Romanya)

1983: Saxxidananda Hirananda Vatsyayan Agyey (Hindistan)

1984: Andrey Voznesenski (SSCB)

1985: Yiannis Ritsos (Yunanistan)

1986: Allen Ginsberg (ABD)

1987: Tadeusz Różewicz (Polonya)

1988: Desanka Maksimoviç (Sırbistan / Yugoslavya)

1989: Thomas William Shapcott (Avustralya)

1990: Justo Jorge Padrón (İspanya)

1991: Joseph Brodsky (ABD)

1992: Ferenc Juhász (Macaristan)

1993: Gennadiy Aygi (Çuvaş Cumhuriyeti / Rusya Federasyonu)

1994: Ted Hughes (Büyük Britanya Krallığı)

1995: Yehuda Amixai (İsrail)

1996: Makoto Ooka (Japonya)

1997: Ali Ahmed Said Asbar (Suriye)

1998: Lu Yuan (Çin)

1999: Yves Bonnefoy (Fransa)

2000: Edoardo Sanguineti (İtalya)

2001: Seamus Heaney (Kuzey İrlanda)

2002: Slavko Mihaliç (Hırvatistan)

2003: Tomas Tranströmer (İsveç)

2004: Vasco Graça Moura (Portekiz)

2005: William Stanley Merwin (ABD)

2006: Nancy Morejón (Küba)

2007: Mahmud Derwiş (Filistin)

2008: Fatos Arapi (Arnavutluk)

2009: Tomaž Šalamun (Slovenya)

2010: Lyubomir Levchev (Bulgaristan)

2011: Mateja Matevski (Makedonya)

Struga Kültür Merkezi yakınında bulunan Şiir Parkı’nda, yukarıda adları geçen her şâir için bir anıt dikilmiştir. Ayrıca parkın yanından akan Siyâh Drim (Crni Drim) Nehri üzerindeki köprüye de “Şiir Köprüsü” ismi verilmiştir.

“Struga Şiir Akşamları” adlı uluslararası organizasyonun müdürlüğünü Danilo Kocevski, sekreterliğini ise Jana Meloska – Petrova yapmaktadır. Beş kişilik festival kurulunun başkanı Slave Gjorgjo Dimoski’dir. Festival kurulunun diğer üyeleri Branko Cvetkovski, Xemi Hajredini, Razme Kumbarovski ve Ljavdrim Elmazi’dir.

Sizler yukarıdaki listede adı geçen şâirler arasında, “Altın Çelenk Ödülü”nü 1974 yılında kazanan Fazıl Hüsnü Dağlarca ismi üzerine yoğunlaşadurun, ben size bu ödülü O’ndan bir yıl sonra, 1975’te kazanan Léopold Sédar Senghor hakkında iki çift kelam etmek istiyorum.

 Esasında Senghor’dan uzun uzun bahsetmeyi çok arzu ederdim. Fakat bu yazının konusu Senegal gezisi değil, Makedonya gezisi olduğu için bunu yapmam uygun düşmez. Allâh-û Teâlâ nasib eder de bir gün Senegal’e de seyahat düzenlemek gibi bir güzellik yaşarsam, sizlere Léopold Sédar Senghor’dan, bu güzel insandan sayfalar dolusu bahsedeceğim. Fakat yine de yazının içinde ismi geçtiği halde hiç yokmuş gibi davranmak olmaz.

 1906 tarihinde doğup 10 yıl önce, 2001 yılında hayata gözlerini yuman, 1960 – 80 arası tam 20 yıl boyunca Senegal Devlet Başkanı olarak ülkesini yöneten, edebiyatçı ve şâir, Afrika’nın en devrimci ve özgürlükçü edebiyat akımlarından biri olan “Négritúde” (Siyâh Güzeldir) adlı akımın kurucusu ve öncüsü olan Léopold Sédar Senghor’a karşı benim uzun, uzuuuun yıllara dayalı büyük bir hayranlığım vardır.

 Tâ lise öğrencisi olduğum zamanlara kadar dayanan bir hayranlıktır bu.

 Yıllar yılıdır Afrika edebiyatını çok yakından takip eden bir insan olarak, en çok etkilendiğim akımların başında gelir, “Siyâh Güzeldir” akımı, yani “Négritúde”.

 Bu akımın kurucusu işte bu insandır; Léopold Sédar Senghor’dur. O’nun öncülük ettiği Négritúde Edebiyatı, gerçek anlamda “Siyâh Devrim”ci bir edebiyat akımıdır.

 Tâ lise yıllarımdan beri, diyebilirim ki 20 yıldan fazla bir zamandır yakından ilgilendiğim ve takip ettiğim bir edebiyat akımıdır. Négritúde Edebiyatı’nın içinde Malcolm X rûhu vardır çünkü, Nelson Mandela rûhu vardır, Jomo Kenyatta rûhu vardır, Osman Dan Fadio rûhu vardır, Ömer Muhtar rûhu vardır, Mahatma Gandhi rûhu vardır, Şeyh Hasan Nasrullâh rûhu vardır, Hô Şi Minh rûhu vardır, Roza Luxemburg rûhu vardır, Hannah Arendt rûhu vardır, Hans Scholl ve Sophie Scholl kardeşlerin “Weiße Rose” (Beyaz Gül) rûhu vardır, Selamet Haşimi rûhu vardır, Milton Obete rûhu vardır, Nnamdi Azikiwe rûhu vardır, Simon Bolívar rûhu vardır, Evo Morales rûhu vardır, Hugo Chavez rûhu vardır, Rachel Corrie rûhu vardır.

 Mau Mau direnişçilerinin rûhu vardır; Fulani delikanlılarının, genç Masai kızlarının rûhu vardır.

 Bu edebiyat akımına karşı ilgim de, içinde barındırdığı bu rûhtur.

 Bundan 18 yıl önce, Mart 1993’te Urfa’nın Ceylanpınar ilçesinde, Türkiye – Suriye sınırının sıfır noktasında, kardeşi kardeşten, akrabayı akrabadan ayıran dikenlitellerin başucunda oturarak kaleme aldığım ve bu sitede de yayınladığımız “Ülkemin Türküsü” adlı şiiri hatırlarsınız sanırım.

 İşte o şiirin son kıt’âsında, Léopold Sédar Senghor’un kurucusu olduğu “Négritúde” akımını da anmıştım. Şiirin son kıt’âsında:

 ÜLKEMİN TÜRKÜSÜ

 Umutla söylenen türküleri vardır ülkemin
 ve yüreğinde sevgi çiçekleri kızlar bilirim
 ak gerdana yazılmış
 ak gerdana
 bembeyaz gördüklerim yanıltmaz beni
 kana bulanan gelinlikler gördüm çünkü
 sereserpe uzanmış umutlar gördüm
 kurşunlanmış sevdâlar
 uzanmışlar yüzüstü
 vurulup da biteviye
 dikenlitellerden atlayan çocuklar
 düşerler yere
 düşer yere yarınlarımız.

 Uzaklardan bahseder türkülerimiz hep
 hep uzaklarda ararız özgürlüğü
 hep uzaklar yakın olur bize
 şâhdamarımızla temas halinde
 yoldaş olur bize
 sırdaş olur
 yüreğimdeki ayrılık acısı
 yakar bedenimi alev alev
 göğsümde ateş parçaları
 güneşin gözyaşları. 

 Susuzluğumu gidermeli bu yaz yağmurları
 anasütüyle beslenen çocukları
 ve gözyaşıyla sulanan toprakları
 vardır yurdumun çünkü
 çocuklar bu toprakların geleceği
 gece bırakmaz ki uyku girsin gözlerime
 gecenin karanlığı sırdaşımız bizim
 siyâha sevdâlıyım anlıyor musun
 ve haykırırım söylenmemiş sözleri
 mavi Urmiye
 yeşil Çukurova
 ülkemin Vankedisi gözleri.  

 Ağlamak isyan demektir bizde
 gözler bunun için mânâlı bakar
 sevdiceğimin bana bakan gözleri
 göğsüme vuran iki kurşundur
 ağlıyorum erkeklik sizde kalsın
 gözlerimden yaşlar akar anne
 iki gözyaşı nehri
 yanaklarımı ıslatır
 sineme dökülür
 gömleğimin yakasına dökülür
 dudak gibi kuru toprağa dökülür
 Fars Körfezi'ne dökülür
 iki nehir
 Dicle ile Fırat
 ülkemin gözyaşları. 

 Bu çeperler
 bu dikenliteller anne
 toprağımıza değil
 onurumuza
 benliğimize kazılmıştır bizim
 parça parçadır yüreklerimiz
 hani benim gençliğim
 özgür toplumu kuracak bilincim nerde
 tellerin öte yanını seyreden çocuklara baksana
 intifada okunuyor gözlerinden
 ve Kerbelâ'ya ağıt yakar
 tarlada çalışan Zeyneb'ler
 “lê dotmam”ı söylerler hep bir ağızdan
 bu türkü
 bu sevdâ bizim.

 Varsın duymasın çığlığımı kardeşlerim
 varsın taqrîr-i sükûn olsun
 uyumayıp da kapkara gökyüzüne
 o sevdâlandığımız zencî geceye
 Malcolm X’in gözleriyle bakan
 insanları yeter bu toprakların
 ve üçüncü dünyanın kavgası
 négritúde
 négritúde
 “siyâh güzeldir”
 bu sevdâ yeter bana.

 

sediyani@gmail.com

 

FOTOĞRAFLAR:

 

Güneybatı İli’nin merkezi olan Ohri şehri, deniz seviyesinin 700 m yükseğinde kurulmuş bir yerleşim birimi olup, 42 bin 33 kişilik bir nüfûsa sahiptir (MAKEDONYA)

 

 

Makedonya’nın en önemli “turizm merkezi” olan ve her yıl, sadece Makedonya içlerinden değil, özellikle denize kıyısı olmayan ve suya hasret çeken komşu ülkelerden de müthiş bir turist akınına uğrayan Ohri, “Balkanlar’ın incisi” sıfatını fazlasıyla hak etmektedir (MAKEDONYA)

 

 

Makedonca adı “Ohrid”, Arnavutça adı da “Ohri” olan bu güzel şehir, UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası” listesine dahil edilmiştir (MAKEDONYA)

 

 

Şehirde cıvıl cıvıl bir yaşam vardır, günlük hayat hareketlidir (MAKEDONYA)

 

 

Ohri Gölü hatırâsı (MAKEDONYA)

 

 

Ohri şehrinin en önemli özelliklerinden biri de, bugün dünyanın en yaygın 3. alfabesi durumunda olan ve daha çok eski Doğu Bloku ülkelerinde kullanılan Kiril Alfabesi’nin doğduğu yer olmasıdır (MAKEDONYA)

 

 

Makedonya’nın 8. büyük şehri olan Ohri’de 10 cami, bir de tekke bulunmaktadır. Kiliselerin sayısı ise 40’tır. (MAKEDONYA)

 

 

Ohri Gölü, oluşum bakımından Balkanlar’ın en eski gölüdür. Bu coğrafyanın aynı zamanda en derin gölüdür de. UNESCO tarafından 1979 yılında “Dünya Kültür Mirası” listesine dahil edilen gölün ekosisteminde bu yöreye özgü ve dünya çapında öneme sahip 200’den fazla tür vardır. (MAKEDONYA)

 

 

Yemeğimizi Struga ilçesindeki Zem – Zem Restoran’da yemiştik; “şarska so kajmak”... Çaylarımızı ise ilçeinin bağlı bulunduğu ilde, Ohri şehrindeki Café Regatta’da içiyoruz. (MAKEDONYA)

 

 

1668 yılında Ohri şehrine gelen ünlü seyyâh Evliya Çelebi’ye burada bol bol hoşaf (hoşav) ikrâm ederler. O, “Seyahatname” adlı güzide eserinin 5. cildinde, Ohri ile ilgili şu satırları kaleme almaktadır: “Sofrada kırk çeşit hoşaf ikram etdüler / Hoşaf içmekten şehid olayazdım”... Gerçi bize Ohri’de kimse hoşaf ikrâm etmedi ama bize de bol bol çay ikrâm ettiler. Galiba biz de kendi “Seyahatname”mizde Ohri şehrini anlatırken şu satırları kaleme almalıyız: “Sofrada kırk çeşit çay ikram etdüler / Çay içmekten şehid olayazdım”... (MAKEDONYA)

 

 

Arnavutluk’u da Makedonya’yı da özleyeceğiz ama galiba en çok da Fatmir Isufi ağabeyi özleyeceğiz. Frankfurt’tan Tiran ve Ohri’ye “selam ve dûâ”... (MAKEDONYA)

 

 

Görüyorsunuz işte, çay molasında bile çalışıyorum. Bu fotoğrafı, kıymetimi bilesiniz diye yayınlıyorum. (MAKEDONYA)

 

 

“Struga Şiir Akşamları”na (henüz) dâvet edilmedik, fakat “Ohri Çay Akşamları” bir başka güzel. Tadına doyum olmaz. (MAKEDONYA)

 

 

SENİ SEVMEK

Seni sevmek, hazalım
acılar içinde kıvranan bir güvercinin
yüzündeki tebessüm olmaktır
seni sevmek, hazalım
özgür yaylalarda koşuşan bir ceylanın
yüreğine düşen korku olmaktır
hazalım seni sevmek
gökyüzünde bir mavi gül
ve okyanus ortasında bir gümüş gerdanlıktır
hazalım seni sevmek
Sahra’da yağmur altında sırılsıklam kesilmek
ve Sarıdeniz’de kuraklıktan kasılıp kavrulmaktır
sevmek hazalım seni
Harlem’de mavi gözlerle sarı saçlarla
Pretoria’da simsiyah bir vücutla dolaşmaktır

Seni sevmek, hazalım
Fırat’ı tersinden akıtıp Karadeniz’e dökmektir
hazalım seni sevmek
Tel – Aviv’de Müslüman
Berlin’de yahudi olmaktır
seni sevmek bil ki
Ayn – Zeliha’da balık tutmak
ve güzelliğin karşısında
bir yengeç gibi hareketsiz kalmaktır Eğirdir kıyılarında.

Seni sevmek, hazalım
kız çocuklarının ayağında kırmızı papuçlardır
ve çizmelerine kar doldurmaktır erkek çocuklarının
hazalım seni sevmek
Dicle gibi dul kalmaktır Hasankeyf geçidinde
türküler yakmaktır Kızılırmak gibi delikanlı
güzel atlara binip kanat açmak
ve bir bulut gibi yol almaktır Kapadokya semalarında
seni sevmek, hazalım
bir asker gibi üşümektir Leningrad önlerinde
bir tank gibi dalmaktır Prag sokaklarına
bil ki seni sevmek
bir elinde güllerin dikenlerini
bir elinde dikenlitelleri tutmaktır
seni sevmek inan ki
namlunun ucunda açan gülü koklamaktır Beheşt-i Zehra’da
hazalım seni sevmek
gece boyunca bombalandıktan sonra bir şehrin
minarelerinden yükselen sabah ezanıdır.

Seni sevmek, hazalım
kurşunu arkadan yemektir Melikahmet Caddesi’nde
Cebelitarık üzerinden gemiler sürmektir Endülüs topraklarına
ve nar yetiştirmektir Elhamra avlusunda
seni sevmek, hazalım
önünde seccade
arkanda hayının hançeri
seni sevmek, hazalım
Addis Abiba, Buenos Aires, Kuala Lumpur
ve bir de Çemişgezek
hazalım seni sevmek
kalbimin dili
gönlümün seli
ömrümün gülü
ulemanın piri
Şubat’ın biri
alınlarda toprağın kiri
bir ben olmak benden içeri
hazalım, gözrengini Manavgat suyundan almaktır seni sevmek.

Seni sevmek, hazalım
uğrunda ölümlere gittiğim kutlu dâvâ
ateş, toprak, su ve hava
elem yecidke yetimen feava
hazalım seni sevmek
Kıbleteyn Mescidi’nin her iki kıblesi
yetim bir çocuğun el öpmesi
Molla Mansur’un yitik ülkesi
seni sevmek, hazalım
Şubat, Haziran, Sonbahar
ve bir de Ferverdin.

Seni sevmek, hazalım
su üstüne yazı yazmaktır
hazalım seni sevmek
“cogito ergo sum”
“ex oriénte lux”
“veni vidi vici”
ve bir de “komşusu açken tok yatan bizden değildir”
seni sevmek, hazalım
kar ile doldurmaktır çaydanı
canana adamaktır canı
İbrahim Sediyani’nin dört zindanı
(Diyarbakır / Tahran / Nairobi / Brüksel)
ve dördünü birden bir arada yaşayabildiğim
yeryüzündeki tek şehir olduğu için
kendimi yalnızca İstanbul’da özgür hissetmektir.

Seni sevmek, hazalım
kucağında kitapla doğmak
ve elinde kalemle ölmektir
hazalım seni sevmek
dünyanın neresine gidersen git
yine de Üsküdar sahilini özlemektir
seni sevmek, hazalım
günahımdır rüzgar gibi yüzüme çarpan
ve sorumluluğumdur dev dalgalar gibi üzerime üzerime gelen
hazalım seni sevmek
görmediğini varmış gibi sevmek
ve sevdiğine yokmuş gibi davranmaktır.

Seni sevmek, hazalım
hani büyük kırmızı güllerin kenarları siyah
ve sanki yanmış olur ya
hani mağara ağızlarında kılıç gibi sarkmış buzların
üzerine çamur lekesi yapışır ya
hani yağmura yakalanınca
bir tane yağmur damlası
çocukların burun ucunda asılı kalır ya
hani ümitlerini yitirip de bitkince oturunca toprağa
düşüncelere dalınca kendini kahredercesine
farkında olmadan elindeki çubukla toprağa
bir şeyler çizersin ya
hani ateşin rengi bazen maviye çalar
bazı göller kurdun gözleri gibi yemyeşil olur ya
inan ki, sana şiir yazmak kadar zordur hazalım
seni sevmek.

(İbrahim Sediyani)

YAZIYA YORUM KAT

13 Yorum