Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri –11

27.02.2011 11:57

İbrahim Sediyani

Kur ngjite përpjetë, shiko dhe tatëpjetë.

(Yukarıya yükseldiğinde, aşağıya da bak.)

Arnavut atasözü

Tıpkı dün olduğu gibi, saat sabahın 04:00’ünde odamdaki telefon çaldı. Resepsiyondan uyandırmak amacıyla arıyorlardı. Hemen uyandım ve suyla bir güzel abdestimi aldıktan sonra aşağıya, kahvaltı odasına indim.

Bugün daha farklı bir heyecanla uyanmıştım. Çünkü bütün işlerimizi dün bitirmiştik. Bugün çalışma değil, gezme günüydü ve biz Makedonya’ya gidiyorduk.

Arnavutluk gibi Makedonya’ya da ilk gidişim olacaktı bu. Daha önce hiç gitmemiştim. Yeni bir ülke göreceğim için çok heyecanlıydım.

Kahvaltı odasında karşılaşıp günün ilk selamını verdiğim diğer arkadaşlarım da aynı şekilde.

18 KASIM: ARNAVUTLUK – MAKEDONYA  

Bugün çok farklı ve hoş bir yolculuğa çıkacağız. İnsanî yardım gönüllülerinden oluşan ekibimizdeki hemen herkes, hayatının en güzel günlerinden birini yaşayacak bugün.

Periruz, bayramın ilk günü, gezmelerimizi “köyden köye” yapmıştık.

Diruz, bayramın ikinci günü, gezmelerimizi “ilden ile” yaptık.

İmruz, bayramın ikinci günü ise, “ülkeden ülkeye” yapacağız.

Makedonya’ya gidiyoruz bugün. Çok güzel bir ülkeyi gezdireceğiz size. Bugün dolu dolu bir gün. İçinde yollar, dağlar, şehirler, ağaçlar, çeşit çeşit meyvâ ve sebzeler, “bunker”ler, iki ülke arasındaki sınır, ırmaklar, göller, camiler ve hatta tekkeler... Makedonya; “şarska so kajmak” tadında bir ülke...

Böyle bir güne “yüzünü yıka, kahvaltını yap çık” başlanmaz. Siz sevgili gönüldaşlarımızla bugünkü seyahatimize başlamadan önce, küçük bir “sabah jimnastiği” yapmak istiyorum sizlerle. Güne daha dinç ve enerjik başlamak için küçük bir “sabah jimnastiği”:

Arapça’nın ne kadar zengin bir dil olduğunu biliyorsunuz. Hem kelime sayısı, hem de kelimelerin içinde saklı derin anlamlar yönünden, sanırım eşsiz – benzersiz bir dil, Arapça.

Arapça’da, açık seçik giyinen, sokağa çıktığında vücûdunun bazı yerlerini göstermekten çekinmeyen ve mahremini teşhir etmekten hicab duymayan kadınlara “Safira” denir. Hani bazı kadınlar vardır, neredeyse – özür dileyerek söylüyorum – “yarı çıplak” bir şekilde sokağa çıkarlar, bu şekilde insanların arasına karışırlar. Herhangi bir muhitte rastladığınızda, kafanızı çevirip bakmaya bile utanırsınız, ama o, o haliyle karşınıza çıkmaya utanmaz. İşte bu tip kadınlar için Arapça’da “Safira” ismi kullanılır.

İmdi... Size çoooook ama çok ilginç bir soru soracağım:

Arapça’da, vücûdunu teşhir ederek sokağa çıkan kadınlar için kullanılan “Safira” sözcüğü ile, yolculuk yapan, seyahat halinde olan kişiler için kullanılan “Seferi” sözcüğünün aynı kökten gelen sözcükler olduğunu biliyor muydunuz?

Yolculuk yapan, seyahat halinde olan kişiler için neden “Seferi” nitelemesinde bulunuyoruz?

Niçin?

(i)Çün ki... Yolculuk halinde, seyahat esnasında insanın bütün gizli yönleri, kişiliğindeki zaaflar, dışarıya karşı sakladığı, saklamaya çalıştığı bütün olumsuz özellikleri ortaya dökülür.

Eski insanlar bu durumu çok hikmetli bir sözle ifade etmişlerdir: “Bir insanın gerçek kişiliğini anlamak ve onu yakından tanımak istiyorsan, onunla birlikte yolculuk yapacaksın.”

Eski insanlar bambaşkaydılar. Onların her konuşmasında bir ilim, her söyledikleri sözde bir hikmet vardı. Eski insanlar hazine gibiydiler, deryâ gibiydiler. Onların konuştuğu her kelimede bir “hikmet”, bir “edebiyat”, bir “san’at”, bir “estetik” vardı. Fakat bu insanlar artık kalmadığı için, bu tür sıfatlar bizim gibiler için kullanılıyor, mâlesef. O eski insanlar kalmayınca, meydan bizim gibi cahillere kaldı haliyle...

Âşık Sêdiyanî der ki:

“Nviskarên mezın dozdar û rewşenbrîn, dıjinın çı nvisand,
Niviskarên weki mın nezan û asanîn ji, dınıvsinın çı jiyand.”

Kürt edebiyâtının usta şâiri İbrahim-i Sêdiyanî’nin 15. yüzyılda kaleme aldığı bu kasideyi günümüz Türkçe’sine çevirirsek: “Gerçek birer dâvâ eri olan ve yolumuzu aydınlatan büyük yazarlar, yazdıklarını yaşarlar / Benim gibi sıradan ve basit yazarlar ise, yaşadıklarını yazarlar.”

Otelde hep birlikte güzel bir kahvaltı yaptık. Bugün herkes biraz daha neş’eli, biraz daha enerjikti. Makedonya’ya gidiyor olmak, herkeste tatlı bir heyecana yol açmıştı. Her ağzını açan, “Makedonya’ya gidince, orda şöyle yapacağız, böyle yapacağız” diye iştahlı iştahlı anlatıyordu; bir yandan da iştahla kahvaltısını yaparak. Masadaki konuşmaları dinleyen biri, bizim gidip Makedonya’da bir hafta tatil yapacağımızı düşünürdü herhalde. Halbuki sabah gidip akşama kadar gezecek, gece dönecektik.

Kahvaltıdan sonra Hotel Arbër’de sabah namazlarını da kıldık ve otelin kapısının önünde bizi bekleyen kırmızı minibüsümüzün önünde toplandık. Fatmir abinin kaptanlığındaki “Fatmir Tur Seyahat Şirketi” bugün son kez hizmet veriyordu bize; kırmızı minibüsümüz son kez gezdiriyordu bizi bugün.

Başkent Tiran’da, “Rruga e Bardhok Biba 59” (Bardhok Biba Caddesi 59) adresinde bulunan 3 yıldızlı Hotel Arbër’in kapısında bekleyen minibüsümüz önünde son hazırlıklarımızı yaptık. Fotoğraf makinâlarımızın şarjlarını kontrol ettik, üst başımıza ellerimizle çekidüzen verdik, yakışıklı olup olmadığımızı minibüsün dikiz aynasından kontrol ettirdik.

Makedonya’ya 9 kişilik bir ekiple gidiyorduk: Fatmir Isufi, Xheladin Hajrullah, Halid Necdet Arslaner, Mehmet Kâmil Gelgör, Murat Kantarcı, Muhammed Emin Sarac, Fatih Sinan, Muhammed Hamza Arslan ve ben.

Gördüğünüz gibi, Dinamo Tiran takımında bile böyle kadro yok! Kulüp başkanı Besnik Sulaj ve teknik direktör Shqëlkim Muça gelip şu minibüsün içine baksalar, hepimizi birden transfer ederler. Ama nerde bizde o şans, onlarda o akıl? Almışlar üç tane Arjantinli, ne adları var ne sanları; Buenos Aires’te bile tanıyan yok! Halbuki bizi git sor; Fatih’te herkes tanır.

Şoförümüz Fatmir Isufi hariç, ekipteki herkes Türkçe biliyor. Ayrıca ikişerli “ortak diller” de var minibüsün içinde. Fatmir Isufi ile Xheladin Hajrullah arasında Arnavutça, Mehmet Kâmil Gelgör ile benim aramda Kürtçe var. Bir de; Fatmir abi ile ekipteki herkes arasında ekstradan bir ortak dil var, “gönül dili”.

Sırayla minibüse biniyoruz. Her zaman olduğu gibi, birimiz Sivaslı birimiz Elâzığlı olduğumuz için, Murat’la ben en arkaya!!!

Minibüse binerken, Halid abi ile Kâmil abiden bir ricada bulunuyoruz:

- Abiiii, biz bugün önde oturmak istiyoruz. Bize müsaade ediyonuz? Heh, biz bugün öne oturah heee?

İkisi aynı anda cevap veriyor:

- Nıç, olmaz!! Arkaya, arkaya! Yallâh, arkaya...

- Ya abiii, bakın, vallâh Makedonya’ya gideceğiz diye gözümüze uyku girmedi. Bugün biz öne oturalım be abicim, ne olur yaa?

- Olmaz Sediyani, olmaz, Murat’la sen en arkaya...

Velhasıl mecburuz artık. Allâh sizi inandırsın, geldiğimizden beri hep minibüsün en arkasındayız haa! Kaç defa yalvardık öne oturah diye, yok, arkaya ha arkaya... Elâzığlı olduğumu biliyorlar ya, mahsus kötü davranıyorlar tabiî; sanki anlamadım! Yaw arkadaş, bu dünyada Elâzığlılar’ı sevmiyorlar yaa...

Derdimizi de anlatamıyoruz. Üç gündür minübüsün en arka koltuklarındayız, mahvolduk vallâh, “Balkan Sendromu” geçiriyoruz burda. Anlatamıyoruz ki...                                  

Zaten bu son! Bir daha da Müslümanlar’la gezmeye gitmem. Ne işim var benim bu sivil toplum dernekleriyle ya? Halden anlamıyorlar ki. Çağdaş Haşemayı Destekleme Derneği bile bunlardan daha anlayışlı.

Aha buraya yazıyorum. Müslüman STK’larla aramdaki tüm ilişkileri kesiyorum. Bir dahaki geziyi Çağdaş Haşemayı Destekleme Derneği adına yapacağım.

Minibüsümüz “Rruga e Bardhok Biba 59” (Bardhok Biba Caddesi 59) adresinde bulunan Hotel Arbër’in önünden hareket etti. Dünkü seyahatimizin tam tersi istikamette gidiyorduk bugün. Dün Tiran’ı batıdan terketmiştik; bugün ise doğudan.

“Rruga e Bardhok Biba”dan çıkan minibüsümüz, “Rruga Urani Pano” (Uranüs Billboard Caddesi) adlı yola girdi. Bu yol üzerinde 190 m gittikten sonra sağa kırarak “Rruga e Dibres” (Dibres Caddesi) adlı yola girdi. Bu yol üzerinde de 160 m gittikten sonra tekrar sağa kırarak “Sheshi Skënderbej” (İskender Bey Meydanı) adlı meydana çıktı. Burası Tiran’ın tam merkezi. İskender Bey Meydanı’ndaki dairede 77 m döndükten sonra tekrar sağa dönerek (zaten daireden ancak sağa dönerek çıkarsınız) “Bulevardi Deshmoret e Kombit” (Ulusal Kurtuluş Bulvarı) adlı bulvara girdi. Bunun üzerinde de 369 m sürdükten sonra bu kez de “Bulevardi Bajram Curri” (Bayram Curri Bulvarı) adlı bulvara girdi. Burda da 220 m gittikten sonra sağa kırarak “Rruga Papa Gjon Pali II” (Papa II. Jean Paul Caddesi) adlı yola çıktı. Bu yol üzerinde de 190 m sürdükten sonra sola saparak “Rruga Mustafa Matohiti” (Mustafa Matohiti Caddesi) adlı yola girdi. Burda da 200 m sürdükten sonra sağa dönerek “Rruga e Elbasanit” (Elbasan Caddesi) adlı yola çıktı. Bu yol, adından da anlaşılacağı üzere Elbasan yoluydu ve biraz gittikten sonra E 852 otobanına çıkıyordu. Tiran’dan çıkmış, E 852 otobanına girmiştik. Bu yoldan hiç sapmadan gidecektik; Arnavutluk bitene kadar...

“Rruga e Elbasanit” (Elbasan Caddesi), şehir merkezinde başlayıp tâ şehir çıkışına kadar uzanan çok ama çok uzun bir yoldur. Minibüsümüz bu yola girdikten sonra, özellikle gözlerim hep dışarıda. Çünkü bu yol üzerinde seyrederken, Tiran’ın en önemli “öznelerini” görme, onlara bakma şansınız vardır. Böyle bir şansın olduğu her yerde ise, mâlumunuz, önümde mutlaka not defterim ve elimde kalem vardır.

Elbasan Caddesi’ne girdiğimiz andan itibaren gözümüze çarpanlar şunlar: Sol tarafta, kısa adı FFPBB olan “Federata e Familjes per Paqe Boterore dhe Bashkim” (Dünya Barışı ve Birleşme İçin Aile Federasyonu) adlı kurumun binası... Hemen ardından, ABD Tiran Büyükelçiliği binası. Bu bina yolun tam üzerinde, hemen önünden geçiyoruz. Fatmir abi minibüsü durdursa, pencerelerinden içeriyi bile görebiliriz... Sağ tarafta ise yolu “Rruga Dervish Hima” (Derviş Hima Caddesi) kesiyor ve onun bittiği yerde Tiran’ın futbol stadyumu var: “Stadiumi Qemal Stafa” (Cemal Mustafa Stadyumu). Başkent Tiran’ın her iki futbol kulübü de (KF Tiran ve KS Dinamo Tiran) maçlarını bu stadda oynuyor. İnşaatına 1938 yılında başlanan ancak II. Dünya Savaşı (1939 – 45) nedeniyle durdurulan, ancak 1947 tarihinde hizmete açılabilen 19 bin 500 seyirci kapasiteli bu stadyum, Arnavutluk’un en büyük futbol stadı durumunda... Biraz daha gidince, sol tarafta “Fakulteti Histori” (Tarih Fakültesi) binası karşımıza çıkıyor. Ben şehîd olup Hakk’ın râhmetine kavuştuktan sonra, bu çalışmalarımızı insanlara anlatacak kurum, işte bu kurum. Sadece kendine Müslüman olan camiâmızın bu gezileri neden kitaplaştırmadığını da bu kurum ortaya çıkaracak... Ondan bir sonraki büyük bina ise “Fakulteti i Ekonomisë” (Ekonomi Fakültesi). Ben şehîd olup Hakk’ın râhmetine kavuştuktan sonra, gerçek hayattaki durumun, gezi yazılarında yansıyan halin tam tersi olduğu bilgisini kamuoyuyla ilk kez bu kurum paylaşacak. Şanslı şanslı deyip durduğunuz insanın gerçekte dört duvar arasına hapsolduğunu ve yerinden bile kalkamadığını da bu kurum ortaya çıkaracak... Ondan sonra da yol aynen bu şekilde uzayıp gidiyor işte. Nasıl anlattıysam, o şekilde...

Âşık Sêdiyanî der ki:

“Jobesimtarë të mëlçisë Shqiptare janë getuar në Elbasan tigan,
Motër, këto shërbime nuk kanë ndonjë vlerë të kësaj shërbimet tuaja?”

Arnavut edebiyâtının usta şâiri İbrahim-i Sêdiyanî’nin 18. yüzyılda kaleme aldığı bu beyiti günümüz Türkçe’sine çevirirsek: Elbasan tavanın üstünde pişer Arnavut ciğeri / Kardeş, bu hizmetlerimizin sizin hizmetleriniz yanında hiç mi yok değeri?”

Tiran şehrini terkettikten sonra, güneydoğuya doğru yaptığımız yolculukta dakikalar sonra karşımıza Erzeni Nehri (Lumi Erzeni) çıkıyor. Arnavutluk’ta selamladığımız ilk nehirdi bu. Petrele yakınlarındayız. Biraz sonra da Berzhita köyünü geride bırakıyoruz ve İba köyüne varıyoruz.

Bayramın ilk gününü geçirdiğimiz, kurbanlarımızı kestiğimiz İba köyünün yanından geçiyoruz tekrar.

Burası Arnavutluk’taki “bizim köyümüz”... “Kendi köyümüze” gelmişiz; İba’ya...

Başkent Tiran’a 23 km mesafede kurulu 700 nüfûslu İba köyü, Tiran – Elbasan il sınırı öncesi son yerleşim birimi. Biraz sonra “Qarku i Tiranës” (Tiran İli) sınırlarını terkedip “Qarku i Elbasanit” (Elbasan İli) sınırlarına giriyoruz.

Elbasan il topraklarında karşımıza çıkan ilk köy, Gracen. Bu köyü geçtikten sonra da Bradashesh köyü geliyor. Bu köyün hemen sonrası ise, Elbasan il merkezi olan Elbasan şehri.

Arnavutluk’un en büyük şehri Tiran’da başlayan bugünkü yolculuğumuzda, Arnavutluk’un 3. büyük şehri Elbasan’dayız şimdi.

53 km’lik Tiran – Elbasan yolculuğu 50 dakika sürdü. Tiran ile Elbasan arasındaki bu 53 km uzunluğundaki yolun ismi, “Portë Krraba” (Krraba Geçidi). Ve bu geçit, II. Dünya Savaşı yıllarında İtalyanlar tarafından yapıldı.

Bu yol ise, yani bugün üzerinde yolculuk yaptığımız yol, hangi yoldur biliyor musunuz kardeşlerim? Bu yol, bugün üzerinde yolculuk yapmanın nasib olduğu bu yol, tarihî “Via Egnatia” (Yun. Eγνατία Οδός) ...

“Balkanlar’ın İpek Yolu” yani, anlayacağınız...

İstanbul (Boğaziçi) ile Adriyatik Denizi’ni biribirine bağlayan yoldur, bu Via Egnatia... M. Ö. 146 tarihinde Romalılar tarafından inşâ edilen bu tarihî yola, Roma İmparatorluğu’nun o dönemki Makedonya Valisi Gnaeus Egnatius’un ismi verilerek “Via Egnatia” olarak nitelendirilmiştir.

Via Egnatia, Arnavutluk’un Adriyatik kıyısındaki Durrës şehrinde başlayıp, dünyanın süsü, şu mavi gezegenimizin incisi, insanlığın “Dersaadet”i, şehirlerin kraliçesi İstanbul’da son bulur. Toplam 1120 km uzunluğundaki bu yol da, diğer tüm Roma yolları gibi 6 m genişliğinde inşâ edilmiştir.

Via Egnatia, Roma İmparatorluğu’nun 3 tarihî eyaletinden geçer ki, bunlar İllirya, Makedonya ve Trakya eyaletleridir. Bu 3 bölgenin kapsadığı devâsâ coğrafya üzerinde, günümüzde 4 ülkenin toprağı vardır: Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan ve Türkiye.

1120 km uzunluğundaki Via Egnatia, sırasıyla şu şehirlerin içinden geçer: Dıraç (Dyrrachium), Peqin (Claudiana), Fier (Apollonia), Elbasan (Masio Scampa), Ohri (Lychnidos), Manastır (Heraclea Lyncestis), Florina (Florina), Vodina (Edessa), Pella (Pella), Selanik (Thessalonica), Amfipolis (Amphipolis), Kavala (Neapolis), İpsala (Kypsela), Enez (Aenus), Kermeyan (Aproi), Edirne (Adrianople), Marmaraereğlisi (Perinthus), Çorlu (Caenophrurium), Silivri (Melantias), Küçükçekmece (Rhegion) ve İstanbul (Byzantion). (NOT: Şehirleri günümüzdeki isimleriyle yazdım. Parantez içinde yazdıklarım ise, bu şehirlerin Roma dönemindeki isimleridir.)

Elbasan şehrine yüksek bir dağın üzerindeki yoldan varıyorsunuz. Şehre ilk başta tepeden bakıyorsunuz. Minibüsümüz o tepeye ulaştığında, büyülenmiş gözlerle dışarıya, aşağıya bakıyoruz. Bütün Elbasan ayaklarımızın altında sanki.

Fakat o tepeden direk aşağıya, şehrin içine sürmüyoruz arabayı. Bu kadar güzel bir manzara varken, değerlendirmek lazım bunu. Fatmir abi minibüsü bir köşeye çekiyor. Hepimiz fotoğraf makinâlarımızı alarak dışarı çıkıyoruz.

Sırayla biribirinden güzel hâtıra fotoğrafları çektiriyoruz o tepenin üstünde. Bizler ve komple Elbasan şehri, aynı fotoğraf karesinin içinde. Ben, Halid abi, Kâmil abi, Murat, hepsi de pırıl pırıl gençler Emin, Fatih, Hamza ve Elbasan; hepimiz, aynı karede!...

Bu güzel insanlarla bir daha bir araya gelmek nasib olur mu acaba?

Halid Necdet Arslaner; “Mavi Marmara gemisinin Halid amcası”... Ne kadar güzel bir yol arkadaşısın sen, Halid abi? Bu yaşta, hiç tükenmeyen bu enerji, bu gayret, bu azim, maaşallâh...

Daha bu tarihten 5 ay önce, ambargo altındaki mazlum bir halk için, Akdeniz açıklarında kurşunlara ve bombalara karşı göğsünü siper ettin, esir alındın, kelepçelendin, zindanlara atıldın. Siyonist zindanlardan çıktıktan sadece 5 ay sonra, Arnavutluk dağlarına atmışsın kendini. Fâkirlere, muhtaçlara bir yardım eli uzatmak için kalkmış tâ buralara gelmişsin.

Acaba gençler, gençlerimiz, ümidimiz ve yarınımız gözüyle baktığımız gençlerimiz, senin bu gayretlerine ve koşuşturmalarına bakıp da biraz utanırlar mı? Sana bakıp da biraz olsun kendilerine çekidüzen verirler mi?

14.03.1949 doğumlu; Halid amca... 61 yaşında; iki hafta sonra 62’ye girecek... Mayıs – Haziran’da Mavi Marmara gemisindeydi; İsrail zindanlarındaydı. Kasım’da ise Arnavutluk dağlarında; yoksul köylerde kurban eti dağıtıyor... Bu yaştaki bir insanın bu gayretlerine bakarken, biraz olsun utanmamız gerekmiyor mu hakikaten? Bir an için başımızı önümüze eğip kendi halimizi elekten geçirmemiz gerekmiyor mu?

Karabük ilimizden, Halid amca... Bizim O’na “Halid amca” diye hitab etmemize bakıp da aldanmayın sakın! Gerçekte O, hepimizden daha genç! 18’lik delikanlı gibi, bu yaşta... Çökme, yaşlanma yok! Çelik gibi, demir gibi hâlâ... Karabüklü Halid amca, evelallâh, tek kelimeyle Demir – Çelik Karabükspor...

Mehmet Kâmil Gelgör... Canım abim yaa, canım abim! Ne kadar güzel bir yol arkadaşısın sen, Kâmil abi? Bir daha seninle birlikte böyle güzel bir yolculuk yaşar mıyız acaba?

Urfalı Kâmil abi, İstanbul’dan yayın yapan ve hepinizin çok yakından tanıdığı, zevkle ve keyifle dinlediği bir radyonun başındaki isimlerden biridir, biliyor muydunuz bunu?

Üsküdar Özel FM... 103.2... İnternetten de dinlenebiliyor, dünyanın her tarafından: www.ozelfm.net ...

Radyonun mottosu: “Daha söyleyecek çok sözümüz var”... Benim bitti ama Kâmil abi, benim sözlerim gerçekten bitti. Yapamıyorum artık...

Sağolsunlar, geçenlerde radyoda bir program yapmışlar Üsküdar Özel FM’de benimle ilgili... Gezilerimden, şiirlerimden bahsetmişler... Allâh razı olsun kardeşlerim...

Sivaslı Murat... O’nu anlatmama gerek yok! “Sivaslı” dedik ya; bu kelime her şeyi açıklıyor zaten...

Ve gençler; pırıl pırıl gençler üçü de... Emin, Fatih ve Hamza... Üniversite okuyorlar; hepsi de çok güzel bölümlerde okuyorlar... O kadar saygılı ve efendi gençler ki, onlara baktıkça geleceğe daha bir umutla bakıyor insan... Allâh bahtınızı açık etsin gençler...

Kimbilir; belki bir gün, bir daha kesişir yollarımız Halid abiyle, Kâmil abiyle, Murat’la, Emin’le, Fatih’le, Hamza’yla... Arnavutlar ne güzel söylemiş: “Mali me malin s piqet, njeriu me njerin piqet.” (Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur)

Elbasan ilinin (Qarku i Elbasanit) merkezi olan Elbasan şehri, deniz seviyesinin 150 m yükseğinde kurulmuş bir yerleşim birimi. Trafik plaka remzi EL olan Elbasan, 126 bin 81 kişilik nüfûsuyla, Arnavutluk’un 3. büyük şehri durumunda. Şehrin içinden Shkumbin Nehri akıyor.

Arnavutluk’un en büyük 10 şehri şunlardır:

1.  Tirana / Tiranë (Tiran) → nüfûs 950 bin 800

2.  Durrës (Dıraç) → nüfûs 250 bin 193 

3.  Elbasan → nüfûs 126 bin 81 

4.  Vlorë (Avlonya) → nüfûs 113 bin 33 

5.  Shkodër (İşkodra) → nüfûs 92 bin 257  

6.  Korçë (Görice) → nüfûs 86 bin 494  

7.  Fier → nüfûs 66 bin 600

8.  Berat → nüfûs 48 bin 385  

9.  Lushnjë (Lushnje) → nüfûs 45 bin 171  

10.  Kavajë (Kavaja) → nüfûs 31 bin 14

Gördüğünüz gibi, Arnavutluk’un 1 milyon nüfûsu aşan hiçbir şehri yoktur. 500 bin sınırını aşan ise sadece başkent Tiran olmuştur. 100 bin sınırını sadece 4 şehir, 50 bin sınırını ise sadece 7 şehir aşabilmiştir. (NOT: Şehirleri orijinal Arnavutça isimleriyle yazdım. Parantez içinde yazdıklarım ise, bu şehirlerin Türkçe isimleridir. Bunlar arasından, şu anda bulunduğumuz Elbasan şehrinin ismi ise, zaten Türkçe’dir. Şehir, Osmanlı döneminde, 1466 yılında aldığı Elbasan ismini günümüzde halen korumaktadır.)

Elbasan şehrinin bulunduğu mıntıkayı tarihte ilk olarak M. Ö. 4. yy’ın ortalarında İlliryalılar yerleşim alanı olarak kullandılar. İlliryalı kardeşlerimiz burada çadırlar, evler yaptılar; köyler kurdular; meyve ve sebze yetiştirdiler, tarımla uğraştılar, hayvan beslediler. İlliryalı kardeşlerimiz kendi hallerinde, sakin bir hayat yaşıyorlardı bu mıntıkada. Kimse kimsenin tavuğuna kış demiyor, kimse kimsenin bahçesinden elma çalmıyordu.

M. Ö. 3. yy sonlarında bölgeye Romalılar gelir. İlliryalılar aniden karşılarına çıkan Romalılar’ı görünce şaşırırlar; “La oğlım, siz de nêrden çıhtınız?” diye sorarlar. Bölgeye egemen olan Romalılar, M. S. 160 tarihinde burada “Scampa” adlı kenti kurarlar. İşte bu kent, Scampa, bugünkü Elbasan şehrinin ilk çekirdeğidir. Şehrin içinden akan bugünkü Shkumbin Nehri’nin ise, Romalılar dönemindeki ismi “Genusis” idi. (Bembeyaz bir akıntıya sahip olan Shkumbin Nehri, çok hoş bir ırmak; tıpkı Keşmir’de gördüğüm nehirlere benziyor. Bu güzel Shkumbin, Makedonya’ya kadar bizi takip edecek, bizimle birlikte yolculuk yapacak.)

Bölgede egemenlik kuran Romalılar, burayı bayındır hale getirirler. Via Egnatia üzerinde kurulan Scampa (= Elbasan) ve çevresinde düzenli aralıklarla konaklama alanları, yol boyunca da yine düzenli aralıklarla dinlenme alanları ve mutasyonlar kurarlar. Romalılar’ın bu güzergâh üzerinde kurdukları en önemli ve ilginç mutasyonlar arasında, Via Egnatia üzerinde her 5 milde bir kurdukları, “Mutatio ad Quintum” adını verdikleri, büyükbaş hayvanlarla birlikte yolculuk eden ticaret kervanlarının ve toplulukların yanlarındaki hayvanları bağlayabildikleri ve olası bir dış saldırı ve tehlikeye karşı emniyet altına alabildiği mutasyonlardır. Bu mutasyonlar Romalılar döneminde özellikle Anatolya ve Cermenistan’dan giden insanî yardım derneklerine büyük rahatlık sağlamıştır. M. S. 2. – 5. yy’lar arasında kurban eti dağıtmak için bu mıntıkaya gelen İHH ve WEFA gönüllüleri sabaha kadar etlerin başında nöbet tutmak zorunda kalmamışlardır. (Bu arada ilginç bir not: Sözünü ettiğimiz bu mutasyonlardan biri, günümüze kadar gelebilmiş ve halen durmaktadır. Elbasan’a 7 km mesafede bulunan ve şehre varmadan önce yanından geçtiğimiz Bradashesh köyünde bulunmaktadır.)

Romalılar 4. yy başında şehrin etrafına kaleler inşâ ederler ve etrafı surlarla çevirirler. Yüksekliği 308 – 348 m arasında değişen ve tarihî Scampa kentini çepeçevre saran bu surlar halen durmaktadır ve günümüzde Eski Elbasan semtinin sınırlarını belirler. Via Egnatia yolu, doğu surları ile batı surlarının arasından geçer. Surların güney kısmının yanından ise, Shkumbin Nehri suları akmaktadır.

Scampa (= Elbasan), 5. yy’dan itibaren “piskoposluk merkezi” haline gelir. Papa Hormisdas, Scampa’nın ilk başpiskoposu olur. 519 tarihinde ise Scampa, Doğu Roma eyaletine bağlanır. Ancak bu piskoposluk merkezi olan kilisenin yeri bugün bilinmemektedir ve kalıntıları günümüzde yoktur. Komünizm’in yıkılışından sonra, bir Müslüman şehri olan Elbasan’ın tepesine kocaman bir HAÇ diken Hristiyan devletler ve misyonerler, sözünü ettiğimiz bu kilisenin yerini ve kalıntılarını yıllardır aramaktadırlar. Bulunca bize de haber verirler, merak etmeyin! Biz et dağıtmakla meşgulken, onlar da böyle basit işlerle uğraşıyorlar işte... Onlar bu kiliseyi aradıkları süre içinde, 6. yy’a ait bir bazilikanın kalıntılarını 2007 yılında buldular. Burayı mozaikle donatıp restore ettiler. Bütün bu “taş” yapıların, bu topraklara dikilen her bir “taş”ın, Arnavutluk’un siyasî geleceğine nasıl yön vereceğini yaşadıkça hep birlikte göreceğiz. Şimdilik birşey yapmamıza gerek yok; bekleyelim sabırlı olalım; onlar işlerini bitirsinler, Arnavutluk’u ellerine alsınlar, biz sonra Beyazıt Meydanı’na çıkar protesto ederiz nasıl olsa...

7. yy’dan itibaren bölgeye Slav akınları başlar. O zamanki Slavlar da tıpkı şimdiki Slavlar (Sırplar) gibi; aynı barbarlar, aynı “çetnik”ler: Slavlar bölgeye saldırıp kadın – çocuk demeden kılıçtan geçirirler; köyleri ateşe verirler. Bugünkü Elbasan şehrinin ilk çekirdeği olan güzelim Scampa şehri, Slavlar tarafından tamamen yakılıp yıkılır; kaçabilenler canlarını kurtarır. Böylece burada artık yerleşim diye birşey kalmaz, insan denen bir mahluk yaşamaz.

Gel zaman git zaman, kardaş halim çok yaman, gel bize bazı bazı, aradan uzuuuuuuun yıllar geçer.

Batı taraflarında hayat aynı tas aynı hamam devam ederken, doğu taraflarında önemli değişiklikler yaşanmıştır. Doğuda, 1299 tarihinde kurulmuş olan bir Osmanlı devleti vardır artık.

Önce, I. Murat Hüdavendigâr döneminde, 1361 tarihinde Edirne’yi fethederek “Meriç’te Kalimera” yapan Osmanlılar, daha sonra, Fatih Sultan Mehmet döneminde, 1453 tarihinde İstanbul’u fethederek “Seni sevmek hazalım, dünyanın neresine gidersen git, yine de Üsküdar sahilini özlemektir” şiirini kaleme alırlar. Edirne ve İstanbul’un fetihleri tamamlanmış, şimdi de sıra “Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri” gimeye gelmişti.

Balkan topraklarını da fethetmek isteyen Osmanlı İmparatorluğu, İHH İnsanî Yardım Vakfı gönüllülerinden oluşan bir akıncılar ordusu kurar. Ve ardı ardına seferler düzenlenir.

İstanbul’un fethinden sadece 10 yıl sonra, Slavlar’ın yurdunda çok güzel şeyler olur. Osmanlı’nın Balkanlar’daki partner kuruluşu olan ALSAR Vakfı’nın tebliğ ve irşâd çalışmaları neticesinde 1463 tarihinde Bosna halkı İslam’ı seçerek Müslüman olur.

Bu arada, Arnavutluk topraklarında da, Kruja Kalesi’ne ardı ardına kuşatmalar gerçekleştirilmektedir. Mehdi Gurra, Saimir Rusheku, Genc Aga, Xheladin Hajrullah ve Fatmir Isufi komutasındaki akıncılar, ardı ardına gerçekleştirdikleri akınlar sonucunda 1466 tarihinde Kruja Kalesi’ni fethederler.

Arnavutluk’un fethinden sonra, buradaki ALSAR Vakfı’nın çalışmaları sonucu, antik Scampa kentinin kalıntıları olan surlar yeniden restore edilir ve şehir adetâ yenibaştan, yeniden kurulur. Osmanlılar şehre “Elbasan” ismini verirler. Kelime, “güçlü kale” anlamındadır.

Elbasan’ın fethinden 204 yıl sonra, 1670 yılında zamanın en ünlü seyyâhı Evliya Çelebi buraya gelir. Osmanlı döneminin ünlü seyyâhı Evliya Çelebi, Arnavutluk gezi izlenimlerini kaleme alır ve bunları “Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri” adıyla bölüm bölüm yayınlar. Kendisi şehîd olup Hakk’ın râhmetine kavuştuktan sonra da, bu geziler “Seyahatname” adıyla kitaplaştırılır, biliyorsunuz bunu.

Evliya Çelebi’nin “Seyahatname” adlı eserinde yazıldığına göre, 1670 tarihinin Elbasan şehri şu şekildeydi: Şehrin ortasında büyükçe bir çarşı vardı; burası halkın alışveriş yaptığı, tüccarların mallarını sattığı merkezdi. Çarşının güney tarafında çok güzel bir café vardı; burada kahve içilir, nargile çekilir; “yeni bir dünyanın mümkün olduğu” konuşulurdu. O dönemde, Elbasan şehrinin üç ayrı girişi vardı ve her giriş de, çift demir kapılardan oluşuyordu. Şehirde toplam 1150 tane ev vardı. Tek ve çift katlı olan bu evlerin 460 tanesi kiremit çatılıydı. Bu evler çiftliklerin ve üzüm bağlarının arasında muhafaza edilirdi; her birinin genişçe bahçesi vardı.

Evet... Evliya Çelebi’nin “Seyahatname”si, 1670 yılının Elbasan şehrini bu şekilde tarif ediyor. Şu anda Arnavutluk’un “sanayiî şehri” olan ve ülkenin diğer şehirlerinden tamamen farklı olarak, fabrika dumanından ve pis kimyasal kokudan dolayı nefes almakta bile güçlük çektiğimiz 2010 yılının Elbasan şehrinden ne kadar da farklı bir Elbasan...

17. yy sonunda Elbasan’ın nüfûsu 2 bin idi.

19. yy’da Balkanlar’da Osmanlı idaresine karşı sık sık başkaldırılar olur ancak bunların tümü bastırılır. Bu iç karışıklıklarla daha etkin bir şekilde mücadele edebilmek için, Osmanlı Sadrazamı Reşid Paşa tarafından 1832 yılında Elbasan surlarının büyük bir bölümü yıktırılır.

19. yy ortalarında Elbasan şehrinde üç camiî ve bir kilise vardı.

1870 ise, belki de en ilginç tarihtir, Elbasan tarihinde. Arnavut millîyetçiliği oldukça güçlüdür. Ne Romalılar’ın getirdiği Latin Alfabesi’ne, ne Slavlar’ın getirdiği Kiril Alfabesi’ne, ne Yunanlılar’ın getirdiği Yunan Alfabesi’ne ve ne de Osmanlılar’ın getirdiği Arap Alfabesi’ne ısınabilen Arnavutlar, “El alemin alfabesi bile var! Bizim niye olmasın?” diye düşünerek, sıfırdan yeni bir alfabe icâd etmeye kalkışırlar, tarihte daha önce hiç kullnaılmamış ve ilk kez kendilerinin kullanacakları bir alfabe. İsmi de, “Arnavut Alfabesi” olacak, tabiî ki. (Boş vakitlerimde ben de uğraşıyorum böyle icâdlar yapmak için. Yakında “Kürt Alfabesi” diye bir şeyle karşılaşırsanız şaşırmayın.)

1870 tarihinde Elbasan şehrinde yürütülen bu “yeni alfabe icâd etme” işlerinin başını ise, ne ilginçtir ki, bir Arnavut değil, bir Alman çekiyordu: Alman Prens Wilhelm von Wied. (Şu bizim filozof Zwerenz boşuna demiyor ya; “Almanlar ah Almanlar! Onlar tarih boyunca elleriyle dokundukları her yeri karıştırdılar.”)

İş bu “ucube” alfabe, Elbasan şehrinde 44 yıl boyunca kullanılır da, sahiden. Ancak 1914 tarihinde, şehirdeki çoğunluğu oluşturan Müslüman nüfûsun karşı çıkması ve kabul etmemesi üzerine, bizim Deutsche Prens’in alfabesi de tarihe karışır.

Elbasan şehri, günümüzde halen “oryantal” özelliğini koruyan bir şehirdir. Şehri çevreleyen ve 11 m yüksekliğinde olan surların 26 tane burcu vardır. Özellikle hem Roma hem de Osmanlı döneminin Elbasan’ı olan Eski Elbasan semti, çok daha başka bir atmosfere sahiptir. Eski Elbasan’ın merkezinin 100 m kadar kuzeyinde bulunan “Xhamija Mbret” (Kral Camiî), 1492 tarihinde inşâ edilmiştir ve halen ayakta olan camiîler arasında, Arnavutluk topraklarındaki en eski camiîdir. 1670 tarihinde Fatmir abinin kırmızı minibüsüyle Elbasan şehrine gelen Evliya Çelebi, “Xhamija Mbret” (Kral Camiî) duvarlarına kaligrafik bir yazı stiliyle şiir yazmıştır. Evliya Çlebi’ye ait şiirler cami duvarında tâ 1960 yılına kadar da hiç bozulmadan, silinmeden gelmiştir. Ancak Komünizm döneminde, her şey gibi, bu şiirler de ateist propaganda merkezlerinin saldırısına hedef olmuştur. “Xhamija Mbret” (Kral Camiî) duvarlarında Evliya Çelebi’nin şu şiirleri yazılıydı: “Ağladıkça Yeşile Çalar Gözlerin”, “Gúla Rozín“, “Mavi Dizeler”, “Behra Héşin”, “Dıkolım Navê Te”.

Şehirde bulunan ve 18. yy’da kurulan “Muzeu Etnografik” (Etnografya Müzesi), Osmanlı döneminin bütün el san’atlarını, biribirinden güzel ve göz kamaştırıcı bütün elişi san’atlarını gözlerinizin önüne serer. Şehirde ayrıca “Muzeu Arkeologjik” (Arkeoloji Müzesi) de vardır ve Eski Elbasan’ın güneybatı ucunda yer alır.

Şehir surlarının dışında ise, Osmanlı döneminden kalma bir hamam vardır; halen duran, günümüze kadar gelen. 17. yy’a ait olan bu hamam, bugün Elbasan şehrinde “Hotel Scampi” tarafından işletilmektedir. (Şehre “Elbasan” ismini veren Osmanlılar’dan kalma yegâne hamamı işleten otelin ise, şehrin Roma dönemindeki ismi olan “Scampi” ismini taşıması ne kadar ilginçtir, değil mi? Biz filozoflar bu duruma “diyalektik çelişseme” diyoruz.)

Elbasan bugün bir “sanayiî şehri”... Ve ne Roma döneminin Scampa’sıyla, ne de Osmanlı döneminin Elbasan’ıyla bir alakası kalmış artık. Hele bizim gibi Petrele’nin ve Burrel’in köylerinden sonra, Dajti Dağları’nın eteklerinden sonra buraya geldiyseniz, fabrika dumanından ve pis kokudan nefes almakta bile güçlük çekersiniz.

Şehirde sanayiîleşme ilk olarak 1930 yılında İtalyanlar tarafından başlatıldı. İlk İtalyan şirketleri burada krom ve çelik üretimi, söküm ve nikel kurtarma faaliyetleri yaptılar. Komünizm döneminde ise, Elbasan, ülkenin en büyük  metalurjik işletmelerinin yapıldığı yerdi. Burada yıllık ortalama 600 bin ton çelik çıkartılıyordu ve Komünizm’in yıkıldığı 1990 yılına kadar burada 12 bin işçi çalışıyordu. Komünizm yıkıldıktan sonra bu tesisler kapatıldı; işçiler serbest bırakıldı ve şehirdeki muazzam hava ve çevre kirliliği, önemli oranda bertaraf edildi. Önceden çıkartılmış olan çelik ve krom gibi metaller ise, 1997 yılında dış ülkelere satıldı. Arnavutluk huzursuz günler geçiriyordu, ekonomik kaynağa gereksinimi vardı; bunları satmak zorunda kaldı.

Şimdi bakın bakalım bundan sonra çı olmîş:

Merkezi İstanbul’un Küçükçekmece semtinde bulunan ve ağırlıklı olarak Balkan ülkeleriyle iş yapan “Kürüm Holding A. Ş.” adlı demir – çelik firması, 1999 yılında bu işletmeleri satın almaz mı? Tam 19 yıldır kapatılmış olan bu tesis, daha önceki ürünler de Arnavutlar tarafından yurtdışına satıldıktan ve hani tabir yerindeyse, tam da “Şimdi tamamen kurtulduk işte” dedikleri andan sadece iki yıl sonra, bir Türk şirketi gelir ve satın alır. Sonra, tekrar başlar faaliyete, burası. Buyrun burdan yakın!

Şirket Arnavutluk devletiyle 20 yıllık bir sözleşme imzalar ve bu tesisler yeniden faaliyete başlar. Şu anda bu fabrikaları işleten ve pis kokudan dolayı şehirde nefes almayı bile nerdeyse güçleştiren şirket olan “Kürüm Holding A. Ş.”, Arnavutluk devletiyle imzaladığı sözleşmede, devlete şu güvenceyi vermiştir: “Buraya ilk 4 yıl içinde 6 milyon ABD Doları yatırım yapacak ve uzun vadede Arnavutluk’un tüm çelik ihtiyacını karşılayacaktır.”

“Kürüm Holding A. Ş.” faaliyetlerine başladığı andan itibaren, bu konuyla ilintili olarak sürekli tartışmalar yaşanmakta, başta çevreciler olmak üzere çeşitli kesimler tarafından protestoya muhatap olmaktadır. 2005 yılında bu fabrikalarda tam 240 işçi, zamanında yapılmayan filtreleme işlemi yüzünden zehirlendi, çeşitli hastalıklara düçar oldu. aynı yıl şirket, 123 bin ton çelik üretmişti. Halen dahi, ülkede bu tesislere karşı çok güçlü ve geniş bir tepki var. Ki yapılan, hem çevre katliâmı, hem de canlıları zehirlemek. Ancak Arnavutluk devleti, tepkilere hak vermekle birlikte, maddî kaynak sıkıntısı yaşadığından buna mecbur kalmış.

Olayın en ilginç boyutu da nedir, biliyor musunuz? Arnavutluk devleti ile iş bu Türk şirketi arasında anlaşma imzalanması ve şirketin faaliyetlerine başlaması, 1999 yılında oluyor. Yani, Arnavutluk’un devlet başkanlığını Rexhep Meidani (Recep Meydani)’nin yaptığı bir zamanda. Bunun niye bu kadar ilginç olduğunu merak etmişsinizdir şimdi, söyleyelim: 1997 – 2002 yılları arası Arnavutluk’u yöneten Rexhep Meidani (Recep Meydanı), Elbasan’lıdır; bu şehrin çocuğudur.

Arnavutluk’un 3. büyük şehri olan ve tarihî Via Egnatia üzerinde bulunan Elbasan, başkent Tiran’a 53 km, Makedonya sınırına 63 km, Yunanistan sınırına ise 151 km mesafede bulunuyor.

Bu haftaki sohbetimizde, sizlere “Balkanlar’ın İpek Yolu” olan Via Egnatia’yı ve eski güzellliği sanayiîleşme yoluyla yok edilmiş olan Elbasan şehrini, farklı yönleriyle anlatmaya, tanıtmaya çalıştık.

Elbasan’ın içine girerken, bizi en çok rahatsız eden şey, hava kirliliği ve zehirli dumanıydı. Şehrin etrafındaki yüksek dağların tepesinde ise, böyle bir koku yoktu ancak orada da, Elbasan’a tepeden bakarken de bizi çok ama çok rahatsız eden başka bir şey vardı. Müslüman bir şehir olan Elbasan’ın tepesine kocaman bir HAÇ dikmişlerdi. Tıpkı Rio de Janeiro’daki – sözde – İsa heykeli gibi.

Arnavutluk’ta Komünizm diye birşey kalmadı, velâkin, emin olun, ondan çok daha büyük bir tehlike var şimdi bu topraklarda: Misyonerlik.

Bu konuyu da, gelecek haftaki sohbetimizde işleyeceğiz... Ben şehîd olup Hakk’ın râhmetine kavuştuktan sonra bu yazılarım da “ajanda”ya koyulup kitaplaştırılacağı için, gördüğünüz gibi elimden geldiğince hemen her konudan bahsetmeye ve mümkün mertebe hiçbir boyutu ihmal etmemeye çalışıyorum.

Âşık Sêdiyanî der ki:

“Onying kutadgu,
Altay makiku,
İkisuzu yoriku.”

Çin felsefesinin ve Japon edebiyâtının usta şâiri İbrahim-i Sêdiyanî’nin M. Ö. 5. yüzyılda kaleme aldığı bu haikuyu günümüz Türkçe’sine çevirirsek: “On yıl sonrasını düşünüyorsan kitap yaz, altı ay sonrasını düşünüyorsan makale yaz, iki saat sonrasını düşünüyorsan yorum yaz.”

 

sediyani@gmail.com

 

FOTOĞRAFLAR:

 

Arnavutluk’un başkenti Tiran’daki Hotel Arbër’in önünde tüm hazırlıklar tamam. Makedonya yolculuğuna başlayabiliriz. (ARNAVUTLUK)

 

 

Tiran’dan çıkış ve şehre uzaktan bakış (ARNAVUTLUK)

 

 

Bu yol, bugün üzerinde yolculuk yapmanın nasib olduğu bu yol, tarihî “Via Egnatia” (Yun. Eγνατία Οδός) ...  “Balkanlar’ın İpek Yolu” yani, anlayacağınız... (ARNAVUTLUK)

 

 

İstanbul (Boğaziçi) ile Adriyatik Denizi’ni biribirine bağlayan yoldur, bu Via Egnatia... M. Ö. 146 tarihinde Romalılar tarafından inşâ edilen bu tarihî yola, Roma İmparatorluğu’nun o dönemki Makedonya Valisi Gnaeus Egnatius’un ismi verilerek “Via Egnatia” olarak nitelendirilmiştir. (ARNAVUTLUK)

 

 

Via Egnatia, Arnavutluk’un Adriyatik kıyısındaki Durrës şehrinde başlayıp, dünyanın süsü, şu mavi gezegenimizin incisi, insanlığın “Dersaadet”i, şehirlerin kraliçesi İstanbul’da son bulur. Toplam 1120 km uzunluğundaki bu yol da, diğer tüm Roma yolları gibi 6 m genişliğinde inşâ edilmiştir. (ARNAVUTLUK)

 

 

Via Egnatia, Roma İmparatorluğu’nun 3 tarihî eyaletinden geçer ki, bunlar İllirya, Makedonya ve Trakya eyaletleridir. Bu 3 bölgenin kapsadığı devâsâ coğrafya üzerinde, günümüzde 4 ülkenin toprağı vardır: Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan ve Türkiye.

 

 

Elbasan şehrine yüksek bir dağın üzerindeki yoldan varıyorsunuz. Şehre ilk başta tepeden bakıyorsunuz. Minibüsümüz o tepeye ulaştığında, büyülenmiş gözlerle dışarıya, aşağıya bakıyoruz. Bütün Elbasan ayaklarımızın altında sanki. (ARNAVUTLUK)

 

 

Elbasan bugün bir “sanayiî şehri”... Ve ne Roma döneminin Scampa’sıyla, ne de Osmanlı döneminin Elbasan’ıyla bir alakası kalmış artık. Hele bizim gibi Petrele’nin ve Burrel’in köylerinden sonra, Dajti Dağları’nın eteklerinden sonra buraya geldiyseniz, fabrika dumanından ve pis kokudan nefes almakta bile güçlük çekersiniz. (ARNAVUTLUK)

 

 

Elbasan ilinin (Qarku i Elbasanit) merkezi olan Elbasan şehri, deniz seviyesinin 150 m yükseğinde kurulmuş bir yerleşim birimi. Trafik plaka remzi EL olan Elbasan, 126 bin 81 kişilik nüfûsuyla, Arnavutluk’un 3. büyük şehri durumunda. Şehrin içinden Shkumbin Nehri akıyor. (ARNAVUTLUK)

 

 

ELBASAN HÂTIRASI... Mehmet Kâmil Gelgör, Murat Kantarcı, İbrahim Sediyani, Fatih Sinan ve Halid Necdet Arslaner. (ARNAVUTLUK)

 

 

Via Egnetia’da Bir Gül Bekler Beni...

 

 

VİA MARİS’TE BİR GÜL BEKLER BENİ

 

Via Maris’te bir gül bekler beni.

Vuslatın limanında oturmuş, hasretin kıyısında bekler. Heyecan, içinde hiç ayrılmamacasına. Kapalı avuçları, kavuşurcasına.

Hakikat dedikleri, belki de söyleyemedikleridir insanın. Marifet dedikleri de belki çaresizliğidir asıl. Belki de çaresizliğinde gizlidir en büyük erdemi insanın. Yalnız sevginin olduğu yerde vardır çünkü.

Sadece idealleri olan insanların zaafları olduğuna göre, demek ki bizzat zaafın kendisidir insandaki en büyük güç.

* * *

Via Maris’te bir gül bekler beni.

Suyun kenarında oturmuş bekler. Öyle inanmış ki yolunu beklediği mavi geminin kıyıya yanaşacağına, benimle konuşur gibi konuşur bakıp bakıp hüzünlendiği suya. “Biliyorum” diyor, “Geleceksin, biliyorum.”

Fakat bilmez ki gülüm, bilmez ki sabah ezanı yankılanırken denizin ortasında parlayan ışıklar, bindiğimiz gemiye yol gösteren yıldızların ışığı değil.

Bilmez ki gemimizin etrafını saran bu hücumbotlar yunusbalığı değil.

Bilmez ki gülüm, bilmez ki sabah namazı vaktinde güverteye yapışan bu kızıl lekeler, üzerimize doğan güneşin seher vaktindeki ilk ışıkları değil.

Bilmez ki.

* * *

Via Maris’te bir gül bekler beni.

Kilitli dudakları deniz kırmızısı; gözkapakları ateş mavisi. Ve gözleri yere düşen sonbahar yaprağının kayıp yeşili.

“Biliyorum” diyor, “Geleceksin, biliyorum.” Bana vermek istediği ne varsa saklamış bir sandık gibi sımsıkı kapadığı avucunun içinde.

“Sana ülkemden ne getirmemi istersin?” diye sormuştum gemiye binmeden önce. Sadece sözcükler istedi benden, Ceylanpınar kelimeler.

“Söylemek istediğim cümlelerim var sana” dedi, “Cümleler kuracağım ikimiz için.”

“Bana sözcükler getir; sesli ve sessiz harfler.”

Bir sandık gibi sımsıkı kapadığı avucunun içinde sakladığı cümleler.

* * *

Via Maris’te bir gül bekler beni.

Duruşu kitap gibi; kokusu toprak. Hüzünlü bakışları Hacer gibi çaresiz.

Öyle inanmış ki yolunu beklediği mavi geminin kıyıya yanaşacağına, bir sandık gibi sımsıkı kapamış her iki avucunu da.

Sanırsın ki yeni yeşeren bir ağacın filizleri sarkacak parmaklarının arasından. Sanırsın ki yeni doğan bir ırmağın kaynağı akacak parmaklarının arasından. “Biliyorum” diyor, “Geleceksin, biliyorum.”

Fakat bilmez ki gülüm, bilmez ki denizin ortasında sabah ezanına karışan bu çığlıklar, vuslatın sevinç çığlıkları değil.

Bilmez ki helikopterlerden üzerimize yağdırılan bu kurşunlar, deniz bulutlarının gönderdiği yağmur taneleri değil.

Bilmez ki gülüm, bilmez ki güvertede beni tekmelediklerinde elimden yuvarlanıp denize düştü içine adını yazdığım yüzük.

Bilmez ki gülüm, gül sevdiğim, bilmez ki tutamaz ellerinden gemide kelepçelenen ellerim.

Bilmez ki.

* * *

Via Maris’te bir gül bekler beni.

Kilitli dudakları deniz kırmızısı; gözkapakları ateş mavisi. Ve gözleri yere düşen sonbahar yaprağının kayıp yeşili.

Öyle inanmış ki yolunu beklediği mavi geminin kıyıya yanaşacağına, bir sandık gibi sımsıkı kapamış her iki avucunu da.

Sanırsın ki yeni yeşeren bir ağacın filizleri sarkacak parmaklarının arasından. Sanırsın ki yeni doğan bir ırmağın kaynağı akacak parmaklarının arasından.

Girmeyin yolumuza ey kara bahtlı cellatlar. Kesmeyin yolumuzu ey nefretin askerleri.

Bırakın yoluna devam etsin bindiğim bu mavi gemi.

Via Maris’te bir gül bekler beni.

(İbrahim Sediyani / www.ceylanpinari.com)

  • Yorumlar 10
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim