Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri –1

11.12.2010 00:34

İbrahim Sediyani

 

Bazı yerler bize böylesine yakın olmasına rağmen neden bu kadar uzak? Bize böylesine uzak olan bazı yerler de neden bu kadar yakın?

“Uzaklık” ve “yakınlık”, sadece metreyle, kilometreyle mi ölçülür? Ya da soruyu şu şekilde soralım: “Uzak” ve “yakın” denildiğinde yalnızca fizikî bir mesafe mi kastedilir?

Aslında “evet” ama aslına bakarsanız “hayır”. Veya, aslına bakarsanız “evet” ama aslında “hayır”.

Sizinle ötekinin arasındaki mesafeyi ölçerken, şayet bunu, ötekinin “nerede” durduğuna bakarak yaparsanız, sorunun cevabı “evet”tir. Zira bu durumda fizikî bir mesafedir söz konusu edilen. Ancak bunu, ötekinin değil de, kendinizin “nerede” durduğunuza bakarak yaparsanız, sorunun cevabı “hayır”dır. Çünkü bu durumda söz konusu edilen, fizikî bir mesafe değildir.

Mesafe ölçümünde belirleyici olan, ötekinin değil, sizin nerede durduğunuzdur. Ötekiyle aranızda ne kadar mesafe olduğunu, sizin kimliğiniz, yaşam tarzınız, duygu ve düşünceleriniz, hayata bakışınızı belirler.

Uzak ve yakın olanı siz belirlersiniz.

Örneğin, sizden yüzlerce veya binlerce kilometre ötede yaşayan ve hiç tanımadığınız, öyle birinin yaşayıp yaşamadığından dahi haberdar olmadığınız bir insanla aynı duyguları taşıyor, aynı düşünceleri paylaşıyor, aynı şeyleri seviyor ve aynı şeylerden nefret ediyor, zamanınızı aynı şekilde geçiriyor, aynı şeylere gülüyor, aynı şeylere ağlıyorsunuz. Ama buna karşılık, yanıbaşınızdaki kapı komşunuz olan, iyi tanıdığınız, biribirinize ziyaretlerde bulunduğunuz bir insanla tamamen farklı duygular taşıyor, farklı düşünceleri paylaşıyorsunuz. Onun sevdiğinden siz nefret ediyorsunuz, sizin nefret ettiğinizi o seviyor. Sizin üzüldüğünüz bir olay onu sevindirebiliyor, onu sevindiren bir olay sizi üzüntüye boğabiliyor.

Yüzlerce, binlerce kilometre ötede yaşayan ve hiç tanımadığınız, yüzünü bile görmediğiniz bir insanla bu kadar “yakın” iken, yanıbaşınızdaki kapı komşunuza bu derece “uzak” olabiliyorsunuz.

Demek ki “uzak” ve “yakın” olanı siz belirliyorsunuz. Sizin “nerede” durduğunuzdur belirleyici olan.

Bunun gibi, sizden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan ama yapıp – ettiklerinden haberdar olduğunuz, konuştuğunuz veya yazıştığınız tanıdıklarınız, akrabalarınız mevcut iken, kendileriyle aynı şehirde yaşadığınız halde hiç tanımadığınız, tanışamadığınız insanlar da var olabiliyor.

Başka bir örnek vermek istiyorum: Yanıbaşınızdaki Suriye, Irak, İran gibi ülkeleri hiç tanımadığınız, o ülkelerde yaşanan gelişmeler hakkında hiçbir bilginiz ve fikriniz olmadığı halde, sizden çok çok uzaklarda bulunan Almanya, Fransa, ABD gibi ülkeleri nasıl oluyor da bu kadar iyi tanıyor, bu ülkelerde yaşanan gelişmeler hakkında her türlü bilginiz ve fikriniz olabiliyor? (Bu satırları okurken bir şeyi fark ettiniz mi? Suriye, Irak ve İran’dan bahsederken “o” zamirini, Almanya, Fransa ve ABD’den bahsederken “bu” zamirini kullandım, farkında olmadan. Yanıbaşımızdaki komşularımız olan ülkelerden bahsederken “o ülkeler”, bizden çok çok uzakta ve üstelik farklı kıt’âlarda bulunan ülkelerden bahsederken “bu ülkeler” diyoruz. Ne garip, değil mi? Demek ki “uzak” veya “yakın” denildiğinde, gerçekten de fizikî bir mesafe değildir sözkonusu olan.)

Aynı şekilde, sizlere “Şam, Tehran, Erivan veya Tiflis denilince aklınıza ne gelir?” diye sorulduğu zaman dakikalarca düşünüyor ve verecek cevap bulamıyorsunuz. Zira komşularımız olan ülkelerin bu başkentleri hakkında hiçbir bilginiz yok. Arabayla birkaç saatte ulaşabileceğiniz “mesafede” olmalarına rağmen, sanki dünyanın öbür ucundaymışlar gibi “uzaktırlar” sizlere. Ancak, meselâ “Paris denilince aklınıza ne gelir?” diye sorulsa, hiç düşünmeden tıkır tıkır sayarsınız: “Eyfel Kulesi, Şanzelize, Seine Nehri, Ressamlar Caddesi, Disneyland, ...”. Tıpkı “Brüksel denilince aklınıza ne gelir?” diye sorulduğu zaman “Avrupa Parlamentosu, Atomium, Mini – Europa, Çiş Yapan Çocuk Heykeli, Çiçek Halısı, ...” diye sıraladığınız gibi.

Yunanistan bizim komşumuz. Hatta Yunan halkı ile 400 yıl boyunca birlikte yaşadık, aynı ülkenin vatandaşları idik, aynı bayrak altında yaşadık. İyi veya kötü, mutlu veya mutsuz, ama yaşadık. Buna rağmen bırakın Yunanca dilini, Yunan Alfabesi’ndeki harfleri bile nasıl oluyor da hiç tanımıyoruz?

Bizden binlerce km ötedeki Almanya, İspanya, Arjantin, Brezilya gibi ülkeler niçin “sanki yanımızdaymış gibi” yakındırlar da, bizzat komşu olduğumuz, aramızda sınır bulunan Yunanistan, Bulgaristan, Gürcistan, Ermenistan, İran, Irak ve Suriye niçin bize sanki “çoook uzaktaymışlar” gibidirler?

İngilizce’yi, Almanca’yı, Fransızca’yı öğrenmek için bu kadar hevesliyiz de, Kürtçe’yi, Farsça’yı, Arapça’yı, Ermenîce’yi, Gürcüce’yi, Yunanca’yı veya Bulgarca’yı neden öğrenmek istemeyiz?

Örneğin Türkiye’de sıradan bir insanın bile İngilizce bilmemesi ayıplanır ve bir eksiklik olarak görülürken, akademik kariyeri olan bir insanın bile bırakın Yunanca’yı, Arapça’yı veya Ermenîce’yi, Yunan, Arap ve Ermenî alfabelerindeki harfleri dahi tanımaması nasıl olur da gayet normal bir durum olarak karşılanabiliyor? Bir insanın, binlerce km ötedeki bir ülkede yaşayan bir halkın konuştuğu dili bilmemesi mi daha büyük bir cehâlettir, yoksa kendi komşusu olan ülkede kullanılan alfabedeki harfleri dahi tanımaması mı? Hangisi daha büyük cehâlettir sizce?

Şimdi siz sevgili okuyucularımıza bir soru sormak istiyorum. Hangi yaşta olursanız olun, ister 20 ister 60 yaşında olun, hangi sosyal sınıftan ve Türkiye’nin hangi bölgesinden olursanız olun, hepinize birden sormak istiyorum bu soruyu: Sizler, 7 tane komşusu olan Türkiye’de yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı insanlar olarak, yaşadığınız ülkenin, Türkiye’nin hiçbir komşusuyla, evet, bir tane bile komşu ülkeyle arasında “alfabe birliği” dahi bulunmadığını, bilmiyorum, bu yaşınıza kadar hiç fark ettiniz mi?

Bakın, Türkiye’de 1 Kasım 1928’de, yani yeni rejimin kuruluşundan beş yıl sonra “Harf Devrimi” yapıldı ve o tarihten beri Latin Alfabesi’ni kullanıyoruz. Fakat bizim 7 komşumuz var ve bunların hiçbirinde Latin Alfabesi kullanılmıyor. Yunanistan’da Yunan Alfabesi, Bulgaristan’da Kiril Alfabesi, Suriye, Irak ve İran’da Arap Alfabesi, Ermenistan’da Ermenî Alfabesi, Gürcistan’da ise Kart Alfabesi kullanılır. Türkiye’nin bir tane bile komşusuyla arasında “yazı birliği” yoktur.

Bu ne demektir, biliyor musunuz? Sizler, hangi yaşta ve hangi sosyal sınıftan olursanız olun, eğitim durumunuz ve kariyeriniz ne olursa olsun, sizler Türkiye’de yaşayan insanlar olarak, yaşadığınız ülke topraklarını hangi tarafından terk ederseniz edin, hangi komşu ülkeye giderseniz gidin, ister yaya, bisikletle, arabayla veya atla, eşekle, uçakla, neyle giderseniz gidin, komşu ülke topraklarına ayak bastığınız andan itibaren “ümmî”, yani “analfabet”, yani “okuma – yazması olmayan cahil” konumuna düşüyorsunuz. Sizler bir komşu ülkeye gittiğiniz zaman, bırakın dil bilip derdini anlatmayı, oradaki trafik işaretlerini, tabelalarını dahi okuyamıyorsunuz; gittiğiniz yerin dilini bilmekten vazgeçtim, oranın yazılarını dahi okuyamıyorsunuz. Hangi komşunuza giderseniz gidin, gittiğiniz komşunun topraklarına ayak basar basmaz “kara cahil, sıfır cahil” pozisyonuna düşüyorsunuz. Çünkü 7 tane komşunuzun hiçbiriyle aynı alfabeyi kullanmıyorsunuz; bir tanesiyle bile aranızda “yazı birliği” yok!

Dünyada böylesi trajik bir duruma düşürülmüş başka bir ülke, başka bir millet var mıdır acaba şu güzelim gezegende? Sanmıyorum... Bu trajik durumun traji – komik tarafı ise, sizi bu pozisyona sokan egemen zihniyetin, bu icraatıyla övünmesi ve komşu ülkelere küçümseyerek bakması, suçu onların üzerine atmasıdır. Halbuki, alfabe değiştiren onlar değil; onlar, halihazırda kullandıkları yazılarını yüzlerce, hatta binlerce yıldır kullanıyorlar.

Böyle bir ülkenin, sürekli uzaklardaki devletlerle dostluklar ve ittifaklar kurması ve fakat öte yandan, kendi öz komşularıyla sürekli kavgalı olmasından, hep sorunlu olmasından, bütün komşularını düşman gibi görmesinden daha doğal ne olabilir?

Sohbetimizin başında sorduğumuz soruya tekrar dönelim: “Uzaklık” ve “yakınlık”, sadece metreyle, kilometreyle mi ölçülür? “Uzak” ve “yakın” denildiğinde yalnızca fizikî bir mesafe mi kastedilir?

Dedik ki, sizinle ötekinin arasındaki mesafeyi ölçerken, şayet bunu, ötekinin “nerede” durduğuna bakarak yaparsanız, sorunun cevabı “evet”tir. Zira bu durumda fizikî bir mesafedir söz konusu edilen. Ancak bunu, ötekinin değil de, kendinizin “nerede” durduğunuza bakarak yaparsanız, sorunun cevabı “hayır”dır. Çünkü bu durumda söz konusu edilen, fizikî bir mesafe değildir.

Evinizde ailenizle, akraba veya arkadaşlarınızla “İsim – Şehir” oyunu oynarken bile bunu gözlemleyebilirsiniz. Meselâ “ülke” bölümünde, A harfiyle başlayan bir ülke adı düşünürken, aklımıza hemen Almanya, Avusturya, Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler gelir. Neden ilk olarak Azerbaycan, Arnavutluk gibi ülkeler gelmez? Aynı şekilde B harfiyle başlayan bir ülke adı düşünürken, aklımıza hemen Belçika, Brezilya, Büyük Britanya gibi ülkeler gelir. Neden ilk olarak Bosna – Hersek, Bulgaristan, Bahreyn veya Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler gelmez?

Günlük gazetelerde bulmaca çözerken de benzer bir durumla karşılaştığınızı hiç fark ettiniz mi, bilmiyorum. Meselâ, cevabı “Roma” olan bir soru “İtalya’nın başkenti”, cevabı “Amsterdam” olan bir soru “Hollanda’nın başkenti”, cevabı “Lizbon” olan bir soru “Portekiz’in başkenti”, cevabı “Oslo” olan bir soru da “Norveç’in başkenti” diye sorulur. Ancak, cevabı “Amman” veya “İslâmâbâd” ya da “Bişkek” veyahut “Bangkok” olan bir soru “Asya’da bir başkent” şeklinde sorulur. Bunun gibi, cevabı “Kahire” veya “Dakar” ya da “Nairobi” veyahut “Mogadişu” olan bir soru da “Afrika’da bir başkent” şeklinde sorulur. Peki, Avrupa’daki başkentler bizim için sanki ülkemizin şehirleriymiş gibi ayırt edici özellikleriyle bilinen, bu şekilde sorulan şehirler iken, Asya veya Afrika’daki başkentler neden bizler için sadece “Asya’da bir başkent”, “Afrika’da bir başkent” durumundadırlar. Bir adım ötesi neden yok?

Türkiye’de yaşayan sıradan bir insan bile, taa okyanuslar ötesindeki Amerika Birleşik Devletleri’nin minimum sekiz – dokuz tane eyaletinin ismini ezbere sayabilirken, akademik ünvanı olan bir insan bile hemen yanıbaşındaki Rusya Federasyonu’nun üç – dört tane özerk bölgesinin ismini nasıl olur da sayamaz? Kaldı ki, Rusya’daki bu özerk cumhuriyetlerde yaşayanların önemli bir kısmı Türkî topluluklardırlar; yani akrabadırlar, soydaştırlar.

Aynı şekilde, örneğin televizyon başında haber bültenlerini izlediğimizi farzedelim. Haberleri sunan kişi, “Şimdi Brüksel’deki muhabirimize bağlanıyoruz” dediğinde, Brüksel’deki o muhabir niçin o anda bize içgüdüsel olarak sanki çok yakın bir yerdeymiş gibi gelir? Buna karşın, haberleri sunan kişi, “Şimdi Beyrut’taki muhabirimize bağlanıyoruz” dediğinde, o anda, niçin Beyrut’taki o muhabirin sanki bize çoook uzak bir yerdeymiş hissine kapılırız? Neden, neden, neden?! Brüksel mi Türkiye’ye daha yakındır, yoksa Beyrut mu? Hatta bırakın Beyrut’u, yurtdışına bile çıkmaya gerek yok, İstanbul ve Ankara’da yaşayan pekçok insan için, Elâzığ, Diyarbakır veya Mardin bile Brüksel’den daha uzak bir şehir değil midir?

Ulusal TV kanallarında “Hava Durumu” izlerken mutlaka fark etmişsinizdir. “Dış merkezlerde hava durumu” anlatılırken neden önce Avrupa kıt’âsından başlanılır? “Yurtta hava durumu” bölge bölge ve il il anlatılırken, neden hep Marmara Bölgesi’nden başlanılır ve en son Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki iller anlatılır? Diyelim ki öyle yapmasalar, Güneydoğu’dan başlasalar ve en son Marmara Bölgesi’ni işleseler, garip mi olur? Tersinden mi yapmış olurlar?

Günümüzde yalnızca ülkeler ve topraklar işgal edilmiyor. Duygu ve düşünceler, beyinler ve kalpler de işgal ediliyor.

Buna izin vermeyelim. Yozlaştırılmaya, yobazlaştırılmaya karşı çıkalım. Bilinçli, kültürlü ve uyanık olalım. Aydın insanlar olmak olsun derdimiz.

Yakınımızda olanlar, ne yazık ki bizden uzaklaştırılmış. Yanıbaşımızda olanlar, sanki çok uzağımızdaymış gibi.

Atmamız gereken iki adım var:

Birincisi, yakınımızda olanların bizden uzak yapılmasına izin vermemek.

İkincisi, uzakları kendimize yakın etmek.

* * *

2009’da “asker”, 2010’da da “esir” olunca, 2011’e kadar başıma önemli bir iş gelmez diye düşünmüştüm. Yani en azından 2011 yılına kadar kendimi emniyette ve güvende hissediyordum.

Fakat öyle olmadı. Evdeki hesap çarşıya uymadı; çarşıda aldığım taze biber ve domatesleri bozulmasınlar diye buzluğa koymak zorunda kaldım. Çünkü yeni bir yolculuk, yeni bir gezi, yeni bir macera kapımı çalmıştı.

Almanya’daki bir insanî yardım kuruluşu adına “gönüllü olarak” Balkan coğrafyasına gidecektim. Kurban Bayramı’nda Balkan ülkesi Arnavutluk’ta kurban dağıtımı yapacaktım.

Müthiş bir şeydi bu!.. Sadece Balkanlar değil, dünyalar benim olmuştu. Gerçi, böyle bir âmeli ben daha önce, 2006 Kurban Bayramı’nda Pakistan’ın Keşmir bölgesinde yapmıştım ancak, onu şahıs olarak, bireysel inisiyatifimle gerçekleştirmiştim. Şimdi ise, aynı şeyi Arnavutluk’ta, fakat bir kurum adına yerine getirecektim.

Beni oraya gönderen, Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinin Köln şehrinde bulunan ve kısa adı WEFA olan “Weltweiter Einsatz für Arme” adlı insanî yardım kuruluşu. Kurumun Almanca olan ismini “Fakirler İçin Dünya Çapında Girişim” şeklinde tercüme edebiliriz. Dünyanın pekçok ülkesinde muhtaç durumdaki insanlara insanî yardım ulaştıran ve özellikle kurban bayramlarında bunu kurban eti kesimi ve dağıtımı şeklinde ifâ eden bir kuruluş olarak WEFA, bu yılki Kurban Bayramı’nda, Arnavutluk’a beni gönderiyordu.

Arnavutluk’ta beni misafir edecek olan ve Almanya’daki WEFA ile partner olan insanî yardım kuruluşu ise, Arnavutluk’un başkenti Tiran’da bulunan ve kısa adı ALSAR olan “Alternativa e së Ardhmes” isimli kuruluş. Kurumun Arnavutça olan ismini “Geleceğin Alternativi” şeklinde tercüme edebiliriz.

Kurban Bayramı vesilesiyle beni 4 günlük bir gezi bekliyordu ve bu gezi, 3 ülkeyi kapsıyordu: 3 gün Arnavutluk, 1 gün Makedonya ve sadece 1, 5 saat Slovenya. Günlerimiz Arnavutluk ve Makedonya topraklarında geçecek; Slovenya, uçak biletim Frankfurt – Ljubljana – Tiran gidiş ve Tiran – Ljubljana – Frankfurt dönüş şeklinde olduğu için, Slovenya sadece bir geçiş güzergâhı; bu ülkenin sadece ve o da yalnız havaalanında geçen toplam 1, 5 saatlik bir aktarma vakti var. Bunun sebebi de, uçak biletimin Slovenya şirketi olan ve bu coğrafyanın denizinden ismini alan “Adria Airlines” (Adriyatik Havayolları) şirketinden alınmış olması.

Yıllardır kaleme aldığımız gezi yazılarını yakından takip eden sevgili okuyucularımız için, bir hususu özellikle belirtmeden geçemeyeceğim: Bu dizi yazımızda sizlerle birlikte gezeceğimiz Arnavutluk ve Makedonya ülkelerini ben kendim seçtim. Elbette ki bu insanî yardım kuruluşları dünyanın dört bir köşesinde kurban kesiyorlar ve her tarafa da böyle “gönüllüler” gönderiyorlar. Fakat kimin nereye gideceğini bu kuruluşlar belirliyor, gidecek olan gönüllüler değil. Fakat böyle olduğu halde, benimkinde ülkeyi ben kendim seçtim.

Gideceğim ülkenin hangisi olacağına, hangi ülkeye gideceğime benim kendim karar vermemin, WEFA’nın bunu benim kendi tercihime bırakmasının elbette ki önemli bir sebebi vardı: Çünkü ben, dünyanın dört bir yanına gönderilen diğer gönüllülerin yaptıklarını yapmakla kalmayacak, aynı zamanda bu geziyi yazacak, izlenimlerimi kaleme alacaktım. Yani sırf sizin şu anda okumakta olduğunuz bu gezi yazıları yazılacak diye, bu yazılar da ben şehîd olup Hakk’ın râhmetine kavuştuktan sonra kitaplaştırılacağı için, gideceğim ülkenin tercihi bana bırakılıyor. Zira madem ki kaleme alacağım, gideceğim ülkenin, ilgimi çeken, gitmek istediğim, severek yazacağım bir ülke olması gerekiyor.

Neden Arnavutluk’u seçtiğime gelince... Bunun, emin olun, en önemli sebebi, sohbetimizin başında “uzaklık” ve “yakınlık” konusunda yaptığımız teatidir.

Hem, Arnavutluk ve Makedonya, gerçekten de merak etmememiz gereken, gidip görmeye, tanımaya ve bilmeye gerek olmayan ülkeler midirler? Eğer böyle düşünüyorsak, kendi özümüzden çok ama çok kopmuş ve uzaklaşmışız demektir. Arnavutluk ve Makedonya ki, Hristiyan Avrupa kıt’âsının iki Müslüman ülkesidirler. Hele Arnavutluk ki, tüm Avrupa kıt’âsında, nüfûsunun dörtte üçünden fazlasının Müslüman olduğu tek ülkedir. Arnavutluk’un bu sıfatını birkaç yıl önce bağımsızlığını kazanan Kosova da paylaşmaya başladı ama, dikkatinizi çekerim, Kosova da Arnavut. Üstelik, bu iki coğrafyayla biz yüzyıllar boyunca birlikte yaşadık; aramızda ortak bir tarih ve geçmiş var. Orada bizim bağları kopardığımız, yetim bıraktığımız, boynubükük bıraktığımız kardeşlerimiz var. Öz kardeşlerimiz hem de.

Bir Müslüman olarak, hele hele “kalem” gibi dünyanın en ağır eşyasını eline almış bir insan olarak, yanıbaşımızda duran ve ortak bir tarihe de sahip olduğumuz Müslüman coğrafyaları görmemiş, tanımamış olmam, bu topraklar ve burada yaşayan Müslümanlar hakkında böylesine cahil olmam, bana çok ama çok dokunan bir eksiklik. Bu topraklar ve halklar konusunda bu kadar cahil kalmayı kendime yediremezdim. İşte bu yüzden burayı seçtim.

Bu toprakları seçmekle ve bu geziyi yapmakla, ne kadar müsbet bir tercihte bulunduğumuzu geziyi takip ederken yakından müşahade edeceksiniz. Arnavutluk, sadece Arnavut ciğeri yerken aklımıza gelmesi gereken bir ülke olmamalıdır. Makedonya da, sadece Yunanistan’la arasındaki problemlerin konu edindiği haberlerini okurken hatırladığımız bir ülke olmamalıdır. Ya da, sadece spor kulüplerimiz bu ülkenin takımlarıyla maç yaptıkları zaman...

Elbette ki, ilk defa yaptığımız bu işbirliğinde, fazla da bir vaktimiz olmadığı için, aralarında tercih yaptığım ülkelerin sayısı pek fazla da değildi. Çünkü geç oluşan bir fikir olarak pratiğe aktarıldı ve gidilen pekçok ülke için kontenjanlar dolmuştu. Ancak Allâh ömür verirse, öyle görünüyor ki, bir sonraki yılın Kurban Bayramı’nda, sanırım onlarca ülke arasından tercih yapacağım ve inşallâh dünyanın istediğim köşesine gideceğim. Bu da büyük bir ihtimalle, dünyanın çok uzak ve gidilmesi en zor, oradaki yaşamın da en meçhul olduğu coğrafyalardan biri olur. Dolayısıyla, gelecek yılki Kurban Bayramı’nda, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan Zulular’ı karşıma alıp, yazdığım şiirleri mi onlara okurum, yoksa Grönland’daki buzların üzerinde bağdaş kurup oradaki Eskimolar’a Kürtçe mi öğretirim, onu Allâh bilir.

* * *

15 – 19 Kasım 2010 tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz 4 günlük Balkan gezisini anlatan “Balkanlar’ın En Kilitli Kapısından İçeri” adlı bu yeni seyahat dosyamızda, sizlere Arnavutluk ve Makedonya topraklarını gezdireceğiz. Yanıbaşınızda oldukları ve sizlerle aynı ortak geçmişe sahip oldukları halde, sizden kopartılan, uzaklaştırılan o coğrafyaların, o güzelim toprakların kokusunu sunacağız sizlere. Öz kardeşleriniz oldukları halde biribirinize yabancılaştırıldığınız, biribirinizi artık hiç tanımadığınız ve anlamadığınız o güzel insanları evlerinizin içine kadar getirmek arzusundayız.

Arnavutluk’ta yaşayan kardeşleriniz, Dajti Dağları’nın eteklerinde sizler için topladıkları çiçeklerle, Makedonya’da yaşayan kardeşleriniz de Ohri Gölü kıyısında sizler için topladıkları çiçeklerle, evlerinize misafir olmak istiyorlar.

Misafirlere kapınız açık mı?

sediyani@gmail.com

 

BAYRAKLAR:

 

Republika Slovenija / Slovenya Cumhuriyeti

 

Republika e Shqipërisë / Arnavutluk Cumhuriyeti

 

Република Македонија / Makedonya Cumhuriyeti

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim