‘Bal tutan parmağını yalar’ ülkesi

28.09.2008 16:43

Ayşe Hür

‘Selam verdim rüşvet değil diye almadı’, ‘devletin malı deniz yemeyen domuz’, ‘domuzdan bir kıl koparmak kardır’, ‘ye kürküm ye’, ‘su akarken küpünü dolduracaksın’, ‘bal tutan parmağını yalar’, ‘benim memurum işini bilir’ gibi özdeyişlerle büyümüş kuşaklarız. Sadece 1980 sonrasında olanları hatırlayalım: Yüce Divan’da ve mahkemede rüşvet ve görevi kötüye kullanmaktan mahkum olan bakanlar, ‘Lockheed Skandalı’, ‘Karayolları Yolsuzluğu’, ‘İLKSAN Yolsuzluğu’, Türkbank, İstanbul Bankası ve Hisarbank yolsuzlukları ve sayısız ‘hayali ihracat’...İş adamı Selim Edes'in, Turgut Özal'ın prenslerinden Emlak Bankası Genel Müdürü Engin Civan'a bankayla ilgili bir arazi alışverişi dolayısıyla verdiği 3.5 milyon Dolar rüşveti geri istediğinde Engin Civan’ın kendisine “makbuzun falan var mı, muhasebeciyi çağıralım” demesi üzerine tarihe geçen “rüşvetin belgesi mi olur p.....k!” cevabı ile sembolize olan süreç 2001’de kokuşmuş sistem tarafından tam 65 milyar dolarımızı hortumlandığının ortaya çıkmasıyla sonlanmıştı.

AKP’NİN DOSYASI . 2002’den beri güya rüşvet ve yolsuzlukla mücadele konusunda iddialı olan bir parti tarafından yönetiliyoruz. Ama, Cumhurbaşkanı Gül’ün dokunulmazlık sayesinde yargılanamadığı ama Necmettin Erbakan’ın mahkûm olduğu ‘Kayıp Trilyon Davası’, Tapu ve Kadastro Genel Müdürü Mehmet Zeki Atlı’nın ve Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Nafiz Özak’ın tapu sicil müdürlüklerindeki rüşvet iddiaları üzerine ‘vatandaşın ev alırken mutlu olup da memura verdiği 15-20 milyon liranın rüşvet değil bahşiş olduğunu’ söylemeleri, ‘Ofer’, ‘Ali Dibo’, ‘Çalık’ muammaları, belediyelerdeki imar yolsuzlukları, AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin 1 milyon dolarlık ‘iş takibi’, Almanya’daki Deniz Feneri yolsuzluğuna AKP’nin tepkisi hayal kırıklığı yaratıyor. Yolsuzlukla demokrasi ters orantılıdır diyenler haklı görünüyor. Televizyonda AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat ile CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu’nun pek ‘medeni’ tartışmasını izlerken, arka plandaki sayısız ‘medeniyetsizlikleri’ düşünürken buldum kendimi ve aşağıdaki yazıyı yazdım. (Sayfayı bağladıktan sonra, gazetelerde Ankara’nın Çankaya İlçesi’nin CHP’li Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz’a ait olduğu iddia edilen bir telefon dinlemesinin utanç verici dökümleri boy gösterdi. Bakalım arkası nasıl gelecek?)

KADİM SUÇLARDAN . Halen İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan bir Sümer tableti rüşvetin ilk belgesi sayılabilir. Sümerolog Veysel Donbaz’ın çözdüğü “Sümer okul günleri” adlı tablette okulun başarısız bir öğrencisinin ailesinin öğretmeni evlerine davet edip yedirip içirmesi v türlü hediyeler vermesi anlatılıyor. Tabletin devamında, bu ağırlamanın sonucunu okuyoruz: Başarısız çocuk birden sınıfın en başarılı öğrencisi olmakla kalmıyor, ardından sınıf başkanı bile seçiliyor.

2.300 yıl öncesine ait bir Çin metninde, yolsuzluğun 40 yolu sayılmış. Belgeye göre, rüşveti önlemek için memurlara verilen ‘yang-lien’ adlı ek ödeme yapılıyormuş, ama sonucun ne olduğu yazılı değil belgede.

 “Nasıl dilin ucundaki balı veya zehri tatmamak mümkün değilse, devlete hizmet edenlerin de kralın hâsılatının en azından küçük bir parçasını yiyip bitirmemesi mümkün değildir. Nasıl sudaki bir balığın su içip içmediğini tespit edemezsek, devlete hizmet edenlerin de kendileri için para alıp almadıklarını tespit edemeyiz.” Bu satırlar da Hint hukukunun temel kaynaklarından sayılan MÖ 400’lü yıllarda yazılmış Arthasastra’dan alınma.

Eski Yunan’da yaşamış ünlü filozof Platon “devlet memurları hiçbir hediye almadan hizmet etmelidirler. Buna uymayanlar yargı kararlarıyla cezalandırıldığında cenaze merasimi yapılmadan gömülmelidirler” derken, herhalde yolsuzluğun ne boyutlara ulaşabileceğini tahmin etmemiş.

 ‘İHTİYAÇ İPİ’ . Rüşvet kelimesinin kökeni, Arapça kuş yavrusunun, kendisini beslemeye gelen annesine boynunu uzatması anlamına gelen reşâ fiili. Aynı kökten gelen rişâ ise, kuyudan su çıkarmaya yarayan kovanın ipi demek. Rüşvet vermenin kuyuya kova sarkıtmaya benzetilmesine bakılırsa, rüşvet ‘ihtiyaç ipi’ anlamına geliyor.

İslam hukukunun ilk ve temel kaynağı olan Kur’an’da rüşvet konusunda kesin hükümler yoktur. Sadece, Bakara Suresi’nin 188. ayetinde “Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarının bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere vermeyin” der. Bu ifade bazı çevirilere ‘Hâkimlere rüşvet vermeyin’ şeklinde geçmiştir ki bu yanıltıcıdır. Eksikliği fark eden fıkıh uzmanları çareyi Hazreti Muhammed’in rüşvet ile ilgili hadislerine dikkat çekmekte bulurlar ki, bunların en ünlüsü “rüşvet verene de, alana da, ikisi arasında vasıta olanlara da Allah lanet eylesin” ve “rüşvetten gelişen her cesede en layık şey ateştir” hadisleridir. Ancak ne söz konusu ayette, ne de hadislerde rüşvetin cezası belirtilmemiştir.

Bazı fıkıh uzmanları, rüşvet failine malî ceza verilebileceğini savunurlar. Bazılarına göre görevden uzaklaştırma cezası verilmelidir. Bazıları uzaklaştırılmayı gerektiren bir suç işleyen memura, ayrıca kırk sopa vurulmasını, bazıları kırbaç veya sürgün cezası verilebileceğini ileri sürerler. Ama ortada kesin bir ceza olmadığı için, rüşvet devam eder gider.

HEDİYE MÜBAHTIR . Rüşvetin can yoldaşı ‘hediye’ ise, Arapça’da toplamak, bir araya getirmek, birbirine katmak, biriktirmek anlamlarına gelir. İslam dinine göre hediye almak ve vermek teşvik edilen ve hoş karşılanan bir şeydir. Peygamberin “Hediyeleşin ki birbirinizi daha çok sevin” “Hediyeleşin çünkü hediye göğüsteki kini giderir” gibi hadisleri buna dayanak gösterilir.

Peygamberin bu hadislerine rağmen Hazreti Ömer, halifeliği esnasında hediye kabul etmemiş, kabul etmek zorunda kaldığında ise onu devlet hazinesine vermiştir. Kendisine bu konuda sorulan soruyu ise “ O (verilen şey), Allah Resulü için hediyedir, bizim için ise rüşvettir. Çünkü insanlar, Allah Resulünün nübüvvet makamına hürmeten hediye verirlerdi; bize ise ancak işgal ettiğimiz makamdan dolayı hediye vermektedirler” diye cevaplamıştır. Bugün Maliki ve Şafii hukukçulara göre, devlet yöneticileri eğer hediye alırsa emrinde çalışanlar da ona uyarak hediye almaya başlarlar ki, bu rüşvet kapısının aralanması anlamına gelir. Bu yoruma rağmen, Hanefi hukukçuların çoğu, hediyenin değerinde veya miktarındaki bu artışın, kişinin malındaki veya kazancındaki artışla paralellik göstermesi halinde verilen hediyeyi hukuka uygun görürler ve Hazreti Ömer’in kemiklerini sızlatırlar!

ÇANDARLI’YLA BİSMİLLAH . Gelelim İslam hukukunun nasıl uygulandığına. Neşrî Tarihi’nde, Osmanlı Devleti’nin ikinci sultanı Orhan Bey zamanında (1326-1360) askeri teşkilatın ilk adımı sayılan ‘yaya’ (piyade) sınıfı kurulurken “Padişah hizmetinde olalum deyü çok kişiler kadıya rüşvetler virüb yalvardılar. Beni yaz didiler...” denir. Sözü edilen kadı, Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil Paşa’dır.

Lütfi Paşa, Asafname adlı eserinde Yıldırım (I) Bayezid (1389-1402) döneminde rüşvetin adalet teşkilatına kadar girdiğini anlatır. Özellikle kadılar rüşvet almakta işi öyle ileri götürmüşlerdir ki, devlet katında tedbirler almak lazım gelmiştir.

Kanuni Sultan (I) Süleyman devrinin (1512-1566) son yıllarında rüşvet artık devletin bütün mekanizmalarına hâkim olmuştur. Tarihçi Abdurrahman Şeref Efendi, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa’nın bir sefer dönüşü Kanuni’ye ‘omuzlarına değerli kumaşlar yüklenmiş 2 bin esir, omuzlarına birer kese akçe asılmış 200 esir, ellerindeki gümüş tepsilerde altın keseleri taşıyan 100 esir, ellerindeki altın tepsiler içinde inci ve mercan tespihler, gerdanlıklar, altın kadehler ve sair nefis eşya bulunan 200 esir’ hediye ettiğini anlatır.

 ‘İKBAL BİTİ’ RÜSTEM PAŞA . Kanuni’nin damadı Rüstem Paşa, ‘Kehle-i ikbal’ (İkbal Biti) lakabı ile anılırdı ki, bu lakap ‘ballı adamın üzerinde bit çıksa işe yarar’ anlamına gelen bir beyitten ilham alınarak türetilmişti. Söz konusu beyit ise, Rüstem Paşa’yı çekemeyenlerin kendisi için ‘cüzamlı’ dedikodularını çıkardığı bir dönemde paşanın üzerinde bit çıkması üzerine kaleme alınmıştı. İnanışa göre cüzamlının üzerinde bit çıkmazdı. Bit olduğuna göre, ya paşa cüzamlı değildi, ya da dedikodulardan bir bit sayesinde kurtulacak kadar ‘ballı’ idi!

Tarihçi Peçevi’nin tarihçi Ali’den aktardığına göre III. Murat (1574-1595) rüşvet alan ilk padişahtır. III. Murat’ın vezirlerinden Şemsi Paşa, ataları Kızıl Ahmetli ailesinin öcünü almak için bir bahane bulup, padişaha 40 bin altın rüşvet verdiği gibi, bu tarihten sonra padişaha verilen dilekçeleri yüklü rüşvetler karşılığında almaya ve aldığı rüşvetlerin bir bölümünü de padişaha vermeye, böylece bir komisyoncu gibi çalışmaya başlamıştı.

1620’de II. Osman’a sunulan yazarı bilinmeyen Kitab-ı Müstetab, 1631’de I. İbrahim’e sunulan Koçi Bey Risalesi ve Katip Çelebi’nin 1652/1653’te sunduğu’Bozuklukların Düzeltilmesinde Tutulacak Yollar’ risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın 1714-1717 arasında yazdığı tahmin edilen "Nesâyih ül-vüzerâ v’el-ümerâ veya Kitab-ı Güldeste" (Devlet Adamlarına Öğütler) bakılırsa, ekonomik ve sosyal gerilemeye bağlı olarak 17. yüzyıldan itibaren rüşvet iyice kurumsallaşmıştı. Hatta rüşvet listesinin başına padişah, arkasına sadrazamın adı yazılır olmuştu.

VALLAHİ DE BİLLAHİ DE . 1839 tarihli Tanzimat Fermanı uyarınca 1840 yılında Ceza Kanunnamesi yürürlüğe girdi. Bu kanunnamenin beşinci faslında rüşvet suçu geniş şekilde düzenlenmişti. 1849 yılında bütün memurlara rüşvet almayacaklarına ilişkin yemin etme usulü getirildi. İstanbul’da başta padişah olmak üzere bütün yüksek memurlar Kuran’a el basarak yemin ettiler. Taşrada görevli memurlar da bu yemini halkın gözü önünde yaptılar. 1855 yılında yürürlüğe giren 30 maddelik bir nizamname ile sırasıyla rüşvet, devlet malını çalmak, rüşvet sayılan ve sayılmayan hediyeler ve bunları alma kuralları düzenlendi. 1858’de Fransız Ceza Kanunu’ndan yararlanılarak eski ceza kanunun ilgili maddelerinde bazı düzeltmeler yapılarak rüşvet suçu ağırlaştırıldı, ama rüşveti önlemek mümkün olmadı.

Gazeteci Ali Suavi, 1875 yılında, Simav’da Nahiye Müdürü’nün odasında kimsesiz ve yoksul bir köylü kadının ninesinden kalmış 20 kuruş değerindeki toprak tencere, keser sapı gibi bir takım eşyanın bir köylüsü tarafından el konulduğundan şikayet etmesi üzerine, Nahiye Müdürü’nün kendisinden ‘şikayetleri yazma parası’ adıyla istediği 60 kuruşu temin etmek için, Nahiye Müdürü tarafından oğlunu esnaftan birine yıllığı kırk kuruşa besleme olarak vermesini ve peşin ödenen 20 kuruşu Nahiye Müdürü’ne getirmesini nefretle anlatmıştır.

 ‘ERMENİ FIRTINASI’ . Birinci Dünya Savaşı sırasındaki yolsuzlukları, Beyoğlu’nun balozlarında, müzikhollerinde ve restoranlarında su gibi para harcayan savaş zenginlerini hızlıca geçelim. Osmanlı Devleti rüşvetle başa çıkamadan yerini Cumhuriyet’e bıraktığı için rüşvet suçu daha hafif olmak kaydıyla yeni döneme de aktarılmıştı. İlk rüşvet olayının gazetelere yansıması için çok beklemek gerekmedi. 1924 yılı Nisan ayından patlak veren ve basının ‘Ermeni Fırtınası’ adını taktığı olayın esasını İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün verdiği emirle üç Ermeni ile daha önce ‘vatan haini’ ilan edilerek sınır dışı edilen bir Rum’un rüşvet vererek Türkiye’ye dönmeyi ve mallarını ‘emval-i metruke’ (terkedilmiş mal) sayılmaktan kurtarması oluşturuyordu.

Hükümet rüşvet iddialarına cevap vermek yerine konuyu hükümete güven meselesi yaptı. Güven oylamasında hükümete 80 milletvekili güvenoyu, 20 kişi güvensizlik oyu verdi. Geri kalanı da rey vermemek için savuşmuştu. Ancak gazetelerin ısrarı üzerine tahkikat açılmasına mecbur olundu. Soruşturma sürerken İç İşleri Bakanı Ferit (Tek) Bey eski Şer’iye Vekili (Adalet Bakanı) Mustafa Fevzi Efendi’nin ricası üzerine, söz konusu izni verdiğini açıkladı.

Ferit Bey’in, daha Damat Ferit Paşa Hükümeti’nde Nafıa Nazırı (Bayındırlık Bakanı) iken Milli Mücadele aleyhine çektiği bir telgraf gazetelere sızdırılması üzerine Ferit Bey istifa etmek zorunda kaldı. Yerine Recep (Peker) Bey İçişleri Bakanı oldu. Sonuçta olaylara karıştığı iddia edilen 11 küçük memur azledildi. Yolsuzluklarda rolü olan milletvekilleri ve diğer nüfuzlu kişiler ise heyetin yetkisi dışında sayılmış, bunlar hakkında Ankara’ya gizli bir dosya gönderilmişti. Basının baskısı üzerine bu gizli rapor, 23 Temmuz 1924 tarihli gazetelerde yayınlandı. Raporda, söz konusu kişilerden Sebuhyan’ın kendisinden istenen 200 bin lira rüşveti vermediği için olay patlak verdiği anlatılıyordu. Ama olay hükümetten kurban verilmeden apar topar kapatıldı. (Ayrıntılı bilgi: Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, Pera Yayıncılık ve Turizm A.Ş. c. II, s. 932-952)

 ‘HAVUZ-YAVUZ OLAYI’ . Ardından Birinci Dünya Savaşı’nın baş kahramanlarından Yavuz zırhlısının onarımı için inşa edilen havuzla ilgili skandal patlak verdi. Mayıs 1924’ten Ağustos 1927’ye kadar uzayan havuz inşaatı sırasında yaşanan yolsuzluklar, bu da yetmezmiş gibi Yavuz’un havuza indirilirken kırılması üzerine Yavuz’un tamiri bir başka şirkete verilmiş, bu şirkette de İhsan Bey’in 20 yıllık arkadaşı Hakkı Bey’in ortaklığının olduğu ortaya çıkmıştı. Dahası, tamir bir türlü başlayamamıştı, çünkü sigorta şirketleri bir önceki havuz kırılması olayından dolayı sigorta birimlerini beş kat arttırmışlardı ve bunu Bakanlığın ödemesini istiyorlardı.

Olaylar bir hükümet değişikliğine rastlamıştı. Bakanlar Kurulu 1 Kasım 1927’de istifa edecekti. İsmet İnönü Bahriye Nazırlığı’nın kaldırılacağını söylemişti. Bu haberler ortada iken İhsan Bey 30 Ekim’de apar topar yeni bir anlaşma yaptı. Bunu duyan İnönü çılgına döndü. Konuyu Mustafa Kemal’e açtı. 24 Aralık 1927’de yeni kurulan İnönü hükümetinin ilk işi, İhsan Bey hakkında meclis soruşturması açılmasını istemek oldu. Meclis İhsan Bey’in dokunulmazlığını kaldırdı ve Yüce Divan’a gönderdi. Dava 16 Nisan 1928’de sonuçlandı. Mahkeme Eski Bahriye Vekili İhsan Bey’i ‘fesat karıştırmak suretiyle rüşvete teşebbüs ettiğinden’ iki sene ağır hapis cezasına çarptırdı. Sanıklardan Sapancalı Hakkı Bey bir yıl, Nazım ve Dr. Fikret beyler dörder ay hapis ve yüzer lira ağır para cezası aldılar. Bunca skandaldan sonra, Mustafa Kemal’in 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında İhsan Bey’e ‘Eryavuz’ soyadını vermesi ise güya, İhsan Bey’i ‘arlandırmak’ (terbiye etmek) içindi! (Ayrıntılı bilgi: Mehmet Altun, “Havuz-Yavuz olayı”, Toplumsal Tarih, S.110, Şubat 2003, s.36-39)

ESKİ DEFTERLER . İkinci olay yaşanırken, un ve zahire fiyatlarının yükselmesini önlemek için Ticaret Bakanlığı emrine verilen 500 bin liranın harcanmasında usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle Ticaret Bakanı Ali Cenani Bey hakkında Meclis bünyesinde bir soruşturma komisyonu oluşturulmuştu. 14 Nisan 1928’de dokunulmazlığı kaldırılarak Divân-ı Âli’ye (Yüce Divan) sevk edilen Ali Cenani Bey, 1 ay hapis ve ortaya çıkan zarar olan 170 bin lirayı tazmin etme cezasına çarptırıldı.

1929 yılında, Sultan Reşad döneminde kurulan Ahmet Muhtar Paşa hükümetinde Bahriye Nazırı olan Mahmut Muhtar Paşa (Katırcıoğlu), 1911 yılında Anadolu Demiryolu Kumpanyası ile ilgili bir işte, Times Iron Works fabrikasına verilen 20 bin İngiliz lirası yüzünden Divân-ı Âli’ye verildi. Araya giren Trablusgarp ve Balkan savaşları, onu takip eden Milli Mücadele yılları dolayısıyla olay unutuldu sanılırken, Dünya Büyük Buhranı dolayısıyla kasası boşalan Cumhuriyet yönetimi eski defterleri açmış ve eski bakanın yakasına yapışmıştı. Dava sonunda, hazinenin zararı olan 22.411 altının, yüzde beş iskonto ile Mahmut Muhtar Paşa’dan tahsil edilmesine karar verildi.

Tek Parti döneminde bürokratik elit, devletçi politikaların nimetlerinden yararlanarak, kendine rant sağlamayı ihmal etmedi. İkinci Dünya Savaşı sırasında alıp başını giden karaborsacılık, karne yolsuzlukları, 1947’de Marshall Yardımları ile başlayan ithal malları tahsislerindeki yolsuzluklar, bakır, kalay, lastik yolsuzlukları yüzünden Gümrük ve Tekel Bakanı Suat Hayri Ürgüplü ve bakanlığın pek çok memurları yargılandı ama Ürgüplü beraat ederken, memurlar ufak tefek cezalarla kurtuldular. Cumhuriyet’in bu ilk çeyreğindeki yolsuzlukların arkasında ‘devlet eliyle ferdi zengin etmek’ politikaları yatıyordu.

1950-1960’LAR . 1950’ler ise ‘bürokratik devleti yıkarak yerine liberal devleti kurduğunu’ iddia eden DP ile kamu yönetimi bürokrasisi arasındaki savaşla geçti. DP’nin ilk işi yeni kurulan ve daha sonra kamu maliyesine büyük yük olacak Kamu İktisadi Teşekkülleri’ne (KİT) adamlarını yerleştirmek burada çalışan memurlara daha yüksek ücret vermek ve ücretli yurt dışı gezilerine göndermek oldu. Ama 1960 darbesinden sonraki Yassıada yargılamalarında Milli Birlik Komitesi (MBK) ‘köpek’, ‘bebek’ ve ‘don’ suçlamalarından öteye gidemedi.

1960 darbesinden sonraki dönemin ilk rüşvet davası 1961 yılında MBK hükümeti bakanlarından Ticaret Bakanı Mehmet Baydur’un İngiltere’de bir firmaya arpa satışı sırasında yolsuzluk yaptığı iddiasıyla yargılandı ama sonunda suçsuz olduğu ortaya çıktı. 1963’te DDY Genel Müdürlüğü’nce alınacak dizel lokomotifler için açılan ihalede yolsuzluk iddialarını soruşturmak için Meclis’te kurulan Tahkikat Komisyonu’nun Millet Partili üyesi Memduh Erdemir, yolsuzluk iddialarıyla ilgili bir şey bulunamadığını söyleyince, yolsuzluğu ortaya çıkarmaya fazlaca kafayı takmış olan parti başkanı Osman Bölükbaşı, intihara teşebbüs etmiş, son anda kurtarılmıştı. Elbette Bölükbaşı’nın bu dramatik tepkisi bazılarına pek garip görünmüştü!

HAYALİ İHRACATIN İCADI . Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’e çok yakın bir isim olan eski DP’li Mıgırdıç Şellefyan’ın 1962’de Gaziantep Havaalanı ihalesini aldıktan sonra batması ve teneke yolsuzluğu bugünkülerin yanında çocuk oyunu kalıyordu ama Şellefyan’ın Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’le birlikte 1975’te mobilya diye sunta ihraç ederek o günün parasıyla 25 milyon lira vergi iadesi almaları Türkiye’yi hala yakasını kurtaramadığı ‘hayali ihracat’ belasıyla tanıştırdı. Sivil kesim yapar da asker kesimi durur mu? Elbette durmadı.

LOCKHEED SKANDALI . Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) 1974-1975 yıllarında Aeritalia şirketinden Lockheed-Martin lisansıyla üretilen 40 adet uçak satın almıştı.1976’da, Lockheed-Martin’in yeminli denetçisi, ABD Senatosu’na verdiği ifadede, şirketin uçak satabilmek için Hollanda, Japonya, İtalya ve Türkiye’de askeri yetkililere 1971-1975 yılları arasında toplam 24 milyon dolar rüşvet verdiğini söylediğinde hem TBMM, hem de Genelkurmay Başkanlığı, iddiaları araştırmak için birer komisyon kurmak zorunda kaldı. Soruşturma sırasında, Aeritalia’nın Eylül 1975’te deprem felaketine uğrayan Lice’de bir okul yaptırması için Hava Kuvvetleri Komutanı Emin Alpkaya’ya 30 bin dolar verdiği ortaya çıkınca kıyamet koptu. Alpkaya, ‘konudan Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’ın haberi vardı” dedi ama Genelkurmay Başkanı bunu reddetti. Sonuçta, komisyonun raporu üzerine, Lockheed’in Türkiye Temsilcisi Altay Kolektif Şirketi’nin sahibi Nezih Dural, rüşvet verme suçundan tutuklandı. Cumhurbaşkanı Korutürk ve Başbakan Demirel aralarında anlaşarak Emin Alpkaya’yı 5 Mart 1976’da istifaya zorladılar. 7 Nisan’da açılan dava, jet hızıyla yürütüldü ve 30 Nisan’da Alpkaya’nın beraatı ile sonuçlandı. Genelkurmay Başkanı Semih Sancar kararı temyiz ettiyse de, Askeri Yargıtay beraat kararını onayladı.

Bir genel, bir ara seçimden sonra hükümetler ve ordu komuta kademesi değişti. Lockheed Skandalı’yla ilgili soruşturmalar, 12 Eylül 1980 darbesinden önceki son hükümetin Başbakanı Demirel tarafından şu sözlerle kapatıldı: “Bence Lockheed bir muammadır. Üzerinde çok uğraşılmış, bir şey çıkarılamamıştır. Kişi suçu ispatlanmadıkça suçsuzdur, ispatlarlarsa ben de üstüne varırım. Biz üstümüze düşeni yaptık. Çok iyi yaptık..."

Halbuki TBMM Susurluk Komisyonu Raporu’nun genel değerlendirme bölümündeki şu ifadeler üzeri örtülen pisliğin anahtar niteliğine işaret ediyordu: "Bütün dünyada yankılar uyandıran uluslararası rüşvet ve yolsuzlukların önemli bir örneği olan Lockheed olayı ülkemizi de yakından ilgilendirmiştir. Bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 1976 yılında Meclis Araştırma Komisyonu kurulmuştur. 15 ay çalışma neticesinde 524 sayı ile 278 sayfalık bir rapor hazırlanmıştır. Bu rapor bugün tartıştığımız gerçekleri yıllar önce görmemizi sağlayabilirdi. O nedenle raporun yeniden gün ışığına getirilmesi uygun olacaktır." Tahmin edileceği gibi kimse komisyonun bu tavsiyesine kulak asmadı. (Aktaran Mehmet Altan, “Lockheed olayı örtbas edildi”, 24 Ağustos 2002, Radikal)

TAHSİN ŞAHİNKAYA . 12 Kasım 2001 tarihli Hürriyet’teki bir haber olayı tekrar gündeme getirdi. Haberde, emekli büyükelçi Yalım Eralp “O tarihte [1981] Washington’da Büyükelçilik Müsteşarı olarak görev yapıyordum. ABD’liler Kongre’de bana, ‘Sizinkiler olayı kasten manipüle edip, rüşvetle F-16 yerine öbür uçak F-18’i almaya gayret ediyorlar’ demeye getirdiler... Aynı bilgi, Büyükelçi Şükrü Elekdağ’a da verildi. Şükrü Bey’le, bunu Ankara’ya bildirmeli ama nasıl yapacağız diye düşündük. Şifreyle göndermeyi önerdi; ‘9 tane basılır, birçok kimse okur’ dedim. Bilgilerde falanca askerî kişilerin otelde buluşmaları, rüşvet aldıkları gibi ayrıntılar da vardı. Öyle bir tarif yapılıyordu ki, zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya sonucu çıkıyordu...” diyordu ama elbette Şükrü Elekdağ bu iddiayı reddettiği gibi, 12 Eylül’ün darbecilerini yargılamayı yasaklayan anayasa maddesi yüzünden malum şüphelilerin üstüne gidilemedi....

1980 sonrasındaki ‘neo-liberal’ dönemin yolsuzluk ve rüşvet hikayeleri Kanuni dönemini aratmadı. Son yaşadıklarımız ise, yasalardaki yeni düzenlemelere, AB kriterlerine, uluslar arası denetime rağmen, bir arpa boyu yol gitmediğimizi gösteriyor.

 

Özet Kaynakça: Ahmet Mumcu, Osmanlı Devletinde Rüşvet, İnkilab Kitabevi, İstanbul 1985; Ahmet Gökçen, Tanzimat Dönemi Osmanlı Ceza Kanunları ve Bu Kanunlardaki Ceza Müeyyideleri, İstanbul 1989; Kemal Daşçıoğlu, Osmanlı Döneminde Rüşvet ve Sahtekârlık Suçları ve Bunlara Verilen Cezalar Üzerine Bazı Belgeler’’, Sayıştay Dergisi, 2005, Ekim-Aralık, S: 59, s.119-124.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim