1. YAZARLAR

  2. Aydın Ünal

  3. Bahar Yakındır
Aydın Ünal

Aydın Ünal

Yazarın Tüm Yazıları >

Bahar Yakındır

09 Mart 2017 Perşembe 15:54A+A-

7 Şubat 2012'de MİT Müsteşarını tutuklamak istemeleriyle birlikte Fetullahçıların maskeleri yavaş yavaş sıyrılmaya, gerçek yüzleri ortaya çıkmaya başladı. Hükümete karşı başkaldırıyı kademe kademe yükselttiler. Gezi Olayları, tamamen Fetullahçılar eliyle kurgulanmış, solcuları kullanmak suretiyle icra edilmişti. FETÖ'nün önde gelen karanlık yüzleri Gezi olaylarının içinde yer almış, seviyesiz saldırıları desteklemişlerdi. Gezi'den sonra, Zaman gazetesi hükümetle uyumlu gibi görünmeye çalışırken, İngilizce gazeteleri ve operasyon hesapları artık ipleri kopartmış, hakaretlere, algı operasyonlarına başlamıştı.

80'li yıllarda bir başörtüsü eyleminde yaptıkları iğrençliği gördüğümden beri Fetullah'ı ve örgütünü İslam dışı ve İslam düşmanı olarak kabul ederim. Beni de hiç yanıltmadılar. Gezi olaylarıyla birlikte, bir grup arkadaş, FETÖ'nün gerçek niyetini gördüğümüz için algı operasyonlarına karşı mücadeleye başladık. Çok çirkin saldırılara maruz kaldık. Fetullah Gülen'in sonradan yayınlanacak ses kayıtlarında adımız geçiyor, açıkça hedef gösteriliyorduk. Telefonlarımız dinlenmişti. Hiçbir suç unsuru bulunamadan 25 Aralık fezlekesine adımız konmuştu.

Fetullahçıların şikayetleri, saldırıları, aleni tehditleri bizi yıldıracak değildi. Lakin, “dost” bildiklerimiz bizi linç etmek istediler. Bizi fitne çıkarmakla, fesadı körüklemekle, ilişkileri bozmakla, süreci tahrik etmekle, çetecilikle suçladılar. “Fetullah Gülen gibi saygın bir alime” dil uzattığımız için bizi yerden yere vurdular.

İşte Twitter hesabımı tam da o günlerde kapattım. Fetullahçılardan değil, “dostlardan” korktuğum için kapattım.

17/25 Aralık'tan sonra, manevra kabiliyeti yüksek, besili ve cüsseli o “dostlar” bizi ezip en öne geçtiler. Sorun değil. Bu işler böyledir. Bizim önlerde hiç gözümüz olmadı zaten. Öne geçtiler ve herkesten çok bağırmaya, kükremeye başladılar. Mücadeleye öyle bir “aşkla” ve “heyecanla” sarıldılar ki, biz bile artık “FETÖ'cü, Paralel, Kripto” ithamlarına maruz kalmaya başladık.

Şimdi büyük bir şüphenin içindeyim: FETÖ'yle mücadele edenler, Aliya'nın dediği gibi, “düşmanlarına mı benzediler”, yoksa hep mi böyleydiler?

Çok ciddi bir kalitesizlik ortamı kasıp kavurmaya başladı. Recep İvedik'in 5 milyon seyirci rekoruna ulaşması, evlilik programlarının rating rekoru kırması, temiz Anadolu ailelerinin televizyonlarda medya maymununa dönüştürülmesi, Dallas dizisinin artık pek muhafazakar kalması, ekrandaki çıplaklığın, seviyesizliğin dindar evlerde bile doğallaşması değil kastım. Kifayetsizlik, başedilebilir bir sorundur neticede; lakin, kifayetsizliğe ihtirasın eşlik etmesi büyük tehlikedir.

Kifayetsizlikle yoğrulmuş ihtiras, siyaseti, bürokrasiyi, medyayı sinsi bir virüs gibi zehirliyor. Moğol istilacıları gibi acımasızca, ne var ne yok yakıp yıkıyorlar; çekirge sürüsü gibi rantın üzerine üşüşüyorlar; züccaciye dükkanına giren fil gibi kırıyorlar, döküyorlar, eziyorlar, incitiyorlar. Etraflarına korku salıp sindiriyorlar. Aldıkları reaksiyonla, eleştiriyle, hakaretle, saldıkları korkuyla büyüyorlar. İşi şantaja kadar götürüyorlar. FETÖ ile mücadele ediyormuş gibi görünüp, ne kadar Fetullahçı taktik varsa kullanıyor, yalan söylüyor, iftira atıyor, karanlık operasyonlar yapıyorlar. Kendilerinden olmayana hayat hakkı tanımıyor, “Ben, ben” diyerek kibirle ortalıkta dolaşıyorlar. Ömrü mücadeleyle geçmiş dava adamlarını bir kalemde harcıyor, çalışanların, üretenlerin moralini bozuyor, kollarını, kanatlarını kırıyorlar.

Tam da 16 Nisan yaklaşırken, tam da, Türkiye'nin bekasıyla, istiklaliyle ilgili önemli bir kararın arefesindeyken, zihinleri bulandıracak, gönülleri kıracak, insanların heyecanını, aşkını, şevkini, azmini törpüleyecek biçimde arzı endam etmeleri tesadüf olmasa gerek.

Bu tuzağa düşmeyecek, bu oyuna gelmeyeceğiz. Zira, bizim manevra yeteneğimiz yok. Biz dün en zor şartlarda buradaydık, bugün buradayız, yarın da şartlar ne olursa olsun burada kalacağız. Bizim başka bir davamız, gitmeyi içimize sindirebileceğimiz başka bir kapımız yok. Biz, ayağı Okçular Tepesi'ne mıhlanmış cengaverleriz. Biz kavga zamanlarında bombaların altında dimdik duran, zafer kutlamalarında geriye çekilenleriz. Biz bu yolda para, rant, şöhret, ikbal, iktidar için ihtirasla yürüyen değil; Allah'ın rızasını, kaderi, Allah'ın takdirini bir an olsun aklından çıkarmadan, sağa sola bakmadan, kimin ne dediğine aldırmadan, kazanç kayıp hesapları yapmadan, menzile doğru gece gündüz, hiç durmadan ilerleyenleriz.

Biz, davayı ve davanın liderini sadece savunanlar değil; dava ve davanın lideri için hasbi ve hesapsız, ölmeye and içmiş neferleriz.

Bizim davamızda ve dergahımızda yeise, hüzne, bunalıma, hele hele ümitsizliğe asla yer yoktur. Neleri aşmadık ki bunları da aşmayalım? Bize düşen samimiyet ve ihlasla çalışmak, gerisini Allah'ın takdirine bırakmak değil mi? Öyleyse üzülmek, daralmak yok; gevşemek, bunalmak yok. Siz dik durun, eğriler kırılacaktır.

16 Nisan, sadece Türkiye tarihinin dönüm noktası değil, bu kez mevsimlerin de dönüm noktasıdır; kalıcı baharın başlayacağı gündür. Haydi biraz daha gayret. Şurada bahara ne kaldı? Vesselam.

Yeni Şafak

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum