Bağımsız yargı ve ideolojik yozlaşma

15.11.2009 17:16

Etyen Mahçupyan

Geçen gün bu gazetede bir haber çıktı. “Adalet Bakanlığı’nın hakkında meslekten ihraç istediği Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz hakkında ‘görevi kötüye kullanma’ ve ‘soruşturmanın gizliliğini ihlal’ suçlarından hazırlanan iddianame kabul edildi” diye başlıyordu. Sonunda ise durumu fazlasıyla ilginç kılan bir başka paragraf vardı: “Öte yandan YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu hakkında hazırlanan iddianamenin de tamamlandığı belirtildi. Eminağaoğlu hakkındaki davaya ise Sincan Hâkimi Kaçmaz’ın bakacağı öğrenildi.” Yani Ergenekon uzantısı eylem ve tutumlar sergiledikleri anlaşılan iki yargı mensubu hakkında iddianameler hazırlanmış ve yargıya sevk edilmiş. Ne var ki bu iddianamelerden birini değerlendirecek olan kişi, hakkında iddianame olan diğer kişi... Ancak olayın ilginçliği burada bitmiyor: Kaçmaz, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nu incelemeye alan savcının da ta kendisi. Peki, bu incelemeyi talep eden kim dersiniz? Tabii ki YARSAV Başkanı Eminağaoğlu.

Bu durum Türkiye’deki yargı teşkilatının nasıl bir mantıkla yapılandığına ve nasıl bir ‘kale’ haline dönüştürüldüğüne ilişkin basit bir örnek. Bağımsızlığı arttıkça tarafsızlığını kaybeden bir yargı bu... Birbirine ideolojik olarak yakın insanların yükselmesine izin veren, kritik pozisyonları bunların arasında parselleyen ve doğrudan siyaset yapan bir yargı. Dolayısıyla yargı bağımsızlığı aslında bu siyasetin denetimsizce yapılabilmesinin de önkoşulu. Hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı gibi kavramlar, gerçekte devletçiliği darbeciliğe kadar götürmekte beis görmeyen bir kadronun yargı içinde kastlaşmasına ve demokrasi karşıtı bir odak oluşturmasına izin vermiş gözüküyor. Burada suç hukukun üstünlüğünde, kuvvetler ayrılığında, veya yargının bağımsızlığında değil. Tarafsız olmayan bir yargının varlığında bunların hiçbirinin anlam ifade etmemesinde.

Liberal demokrasi Türkiye gibi ülkeler veri alındığında fazlasıyla naif bir proje. Çünkü temelinde toplumların birbirinden kopuk ve bağımsız, her biri kendi istek, hayal ve rasyonalitesine sahip bireylerden oluştuğu varsayımı yatıyor. Bir ideal olarak alındığında, bu ideolojisiz bir dünya... Kimsenin kimseye tam olarak benzemediği, sayısız ideolojik nüansın iç içe geçtiği, dolayısıyla bir bütün olarak bakıldığında ideolojisizliğin ‘ideoloji’ kılındığı bir dünya. Böyle bir dünyada hukukun üstünlüğünü sağlamak pek zor gözükmüyor. Çıkar ilişkilerinin dışına taşınabildiği oranda, hukuk alanının siyaset üstü ve dışı kalabilmesi gayet muhtemel. Oysa Türkiye gibi ataerkil bir toplum ve siyaset geleneğinden gelen bir ülkede liberal demokrasinin ‘hukuk’ algısı epeyce yabancı kalıyor. Bizde siyasetin öznesi birey değil, hiziptir. Devlet ise hiziplerin ele geçirmeye çalıştığı bir kale... Çünkü devlet bir imtiyaz dağıtma müessesesi ve bu imtiyazlar sadece ekonomik ve sosyal değil, aynı zamanda siyasi nitelikte. Siyaset ise bunların en önemlisi, çünkü uzun süreli ve kalıcı egemenlik alanlarının oluşmasını sağlıyor. Bu siyasetin toplumsal talep ve tercihlerden etkilenmesi ise söz konusu değil, çünkü Türkiye’nin siyaset geleneğinin bir diğer ayağı da otoriter devlet/toplum ilişkisi. Diğer bir deyişle toplum adına karar veren, kendi istediği toplumu şekillendirme hakkını kendinde gören bir ‘devlet’ var. Bu durumda devleti ele geçirenlerin, devlet içinde hareket alanını, etkileme gücünü ve ideolojik nüfuzunu genişletenlerin, tüm topluma hâkim olmaları işten değil. Bu ‘olanaklar’ tüm devlet kurumları içindeki hiziplerin iştahını kabartıyor ve onları siyasete davet ediyor. Böylece oluşan hiziplerin bir bölümü muhtemelen salt iktisadi çıkar mantığı etrafında biraraya gelmiş nispeten gevşek ağlar. Ancak bir de şu anda yargıda gördüğümüz cinsten, kendilerini ideolojik harçla bütünleştirmiş örgütlü ve sistemli siyaset odakları var. Bunlar devlet üzerinde siyaset baskısı oluşturmak için, doğal olarak önce kendi kurumları ve teşkilatları içinde güçlenmek zorundalar. Dolayısıyla bu hiziplerin yolunu açıp sağlamlaştıracak kastların oluşmasını sağlayan bir ‘iç tüzük’ mantığı üretiliyor. Böylece kurumlar ‘bağımsız’ oluyor... Tam da liberal demokrasinin önerdiği gibi. Ama aslında bağımsız olan, devlet üzerinden siyaset yapan hizipler ve bu durum bir yozlaşmadan başka bir şey değil. Cumhuriyet bu yozlaşmanın tohumlarıyla birlikte kuruldu ve ilk meyvelerini de bizzat o Cumhuriyet’i kuranlar yedi. Dolayısıyla bugün yargının içinde siyasi hizipleşmelerin olması, bunların Ergenekon darbe girişimi ile birlikte hareket etmeleri hiç şaşırtıcı değil. Bu hizipler tabii ki Atatürkçü, çünkü rejimin mantığı zaten bu. Sorun Atatürkçülüğün yozlaşmaya fazlasıyla eğilimli bir devlet ve siyaset anlayışı içermesinde.

***

Örnekler çok
... Telefon dinleme olayı patlak verince HSYK dinlemeye ilişkin mahkeme kararının ‘kanun yararına bozulması’ için Yargıtay’a başvurulmasını Adalet Bakanlığı’ndan istedi. Bakanlık bu yönde davranmayınca da bir açıklama yapılarak “HSYK aldığı kararların Adalet Bakanlığı tarafından ivedilikle yerine getirilmesini beklemekte olup, bunun takipçisi olacaktır” dendi. Peki, acaba HSYK’nın karar alıp Adalet Bakanlığı’ndan icra beklemek gibi bir yetkisi var mı? Yok... Bu doğallaştırılmış veya o kisveye büründürülerek sunulmuş bir yetki gaspı. Ne var ki yüksek yargı bu tür yetki gasplarını yapmaya alışmış, bunu kendi hakkı sanıyor, çünkü bunun kendi ideolojik imtiyazı olduğunu düşünüyor. Böylece ‘bağımsızlık’ bir anda saldırgan bir siyasete dönüşebiliyor ve yargı devlet sistematiğini elinde tutmaya yönelik tasarruflarda bulunabiliyor.

***

Bu arada
Dursun Çiçek tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Kendisine yurtdışı yasağı veya adli kontrol uygulaması da getirilmedi. Kararı 9. Ağır Ceza Mahkemesi aldı... Mahkeme bu kararı üç üyenin oy birliği ile verdi. Üyelerden biri 22 Temmuz kararnamesi ile atanmıştı ve hatırlanacağı üzere bu kararnamenin arka planında kritik davalara bakan hâkim ve savcıların değiştirilmesi vardı. Diğer üye ise aslında 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yargıçlarından biriydi. Hani Hurşit Tolon’u tahliye eden, Şener Eruygur’un eşinin “bizim mahkeme” diye sözünü ettiği mahkeme. İyi de, bu kişinin 9. Ağır Ceza’ya destek vermesi niye gerekti dersiniz? Çünkü o toplantıya 9. Ağır Ceza’nın asli iki üyesi birden katılmamıştı...

Bu kadar sırıtan bir kurumsal siyaseti bakalım daha ne kadar taşıyacağız...

***

Konuya
uygun bir ‘haftanın kişisi’ seçmek için çokça alternatif vardı ama ben TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ı seçtim. Rekabet Kongresi’nde konuşmasında “adalete güvenimiz sarsılırsa, adalet duygusuna güvenimiz sarsılırsa neye sığınacağız ve neye tutunacağız” diye sormuş. Kimi hedef aldığı pek belli değil, iki türlü de yorumlayabilirsiniz. Ama galiba sorun da bu... Türkiye’nin ‘merkez’ burjuvazisinin hâlâ laf ebeliği yapması ama demokrasinin yanında duramaması.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim