1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. B. Ş. Erdeğer ile Özgür-Der Üzerine Röportaj
B. Ş. Erdeğer ile Özgür-Der Üzerine Röportaj

B. Ş. Erdeğer ile Özgür-Der Üzerine Röportaj

'on5yirmi5.com' haber sitesi Bülent Şahin Erdeğer ile Özgür-Der'in çalışmaları üzerine röportaj yaptı.

A+A-

Abdullah Güner’in röportajı

Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği, kısaca Özgür-Der, 28 Şubat post modern darbe sürecinde var olan hak gasplarına karşı kuruldu. 1999 yılından bu yana İstanbul merkezli olarak, insan hakları ve özgürlükler alanında faaliyet göstermekte olan Özgür-Der, aynı adla anılan siyasal- toplumsal bir İslami harekettir. Özgür-Der, başörtüsü yasağının yanı sıra F Tipi, Kürt Sorunu, işçi hakları, ABD saldırganlığına karşı düzenlenen eylemlere de katıldı, kampanyalar organize etti. 

Özgür-Der’in yapmış olduğu çalışmaları ve Türkiye’de gençliği Özgür-Der Üyesi Bülent Şahin Erdeğer ile konuştuk.

ÖZGÜR DÜŞÜNCE VE EĞİTİM HAKLARI DERNEĞİ (ÖZGÜR-DER)

 

ÖZGÜR-DER TOPLUMUN HORLANMIŞ, İTİLMİŞ FARKLI KESİMLERİNİN SORUNLARINA EĞİLMEK İÇİN KURULDU"

Öncelikle Özgür-Der hangi amaçla, ne zaman kuruldu? Özgür-Der’in ne tür çalışmaları oluyor, neler yapıyorsunuz?
 
Özgür Der, uzun açılımıyla Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği, toplumsal bir ihtiyaç olarak 1999 yılında kuruldu. Özellikle 28 Şubat sürecinde eğitim hakları kısıtlanan, engellenen, okullarından kovulan başörtülü gençlerin öncülüğünde kurulan bir dernek. Ama adından da anlaşılacağı üzere sadece başörtüsüyle ilgili değil, insan hakları ihlalleri, Müslümanların sorunlarını ele alan, Müslüman olmayan kesimin sorunlarını da dışarıda bırakmayan bir hak arama çabası Özgür-Der. Bu minvalde kuruldu 99 yılında. 

Özgür-Der toplumun horlanmış, itilmiş farklı kesimlerinin sorunlarına eğilmek için kuruldu.

Türkiye’de ne tür hak ihlalleri oluyor? Siz bunlara karşı ne tür faaliyetler yapıyorsunuz?

Sosyal adalet meselesi konusunda Müslüman camianın, özellikle dindar camianın daha duyarlı olması için çeşitli etkinlikler yapıldı. Bunun dışında cezaevlerinde düşüncelerinden dolayı hapse atılmış olan, öncelikle İslami kimliklerinden dolayı hapse atılmış olan kişiler ve diğer düşünce suçlularının haklarını korumaya yönelik avukatlardan oluşan komisyonları var Özgür-Der’in. Onlarla ilgili bir çaba içinde olduk.  Örneğin; bence şu an hatırlanmıyor ama, ileride bir tez çalışması yapılırsa dönüp bakıldığında hatırlanacak, Türkiye’de ilk kez İslami bir dernek F tipi cezaevleri konusunda, çoğunluğu sosyalist olmasına rağmen burada eylemlilik göstermiştir.

Özgür-Der’in başka bir alanı da Filistin konusundaki hassasiyeti. İslam dünyasında yaşanan sorunlara da duyarsız kalmıyor. 2003’te örneğin, Irak işgali ve tezkere meselesinde diğer İslami ve gayri İslami STK’larla beraber eylemler, gösteriler düzenlemiştir.

"GENÇLERE PERSPEKTİF SUNMAYA YÖNELİK BİR EĞİTİM ÇALIŞMASI YAPILIYOR"

Özgür-Der eylemler dışında başka ne tür çalışmalar yapıyor?

Mesela üniversiteli gençlere İslami bilinçlenme konusunda alternatif eğitim çalışmaları içerisinde. Eğitim sadece okulda verilen bir şey değildir. Alternatif eğitim imkanlarını da aramalıyız diyen bir dernek. Dolayısıyla özellikle gençlerle beraber, gençlerin içinde yer aldığı birçok çalışması var. Gençlik kamplar düzenliyor. Onun dışında kışın, eğitim sezonunda alternatif eğitim çalışmaları yapıyor. Özgür-Der’e gidip gelen gençler aynı zamanda bir ilahiyat fakültesi ya da başka bir fakülte bitirmiş gibi İslami usul anlamında hem inanç, akaid anlamında hem de topluma bakış, perspektif anlamında bir eğitim sürecinden geçiyor. Bu örgün bir eğitim değil tabi, sempozyum ve seminerler şeklinde yapılıyor ama disiplinli bir şekilde yapılıyor. Düzenli bir sempozyum ve seminer programı var.

Ülke içindeki insan hakları ihlalleri, düşünce sorunlarıyla ilgili çalışmaları var, İslam dünyası ve dünya genelindeki haksızlıklar, zulümler konusunda yapmış olduğu çalışmalar var. Bir de özellikle hem genç kızlara hem de delikanlılara perspektif sunmaya yönelik disiplinli seminer ve alternatif eğitim çalışmaları yapıyoruz.

"15 - 40 YAŞ ARASINDAKİ KESİMİ GENÇLİK DİYE TANIMLIYORUZ"

Özgür-Der olarak “gençlik” kavramını nasıl tarif ediyorsunuz? 

Gençlik elbette belli bir yaş aralığını ifade eder. Modern anlamda tanımlamak gerekirse, şu anki standartlarda 10-18 yaş arasını daha geniş halde de 15-25 yaş arasını algılıyoruz. Şu an Batılı psikoloji ve tıp, bu şekilde bir standart koymaya çalışıyor. Tabi “Ruhu genç olan her zaman gençtir.” diye ünlü bir laf vardır. Bu da doğrudur ama hayatın gerçeklerine baktığımız zaman gerçekten 25-30 yaş sınırıyla daha sonra Kur’an’ın tabiriyle diyeyim, Ahkâf suresi, 15. ayeti kerimede; 40 yaşına ulaştığında insanının olgunlaştığını söylüyor. Eğer gençliği biz olgunlaşmadan bir önceki süreç olarak algılayacaksak Kur’an’dan böyle bir çıkarım yapabiliriz. Akıl baliğ olduktan yani 15 yaşından 40 yaşına kadar olan kesimi gençlik içerisinde sayabiliriz. Bu anlamda gençlikten ben şahsen bunu anlıyorum. Tabi ki Özgür-Der bir gençlik yapılanması değil. Ama Özgür-Der’in ekseninde gençler var. Çünkü başörtüsü meselesi olsun, diğer meseleler olsun toplumun genç kesiminin eksende olduğu konular bunlar. Bu diğer kesimleri dışladığı anlamına gelmiyor. Tüm kesimleri barındırıyor ama özellikle 15-40 yaş arasındaki kesimi gençlik diye tanımlıyor.

Tabi gençlik sadece yaşla alakalı bir şey de değildir. Mesela bir genç vardır zeka ve fehmetme anlamında çok olgun bir gençlik de olabilir. Bir adam 50-60 yaşına gelmiştir. Ama o fehim gücüne ulaşamamıştır. Dolayısıyla hâlâ aklı beş karış havadadır. Ama yaşı 40-50’dir. Dolayısıyla o da biraz görece bir şey. Dolayısıyla biz toplumun içinde gençliğin olduğu bir dinamizm içinde olması gerektiğini ama akli meleke anlamında 40 yaşına yani olgunluğa ulaşması gerektiğini düşünüyoruz. Onun için gençlere de bu anlamda perspektif kazandırmaya çalışıyoruz.

Tabi ki eğlence, spor, gençliğin doğal şeyleri olacak ama Batı’nın şöyle bir gençlik algısı var: Hoppa, her şeyi yapan, züppe ve burjuva özellikler barındırıyor. Gençler böyle olmak zorunda değil. Olgun gençlik de olabilir ki bence İslam’ın hedeflediği şey de o. Gençliği olgunluğa hazırlayan bir süreç. Sahabenin yaş ortalamasına baktığımızda Peygamberimizin arkadaşlarının da bizim standart anlamda koyduğumuz anlamda ekserisinin gençlerden oluştuğunu görüyoruz. Geneli yaşlı ya da çocuklardan oluşmuyor.

"GENÇLER YÖNLENDİRİLMELİ AMA DIŞARIDAN DİKTE EDİLEN MODERN İDEOLOJİLER GİBİ DEĞİL!"

İnsan gençken daha savruk, daha gözü kara, daha hesapsız oluyor… Bu anlamda gençlerin doğru yönlendirilmesi zorunlu oluyor. Gençlere kılavuzluk yaparken, örnek olurken hareket ettiğiniz temel dinamikleriniz (değerleriniz) nelerdir?

Özelde gençlerde ama genelde insanlarda böyle bir yön var. Kur’an’ın da ifade ettiği gibi çok aceleci, hemen karar veren, hemen sinirlenen, insanın zaafları var. Gençlik dediğimizde akıl  baliğ olduğundan 40 yaşına kadar olan sürede, insanda bu zaaflar çok daha fazla. Çünkü adı üzerinde kanı kaynıyor, delikanlı şeklinde de ifade edilmiş toplumda. Bunun olumlu bir yanı var, enerji ve aktivizmi sağlıyor. Olumsuz bir yönü var, eğer bunu idealize edersek “gençtir zaten yapar, gençtir öyle olacak zaten” diye bunu demeye başladığınızda sorun başlıyor.

Batılı dünya görüşleri genelde bu şekilde gençlere yaklaşıyor. “Gençtir zaten yapar. Genç olduğu için namaz kılmayabilir. Daha gençsin!” gibi bir ifade var. “Sen daha gençsin, ileride dindar olursun” gibi bir algı var. Bu var olan zaafları meşrulaştırmak, var olan zaafları ıslah etmek yerine ‘ya bu zaten böyle’ demek, teslimiyetçi bir tavır. Oysa Kur’an, insanın özgür iradesine vurgu yapıyor. Dolayısıyla gençlerin yönlendirilmesi ifadesi bana biraz dayatmacı, dışardan gelen bir şeyi çağrıştırıyor.  Gençler yönlendirilmeli ama bu böyle dışardan dikte edilen modern ideolojilerin yaptığı gibi yukarıdan aşağı şekillendiren, sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, spordan alıp, modern olup özellikle gençliği inşa etmek hem bedeni hem de zihni üzerinde bir inşa etme projesi var. Toplum da böyle bir gençlik oluşturuyor, ulusal bayramlar, beden eğitimi dersleri, bunların hepsi bunun birer parçası. Üniversitede aydın gençler üretmek vb. bu şeyler dışarıdan bir dayatmadır. Ama Kur’an insanın özgür iradesine vurgu yapıyor.

Biz gençleri ‘doğru bir şekilde’ yönlendirmek istiyorsak, onlara bir şeyi empoze etmek istiyorsak doğrudan ezberci, tepeden aşağıya bir şekillendirmeden ziyade onların özgür iradelerine, özgür düşünce yeteneklerini geliştirmelerine yardımcı olmalıyız. Onları boyunlarına bir ip takıp çekmek yerine ya da zorla bir elbise giydirmek yerine koluna girerek, yanında yürüyerek, “bak bu da var, bu da var” şeklinde göstermektir. Kur’an’ın ve Peygamber sünnetinin örnekleri. Dolayısıyla gençleri bu şekilde yönlendirmeliyiz. Bilişim çağındayız artık, gençlerden bir şeyi saklamak, yasaklamak da çare değil. Çünkü her şey ortada. Doğru olanın ne kadar güçlü olduğunu, doğrunun ne kadar sağlam olduğunu göstermeliyiz. Bu da gençleri anlamaktan geçiyor.

"DÜNYEVİLEŞMİŞ GENÇLİKLE KARŞI KARŞIYA KALIYORUZ"

Türkiye’de yıllarca gençliğin önüne birtakım idealler servis edildiğini ama yapılanların genellikle bunların anlatılmasından ibaret kaldığını görüyoruz. Bu anlamda geleceğin inşası için gençlere ne yapmak gerekiyor?

Mümkün olduğunca alternatifleri çoğaltmak gerekiyor. Gençlere tek tip bir eğitim, tek tip bir ideoloji, tek tip bir yaklaşım tarzını empoze eden hem siyasal hem de dini odaklar var. Buna karşı biz gençlerin, “evet, bunlar, bunlar var; bak bu da var” şeklinde onların özgürce bunları düşünebilme ve karar verebilme şahsiyetlerini ortaya çıkarabilme, kendilerinin farkına varabilmelerini sağlamamız gerekiyor. Onun için koluna girmek, onun bir sorunu varsa onunla dertleşmek, onun derdinden anlamaya çalışmak gerekiyor. Diğeri çünkü empozeden başka bir şey ortaya çıkartmıyor. Bu da şahsiyetleri olmamış insanları ortaya çıkartıyor. Şahsiyeti olmamış gençler de çeşitli ideolojiler çerçevesinde saldırganlaşıyorlar ve protestocu adı altında saldırganlığı protesto zanneden ideolojik bir gençlik ya da tamamen boş vermiş, hayata dalmış ve dünyevileşmiş bir gençlikle karşı karşıya kalıyoruz.

"GENÇLERİN TEMEL DERDİ KENDİLERİNİN FARKINA VARMAMALARI"

Türkiye’deki gençlerin en büyük derdi nedir? Gençlerin derdinin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Bence gençlerin en temel derdi, kendilerinin farkına varamamaları. Hayatın anlamıyla ilgili genel olarak insanın böyle bir sorunu var. Kendisiyle barışık olmaya, kendisin farkına varmaya çalışıyor insan, özelde gençlik. Ama bunun farkına varamadığında bu boşluğu başka şeylerle dolduruyor. Neyle dolduruyor? Mesela cinsellikle dolduruyor, dış görünüşe aşırı önem göstermeyle dolduruyor, herhangi bir topluluğa ait olmakla dolduruyor. Bakın bunların hiçbiri tamamen kötü değildir.  Ama salt onunla doldurmaya başladığınızda siz siz olmamaya başladığınızda artık kendinizi kaybediyorsunuz. Ali Şeriati’nin deyimiyle “Kendi olmayan insan”a dönüşüyorsunuz. Bu da bir yabancılaşma doğuruyor.

İslam aklı, Kur’an’ın aydınlığındaki akıl kişinin ve gencin kendi kendisinin farkına varmasını, kendisiyle yüzleşmesini, kendi potansiyellerinin farkına varmasını ortaya çıkartıyor.  O halde, kişilere yasak koymadan, yasakları minimuma indirerek o toplumu ıslah edebilirsiniz. Dersiniz ki, zina etme. Fakat bu emri zorla polis gücüyle uygulatamazsınız. Ancak Allah’tan korktuğu ve kendisiyle barışık olduğu için o toplum, zina etmez. Ama siz daha sonra hukuki değer hatlarında düzenleme yaparsınız. Hafiye, ahlak polisini koymazsınız insanların başına. Uyuşturucu için de, hırsızlık için de, her şey için bunu uygulayabilirsiniz.

Bizde biraz daha dayatmacı, zorlamayla yürüyen bir eğitim anlayışı hâkim. İnsanları kendi istekleriyle yoğuracakları bir öğrenme ve öğretme metodunu uygulayamıyoruz ne yazık ki! Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Evet, yanlış. Bu konuda içki yasağı ile ilgili iki örnek var. Birincisi Kur’an’ın içki yasağı, Mekke’deki içki yasağı; ikincisi de ABD’de uygulanmış olan 1920’lerdeki içki yasağı. İkisini karşılaştırdığımızda bahsettiğimiz şeyin farkı ortaya çıkıyor. Birincisi bir merhale gözetilerek toplum ıslah ediliyor ve insanlar kendileri içkileri kırarak vazgeçiyor, diğerinde ise Hollywood filmlerinden hatırlarsınız, içki yasağına karşı müthiş bir içki tüketimi el altından destekleniyor ve içki kaçakçılığı, gangsterlik yaygınlaşıyor. İkisi de içki yasağı ama birisi devlet tarafından yukarıdan aşağıya doğru zorla uygulanıyor. İkincisi de aşağıdan yukarıya doğru seferberlik halinde, merhale merhale zamanla yapılan bir yasaklama. Bu söylediğiniz şeye bir örnek olabilir.

"HEM NEFSİMİZİ HEM DE GELENEĞİMİZİ TEZKİYE ETMELİYİZ"

Gençlerle ilgili çalışmalarınızı yürütürken gelenekten nasıl besleniyor, geleceğe nasıl bakıyorsunuz?

Gelenek dediğimiz şey, modernizmin söylediği gibi ne top yekun ‘tu kaka’dır; ne de top yekun sahiplenebilecek, idealize edilebilecek, top yekun şanlı tarihimiz, geleneğimiz şeklinde ortaya konacak bir şeydir. Gelenek dediğimiz şey, insanın kendi tecrübesidir. Nasıl bir insan hafızasız yaşayamazsa, geçmişsiz yaşayamazsa insan toplulukları da hafızasız yaşayamaz. Bu anlamda hafızayı sıfırlamak, hafıza ve geleneği aklamak bu toplumsal belleği kaybetmek anlamına gelir ki bu anlamda gelenek karşıtlığı, geleneksizlik ya da köksüzlük yanlış bir şeydir.

Ancak nasıl ki bazı insanlar vardır geçmişte yaşarlar, bazı kesimlerde gelenek sevicilik, gelenek tapıcılık var, bu da yanlış bir şey. Ne yapmamız gerekir? Ne görüyor Kur’an? Nefsimizi tezkiye etmeliyiz, geleneğimizi de tezkiye etmeliyiz. Buna biz Kur’an’ın ifadesiyle yine ıslah diyoruz. Dolayısıyla biz, gelenekçi olmamalıyız, gelenekten yoksun da olmamalıyız. Geleneğin içinde bidatler, hurafeler, yanlışlar olabilir, çok güzel şeyler de olabilir. olduğu gibi hem siyasi hem sosyal tarihte hem dini tarihte. Sonuçta biz bunları ıslah etmekle yükümlüyüz, geleneğe bu şekilde yaklaşmamız gerekiyor.


"TÜRKİYE’DE ÖZGÜRLÜKLERİN TEMEL SEBEBİ, KEMALİST RESMİ İDEOLOJİDİR"

Türkiye’de yakın zamana kadar özgürlüklerle ilgili ciddi sorunlar yaşanıyordu. Bu sorunlarla ilgili birtakım adımlar atılsa da önümüzde ciddi sorunlar olduğu aşikâr. Türkiye’de özgürlüklerle ilgili neler düşünüyorsunuz?

Şunu açıkça söyleyelim. Özgür-Der’in genel perspektifi de böyledir, benim şahsi düşüncelerim de böyle. Türkiye’de biz sorunların genelde sonuçlarıyla ilgileniyoruz. Oysa sonuçlara odaklanmak, sorunların sebeplerini ıskalamayı beraberinde getiriyor. Türkiye’deki sorunların sebebinin, siyasi ve sosyal anlamda resmi ideoloji olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye’de Kürt sorunu olsun, eğitim sorunu olsun, bunların temel sorununun birincil elden sebebi Kemalist resmi ideolojidir.

"BUGÜN TÜRKİYE’DE DEMİREL, ECEVİT, ERDOĞAN ELEŞTİRİLEBİLİYORSA TÜRKİYE’NİN İLK CUMHURBAŞKANI DA ELEŞTİRİLEBİLMELİ"

Peki, bu resmi ideoloji ortadan kalktığı zaman bu sorunlar ortadan kalkacak mı?

Hayır, ama büyük oranda o sorunları rahatlıkla çözme imkanı sağlayacak. Bu anlamda Kürt sorunu,  sosyal adalet sorunu,  düşünce suçluları sorunu… Mesela vicdani ret diye bir şey var, düşünce suçları diye bir problem var, işkence diye bir problem var. Eğitimde tek tip Kemalist ideolojinin getirdiği ve ötekinin sürekli dışlandığı bir durum söz konusu.

Bunların hepsinin bağlandığı nokta, bir türlü hesaplaşılamayan 1923 ile 1950 arasındaki Kemalizm’in asrı saadetine hiç dokunulamıyor. En fazla ikinci adama dokunulabiliyor. İşin özüne dokunulamıyor. Bugün Türkiye’de Süleyman Demirel, Bülent Ecevit ya da Tayyip Erdoğan eleştirilebiliyorsa Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı da eleştirilebilmeli. Bunu hakaret etmek anlamında söylemiyorum. Burada Mustafa Kemal kutsal bir hâleye alınarak, dokunulmaz kılınıyor. Bunun eleştirilebilmesinden bahsediyorum, eleştiriye açık olmaktan bahsediyorum. Burası kapalı, arşivler kapalı. Dolayısıyla bu bir problem ve bu problem özellikle 1980 sonrası ve son dönemde Ak Parti’nin hakikaten iktidarı ile ele aldığı Ergenekon süreci sonrası daha rahatlıkla yapılabiliyor. Bu bir olumluluk, bunu bir merhale olarak görüyorum.

Türkiye’deki özgürlük alanının gittikçe genişlediğini, bunun olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyoruz. Artık Türkiye’de işkence, düşünce suçları minimum düzeye indirilmiş durumda. Bence insanlar artık daha özgür durumdalar ama Türkiye toplumu için tam anlamıyla özgürleşmiş diyemeyiz. Özgürleşmesi için bütün toplumsal kesimlerin üzerinde hem fikir olabileceği ya da herkesin kesişebildiği ortak bir alan olmalı. Bu alanda bir anayasa, yeni bir devlet tasarımı yapılabilir. Türkiye kendi baharını kendisi şiddet içermeksizin yapabilir. Arap ülkelerinde bu neden çetin bir şekilde geçti? Çünkü çok keskin bir baskı ortamı vardı. Bu keskin baskı ortamından çok keskin bir geçişle kurtuldular. Ama Türkiye’de 1950’den bu yana çok aşamalı, evrimsel, daha rahat bir ortam var dolayısıyla şiddete başvurmadan da devrime başvurmadan da evrimsel bir değişim ve dönüşüm mümkün. Dolayısıyla Türkiye bunu aslında başarabilir, başarıyor da. Bu anlamda demokrasi, özgürlükler, insan hak ve özgürlükleri açısından tabi ki daha iyi bir noktada olduğumuzu söylemek mümkün. Bunun daha da ileriye taşınması gerekiyor ki insanın kendini fark edebilmesi için özgür bir ortamda yaşaması gerekiyor. 

Toplumsal özgürlükler çoğaldıkça insanların özgürlükleri de özellikle Müslümanların özgürlükleri de çoğalır diye düşünüyorum. Tabi burada şöyle bir söylem geliştirilmeli: Sadece kendi hakkını değil ötekinin de hakkını savunabilen; sadece kendisi zora düştüğünde değil başkası zora düştüğünde onun hakkını savunabilen bir adalet anlayışının geliştirilmesi gerekiyor.  Her konuda uzlaşamayız zaten ama bir kesişme noktasında ortak bir alan var, bu alanda uzlaşabiliriz.

"KESİŞME NOKTAMIZ İNSANLARIN ORTAK ALANLARIDIR"

Özgür-Der bu noktada vicdani ret ya da eşcinsellikle ilgili ne düşünüyor?

Kesişme noktamız fıtri alandır, insanların ortak alanlarıdır. Nedir bu? İslam’ın da tüm dinlerinde vadettiği doğrular var: Mülkiyet hakkı, can güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü gibi alanlar kesişme noktasıdır. Yoksa benim, senin ‘gayri meşru görmediğim bir şeyi sana dayatmam değildir’ kesişme ya da uzlaşma noktası.

Eşcinsellik, modern ve liberal dünya görüşünün meşru kabul ettiği bir kimlik. Ama hiçbir semavi dinin Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın dahil olduğu hiçbir ilahi dinin meşru görmediği bir eylemi herhangi bir din mensubundan meşru görmesi beklenemez. Çünkü bu meşru bir şey değildir. Ama o kişiye demiş olduğum kesişme noktasında bir haksızlık yapıldığında bunu savunuruz. Malına bir şey yapıldığında, canına kast edildiğinde, sokakta dövüldüğünde vs. ama eşcinselliğin meşru bir kimlik ve hak olduğu iddiasında onunla asla uzlaşamayız. Bu tartışmaya kapalı bir alandır. Çünkü İslam’ın ve genel olarak da dinin semavi dinleri kastediyorum teorisinin en temel özüne ters. Dolayısıyla biz bunu bir sapkınlık olarak görürüz. İnsanlığa aykırı bir şey olarak görürüz. Tıpkı uyuşturucu kullanmak gibi.

İslam açısından eşcinsellik bir sapmadır, sapkınlıktır asla meşru ve doğal bir şey değildir. Eş cinsellik gayri meşru bir şeydir. Dolayısıyla burada konuşulacak bir şey yok. Ama şunu konuşabiliriz, bu sapkınlığın bu yanlış ve gayri meşru şeyin çözüm yolları nedir? Bir kısmı hastalıktır. Bir kısmı iradi yapıldığı için sapkınlıktır. İradi yapanlara ayrı bir hukuk uygularsın, iradesi olmadan yapanlar hastadır, onlara da “onarım terapisi” diye bir şey var -Kaknüs Yayınları’ndan bu konuyla ilgili Onarım Terapisi adıyla bir kitap çıktı- onarım terapisine götürürsün.

"FITRATA SADIK KALMAK ÖZGÜR KILAR İNSANI"

Özgür-Der olarak özgürlüğü nasıl tanımlıyorsunuz?

Dernek kuruluş beyannamesinde Özgürlük kavramını Vahye uygun yaşamak şeklinde tanımlıyor. Özgürlük denince her istediğini yapma, sorumsuzca Allah'a, doğaya ve insana yabancılaşmayı kastetmiyor. Çünkü ancak fıtrata sadık kalmak özgür kılar insanı...

Özgür-Der özgürlükle ilgili nasıl bir eylemlilik yürütüyor?

Başörtüsü Özgür-Der’in ana gündem maddelerinden biri. Türkiye’deki sorunların ana ekseninde genel anlamda ideolojik bir tutum söz konusu oluyor.  Bu anlamda Kemalist resmi ideoloji bunu bir iktidar mücadelesi gördüğü için İslam’ın siyasal boyutunu da kendisine düşman olarak gördüğü için gerek şapka konusunda gerek Şeyh Sait İsyanında olsun hep aynı tutumu sergilemiştir. İki temel şey var; bir Kürt kimliği, iki İslami kimlik. Bunun içinde laiklik ve Türklüğü ama bu laiklik ve -Türklük steril bir Türklük- Türklüğü de aslında asıl temel havzasından kopartarak, İslam Türk’ünden kopartarak yabancı bir Türklük aslında yani getiriyor. Bu Fransız tipi laiklik. Bunun temelinde çeşitli sembolleri var rejimin. Bu semboller üzerinden çok bilinçli yasaklar ve uygulamalar yapıyor. Mesela bunlardan birisi zorunlu askerlik, bunlardan birisi zorunlu eğitim ve tevhidi tedrisattaki eğitim müfredat mantığı, bunlardan birisi başörtüsü yasağı, bunlardan birisi sakal, bıyık meselesi. Bu şu demek değil; bunlardan bahsettiğimizde şöyle bir tepkiyle karşılaşabiliyoruz. “Ya kardeşim, siz çok şeye takılıyorsunuz.”. Hayır bu ideolojik aygıtın sembolleri…

‘Vicdani red’e “Evet” diyorsunuz…

Elbette. Zaten Özgür-Der vicdani ret konusunda çok net. Ama vicdani reddi hayatın merkezine alan bir yöntem yapmalı mıyız, yoksa yapmamalı mıyız, bu konuda belki nüans farkları olabilir vicdani ret konusundaki diğer taraflardan. Ama vicdani reddin çok fıtri bir eylem ve hak olduğunu, vicdani reddin bu bahsettiğimiz sorunun bir sonucu olduğunu söylüyoruz. Yani siz insanları vicdani ret yapmaya zorluyorsunuz. Oysa sorunu ortadan kaldırırsak, askerliği profesyonel bir meslek haline dönüştürürsek, insanları zorla hayatlarından kopartarak 15 ya da 18 ay bir yere tıkmazsak o zaman bu bahsettiğiniz sorun da ortadan kalkacak zaten. Belki vicdani retçilerle ayrıldığımız nokta şu; hepsi için söylemiyorum ama onlar anarşistler, bu konuları eksene alıyorlar. Hayatın tüm metodunu vicdani ret yapan arkadaşlarım var. Bu bir şubedir, kesimdir yalnızca bütün mücadelenin ekseni değildir.

Peki başörtüsüne kamuda özgürlük konusunda ne düşünüyorsunuz?

Başörtüsü şartsız bir şekilde tüm alanlarda serbest bırakılmalıdır. Çünkü başörtüsü bir haktır, bir pazarlık konusu değildir. Burada şöyle argümanlar getiriliyor. Başörtülü öğretmenle, başörtüsüz öğretmen, adaletsizlik olmaz mı? Biz de buna diyoruz ki bu çok illüzyonist bir şey. Başı açıklık da siyasal bir tercihtir. Başı açık olan tarafsız oluyor da kapalı olan nasıl taraflı oluyor? Ya da bunu belirleme hakkı kime ait? Biz diyoruz ki toplumda hangi kesimler varsa, o kesimlerde hangi renkler varsa o renkler her yerde her şekilde özgür olmalıdır. Bu çok insani bir şeydir. Amerika’yı yeniden keşfetmeye hiç gerek yok. Bunu dünyada pek çok ülke pek çok toplum zaten yapıyor.

Onu bırakın bugün 70 binden fazla insanı katletmekte olan Esad rejimi bile Suriye’de savaş öncesi Türkiye’den çok daha çoğulcu, çok daha insanların kıyafetleri falan görünürdü yani, başörtüsü falan sokakta. Türkiye hâlâ Esed rejiminin gerisinde bir tartışmayı yapıyor. Esed rejimi bile o Baasçı, katliamcı dediğimiz rejim bile onu onaylamıyoruz asla ama o bile bu konuda çok daha ileride. Çok komik ve çok rezil bir şey aynı zamanda. Bugün İngiltere’de şeriat mahkemeleri var. İngiltere diyor ki, “Eğer o bölgedeki halk kendi hukukuyla, medeni hukukuyla, kendi nasıl istiyorsa o hukukla yaşayabilir” diyor. Özerk, otonom hukuk alanları oluşturuyor, çok hukuklu bir toplum yapısı oluşturuyor. Böyle birçok örnek verebiliriz dünyadan. Tunus’ta da benzeri bir süreç yaşamışlar. Dolayısıyla bu böyle çok arkaik, çok geri zekalı bir Fransız tecrübesi yani. Kaldı ki Fransa’da, olayın beşiğinde bile bu kadar Ortodoks bir laik, tek tipçilik yok.

"BAŞÖRTÜSÜ YASAĞIYLA İLGİLİ ÜRETİLMİŞ KORKULAR TAMAMEN SANAL BİR ŞEY"

En son Tunus’a gittiğinizi biliyorum. Orada da bizdeki laiklik tartışmalarına benzer gerilimler yaşanıyordu. Tunus’ta bu süreç nasıl işliyor?

Şu anda Tunus’ta 28 Şubat Türkiye’sini andıran bir durum var. Bin Ali rejiminin kafası kopartılmış ama gövdesi duruyor. Çok ciddi bir laikleştirilmiş sahil kesim var, Türkiye’deki sahil kesim gibi.

İnsanların özgürce kendi kimliklerini ifade etmesinden korkmamalıyız. Başörtüsünün kamudaki temsili de bununla bağlantılı bir şey. Biz istiyoruz ki herkes kendi dininden, ki biz dinden insanların yaşam tarzını anlıyoruz. İslam dinini okumuş ya da Kur’an’ı genel anlamda okumuş bir insan din deyince bir yaşam tarzı, dünya algısı ve bir öte dünya algısını anlar. Bunun için biz diyoruz ki, dinde, yaşam tarzında zorlama yoktur. İnsanlar kendi yaşam tarzlarını özgürce genel toplumun kesişme noktasını bozmamak şartıyla şiddete başvurmamak, başkasının hakkını gasp etmemek şartıyla yaşayabilmeli. Başörtüsünün bugüne kadar, İslami kimliğin bugüne kadar bu topraklarda kimsenin tavuğuna kış dediği yok. Kimseye bir şekilde toplumsal tehdit oluşturduğu falan yok. Başörtüsü yasağıyla ilgili üretilmiş korkular da tamamen sanal bir şeydir. Dolayısıyla Türkiye normalleşme sürecini yaşadıkça, böyle gereksiz vesveselerinden kurtulacak. Bu biraz psikolojik hastalıkların ürettiği vesveseler gibi. Nasıl bir insan gereksiz vesveselerle kendisine engeller oluşturur. Türkiye toplumu da böyle bir şey yaşıyor. Kürtlerden, başörtüden, komünistlerden, gençlerden korkuyor. Kendisinden korkuyor, her şeyden korkuyor.

"DEVLETİN GÖREVİ ALAN AÇMAKTIR"

Türkiye toplumu Kürtlerden, başörtülülerden, komünistlerden, gençlerden bir korkusu olduğunu mu düşünüyorsunuz? Kimin korkusu var?

Hayır, halkın böyle bir korkusu yok. Birileri bir rant, bir kazanç aracı olarak buradan geçindiği için bu korkuları büyütüyor ve abartıyor. Mesela şu örneği verelim: 2004-2005 yılındaki Ergenekon süreciyle bunu çok daha rahat anladık. Acayip kilise evler, misyonlerler, Hristiyanlaşıyoruz…  Her yer kilise oldu filan… Misyonerliği yakından takip ediyorum. Böyle bir şey yok diyorum. Çünkü Türkiye’de misyoner olmak demek küfür yemeyi, dayak yemeyi, hakarete uğramayı göze almak demektir. ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satmak’ gibi bir deyimimiz bile var. Bu adamlar Türkiye’de ne yaparsa yapsın, 80 milyonluk bir ülkede hangi misyonerlik faaliyeti yaparsa yapsın en fazla % 1, o da çok zor Hristiyan yapabilir Türk toplumunu. Ama o tarihleri düşünün… “Hristiyanlaşıyoruz!, her yer kilise oldu!” yaygarası...

Haydar Baş’a soruyorlar, deliliniz ne? Zaten bütün ‘ışık evleri’ kilise diyor. Böyle bir şey yani. Ama sonra o bulutlar dağılınca gördük ki, bir savcının yargı operasyonuyla gördük ki yokmuş böyle bir şey aslında… Bizi kandırmışlar ama Rahip Santora’yı öldürdüler, Hrant Dink’i katlettiler, o gençlerin hepsinin art niyetli olduğunu düşünmüyorum. Korkunun ürettiği gençler onlar. Yaygaraların havasına giren genç gidiyor ve Rahip Santaro’yu “vatanı kurtarmak(!)” için öldürüyor. Ona silahı veren art niyetli ama silahı çeken çocuk Kurtlar Vadisi izliyor. Cemil Meriç’in deyişiyle “deli gömleği” olan şeyler. Dolayısıyla bence özgürlük alanı genişledikçe ve insanlar normalleştikçe daha rahat konuşabilme ve daha sakinleşecekler yani.

Özgür-Der tüm alanlarda sadece öğrencilerle ilgili değil, başörtüsünü İslami kimliğin tüm şeylerinin serbest bırakılmasını savunuyor. Sadece İslami kimliğin sembollerini değil diğer ideolojilerin, dinlerin de ifadelerinin serbest bırakılmasını savunuyor. Sadece kendisi için değil, herkes için adalet istiyor. Şiddete başvurmadığı sürece, tehdit etmediği sürece, dayatmadığı sürece; ikna edebilir, eşit şartlarda yarışa başlar, ben İslam’ı anlatırım, öteki ateizmi anlatır. Kim ateist olursa olsun, ben de İslam’ı anlatırım. Devletin görevi bunları düzenlemek değildir. Devletin görevi alan açmaktır.

"ÖZGÜRLÜK VE SOSYAL ADALET GİBİ ALANLARDA TOPLUMU BOĞARSANIZ O GENÇLER DE BAŞKA YERLERE KAÇARLAR"

Yapılan araştırmalara göre Türkiye’deki gençlerin büyük bir çoğunluğu imkanı olsa yurt dışına gidebileceğini ve orada yaşayabileceğini söylüyor. Sizce gençler Türkiye’den neden gitmek istiyorlar? Gençler, Türkiye’de neyden memnun değil?

Bunun sebebi demin bahsettiğimiz boğucu ortam. Hem sosyal adalet konusunda; fakirlik, zenginlik, orta sınıf konusunda toplumdaki mülkiyeti adil bir şekilde insanların sosyal paylaşımını sağlamazsanız birileri çok zengin birileri çok fakir olursa; çok fakirler hiçbir zaman o zenginlerin durumuna gelemeyeceklerini görüyorlarsa o zaman bu insanlar ya hırsızlık yaparlar ya ahlaksızlık yaparlar. Bunları yapamayacak olan insanlar ve gençler de ne yapar, bu konudaki daha fırsat eşitliğinin olduğu yerlere gitmeye çalışırlar. Bu sadece sosyal adaletle ilgili değil.

İkincisi de düşünce özgürlüğü boyutu. Yani siz eğer insanları böyle boğarsanız o insanları Kanada’ya giderler. Başörtüsü sebebiyle birçok genç kız ABD, Kanada’ya, Avrupa ülkelerine, Arap ülkelerine gitti Avusturya’ya, belgeselleri de çekildi ve oradan çok üstün düzeyde eğitim alarak profesör olarak, doktor olarak, kendisini çok geliştirerek ya ülkesine döndü ya da orada hayatına devam etti. Yani bunun sebebi bu. Özgürlük ve sosyal adalet gibi alanlarda toplumu boğarsanız o gençler de başka yerlere kaçarlar. Bu çok normaldir. Hicret bu anlamda çok fıtri bir şey. Hz. Peygamber için de bu böyleydi. İnsani bir şey.

"GENÇLER OLARAK SANAL MERKEZLİ BİR İLİŞKİ GELİŞTİRMEK GAYRİ İNSANİ (FITRİ) SONUÇLARI BERABERİNDE GETİRİYOR"

Bugünkü gençlerin hepsi televizyonla büyüdü. Şimdi buna bir de sanal dünya eklendi. 
Gençlerin algılamaları, hayal dünyaları, zihinlerinin çalışması, bakışları, görüşleri, kodlamaları, hepsi görsel ya da sanal dünyanın kurallarına göre şekilleniyor. Bu dünyanın nimetleri ya da kötülükleri gençleri nasıl etkiliyor? Bu anlamda gençlere ne yapmalarını tavsiye edersiniz?

Araç, yapandan bağımsız bir şey değil. Dolayısıyla aracı kurgulayan zihin Batılı modern paradigmaya göre programlıyor. İnterneti, televizyonu vs. araçları… Dolayısıyla oradaki insanlar arası ilişkileri de kurguluyor.  Ona göre örneğin, arkadaşlık ilişkilerini, karşı cinse yönelik hukuku, ilişkileri, kadın erkek ilişkilerini… Bütün ilişkileri o araç bize kurguluyor. Ona göre arkadaş oluyorsunuz, eş oluyorsunuz. Eş programı var mesela oradan eş buluyorsunuz, internetten arkadaş oluyorsunuz. Mesela benim 5 bin tane arkadaşım var Facebook’ta. Ama şimdi gerçekten 5 bin tane arkadaşım mı var benim? Çok iyi arkadaşım diye yazıyorsunuz, sonra bir konuda anlaşamıyorsunuz, adam tak diye seni siliyor, görüşmüyorsunuz sonra. Çok sentetik ilişkiler… Normalde dostunsa kırılırsın ama sonra gider konuşursun. O araç böyle bir şey belirliyor. Dolayısıyla bu araçları mümkün olduğunca minimum düzeyde kullanmak gerekiyor. Minimum düzeyden de kastım şu; bizim ilişkilerimizi, hayatımızı düzenleyecek derecede ipleri bu araçların eline vermememiz gerekiyor. Hem gençler olarak, gerçek dünyadan kopuk bir sanal dünya ve sanal merkezli bir ilişki geliştirmek sanal ve sentetik, gayri insani, gayri fıtri sonuçları beraberinde getiriyor. Demin bahsettiğim örnek gibi. Adam bir yere davetiye yollamış, 10 bin kişi katılacağım diyor, 5 kişi geliyor. Söz verip sözünü tutmamayı normalleştiren bir şey bu. Ve kimse bundan rahatsızlık hissetmiyor. Oysa normal hayatta mahcubiyet hissedersiniz. Bu aracın kurgusundan kaynaklanıyor. Özgür iradenizi, İslami şahsiyetinizi bırakıp Facebook,  olursanız, o zaman böyle oluyor işte. Dolayısıyla sağlam bir gerçek şahsiyet inşa etmemiz gerekiyor öncelikle.

Sağlam gerçek şahsiyet interneti, televizyonu, radyoyu, bilumum şeyleri bir iletişim aracı olarak kullanması gerekiyor, telefon gibi mesela. Telefon içinde yaşayan insanlar var. Bir de haberleşme aracı olarak kullananlar var. Dozajında bırakıp, benim araca hakim olmam gerekiyor.  Araç beni araç olarak kullanmamalı. İnternette şu anda şey var, insanların özel hayatlarını satın alıyor. Siz onun bir parçası oluyorsunuz yani. Halbuki o benim olması gerekiyordu. Yabancılaşma teorisi var ya, ben onun oluyorum. O benim olması gerekirken… Benim telefonum olması gerekirken, ben ise onun bir parçasına dönüşüyorum. Bir süre sonra da o beni yönetmeye başlıyor. Mesela diyor ki, ben değiştim, yeni bir modelim var, beni mutlaka alacaksın. Dolayısıyla interneti özellikle gençlerin çok ciddi bir tedirginlikle kullanmaları gerekiyor.

Bence büyük oranda iletişim, diğer konuda da ulaşım, haberleşme, bilgiye ulaşım anlamında kullanılması gerekiyor. Onun dışında içinde kaybolduğunuz bir alan burası, artık siz asosyal oluyorsunuz. Sosyal medya asosyal insanlar üretiyor. Mesela ben diyorum ki 5 bin arkadaşım var, aslında benim 5 bin arkadaşım falan yok. Orada taş çatlasa 15 arkadaşım vardır, 5 bin kişiden. Geri kalan takip eder, tanışıktır, tanışıklık vardır ama o arkadaş değildir, dost değildir. Bu ilişkilerimizi biz gerçek hayatta inşa ederiz. Bu konuda gençlerin sokaklara çıkması lazım, konferanslara gitmesi lazım, gerçek iletişim kurması lazım. Tamamen bir internet karşıtlığım yok, bunu dozajında bırakmanız gerekiyor. Adam mesela namaz kılmıyor, mücahit, klavye mücahidi. Hanım kardeşlerimiz burada görsen kaçar ama orada fotomodel gibi…

"MISIR’LI YA DA TUNUSLU GENÇLER SADECE FACEBOOK’TA DEVRİM YAPMADILAR"

Sanal dünyanın nimetlerinden biri de gençlerin sosyal medyada kendilerini ifade etmelerinde aracı olması. Hatta son dönemde ‘Arap Baharı’ ile sosyal medya üzerinden gerçekleşen ayaklanmaların, devrimlerin olduğu söyleniyor. Hem bu konuyla ilgili hem de sosyal medyayla ilgili neler düşünüyorsunuz?

Bir toplumda özgürlük alanınız kısıtlıysa, böyle oturup konuştuğunuzda yanınıza hemen bir sivil polis dikiliyorsa, konuşamıyorsanız o iletişim araçları üzerinden toplanabiliyorsunuz. Sosyal medyanın böyle bir olumlu yanı var. O iletişim aracı bir özgürlük platformuna dönüşüyor bazı toplumlarda. Normalde gerçek ilişki kuramayan bazı insanlar, gerçekten oturup konferans veremeyen insanlar orada bunu sağlıyor ve bu şekilde itici bir güce dönüşüyor. Ama bu tamamen orada oluşmuş bir şey değil, bunun bir tabanı var. Mısırlı ya da Tunuslu gençler sadece Facebook’ta devrim yapmadılar. Ama o iletişim ağını çok aktif kullanarak, toplumsal hareketi organize edebildiler.

Sadece bu yolla olmuş bir şey olsaydı, o zaman bu soru ortaya çıkardı. Ama ben diyorum ki, bu sadece bununla olmuş bir şey değil. İran devriminde de aynı şey oldu. O dönemde internet yoktu, ses kasetleri vardı. Humeyni Fransa’da konuşuyordu. Hemen gençler çekiyorlardı, İran’ın her yerine el altından yayıyorlardı. İnsanlar onu dinleyip, ona göre hareket ediyorlardı. Bu da mesela modern bir aracın bir devrimde kullanılma örneklerinden bir tanesi. Ya da uçakla kağıt atıyor, siz istediğiniz kadar uçakla kağıt atın, İsrail yapıyor bunu. Kağıt atıyor Filistinlilere, eğer toplumsal taban yoksa kağıdın, kasedin ya da Facebook’un karşılığı olmaz. Bizim Türkiye’de de bir sürü devrim Facebook’ları var ama Türkiye’de devrim olmuyor. Taksim’e çağırıyor insanları ama kimse gelmiyor. Demek ki keramet Facebook’ta değil. Facebook bir araç. Toplumsal bir taban var. O toplumsal tabanın üzerine siz telefonla konuşamıyorsunuz dinleniyor, gazete çıkartamıyorsunuz, internet üzerinden haberdar ediyorsunuz. O kesildiğinde başka yollarla insanlara ulaşıyorsunuz. Ama Facebook’la, Twitter’la devrim yapmış olmuyorsunuz. Onlar bu devrime katkı sağlayan birer araç sadece. El Cezire gibi TV kanalları, açık toplum yani artık böyle kapalı toplumlar yok.

"BAŞLARINDAKİ LİDERLER FARKLI AMA DEVRİM AYNI"

Peki ‘Arap Baharı’ ile başlayan ayaklanmalar diğer ülkeleri nasıl tetikledi? Birbirlerinden bu kadar etkilenmelerini neye bağlıyorsunuz?

Aynı anda dediğin, hepsi aslında aynı toplumun farklı şubeleri gibi… Edirne’de bir şey oluyor, Bingöl’de de yansıması oluyor. Onun gibi bir şey, yoksa Tunus ayrı bir ülke değil. Tunus, Libya hepsi bir, aynı kültür, aynı toplum, aynı din. Başlarındaki liderler farklı. Devrimin şartları vardır. Bir, düşünce özgürlüğü kısıtlanacak, iki işkence açıktan uygulanıyor olacak, sosyal adaletsizlik had safhada olacak. Sosyolojik yasalar bunlar. Reform yapmayan bir diktatör olacak. Bunlar olduğunda devrim olur, insanlar isyan eder. Amerika’da niye devrim olmuyor? Orada da açlar var falan… İngiltere’de, Fas’ta ya da Türkiye’de. Çünkü aşamaya yayıyor ve reformize ederek talepleri aşağıya çekiyor falan. Devrim dediğimiz şey pat diye olmaz zaten. Belirli bir kıvamı vardır. mesela biz Tunus’a gittik, Tunus’ta sosyalistlerle, İslamcılarla, normal halkla görüştük. Hepsinin ortak şeyi şuydu, artık yeter noktasına gelmiştik, Gafsa diye bir şehirde sivil itaatsizlik eylemi yaptık. Bütün şehirde hayatı durdurduk. İşçilerin başlattığı bir eylem, 2005’te. Diktatör yapılar olduğu için bunlara biz ulaşamıyoruz, bilemiyoruz. Adamların belli bir süreci var. Komünist partinin 30-40 bin üyesi hapiste. Nahta Partisi’nin, bir gösteri yapıyorlar 60 bin üyesi hapiste, bir o kadarı ülke dışına kaçmış. Zaten büyük bir baskı var.

"TEKNOLOJİK AYGITLARI İYİ KULLANMAK ÖNEMLİDİR AMA GENÇ NESİL İÇİN ÖNEMLİ OLAN AHLAKTIR"

Yeni kuşak gençlik “Y kuşağı gençlik” olarak da adlandırılıyor. Bu kavram genellikle 90’ sonrası doğumlular için kullanılan bir ifade. Y kuşağı gençler; iyi seviyede teknoloji algısı, bilgisi, kullanımı olan gençler olarak ifade ediliyor… Sizce teknoloji gençleri nereye götürüyor? Ya da gençler bu teknolojiyle nereye gidiyor?

Bu yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. Charlie Chaplin’in güzel bir filmi var –Modern Zamanlar- yabancılaşma ile ilgili. Orada Chaplin’in simgesel sahnesinde bir çarkın dişlisine dönüşüyor. Dolayısıyla burada deminkinin biraz tekrarı olacak ama aygıtlar mı bizi kullanıyor, biz mi aygıtları kullanıyoruz paradoksuna kapılıyoruz. Eğer aygıtları biz kullanacaksak o zaman kurallı ve ilişki tarzını bizim geliştirmemiz gerekiyor.

Bizim geliştirmemiz için de Müslüman gençler için söylüyorum: Çok sağlıklı Kur’an’i bir altyapı, arı duru din anlayışı, aklı özgür kılan, taassup ehli olmayan bir din anlayışı ve manevi hayatı çok sıkı esas alan sünneti, dengeli örnekleri esas alan bir manevi hayatı, gerçek hayattaki ibadetle bezenmiş bir İslami hayatı olması gerekiyor. Bu ikisini oluşturduğunda bir kişi kendisinden emin, kendisine güvenen, Facebook’ta bir şeye tıkladığında Allah’ın Facebook’tan da hesap soracağını bilen, Allah’ın Twitter’dan attığı twitten de, meleklerin twitleri de yazdığını bilen farkında olan bir kişi en azından belki diye bir şey tıklar. Ya da katılmıyorum, katılacağım ama şöyle olursa diye not düşer, biraz önceki örnekten gidersek…

Dolayısıyla yazıcıdan çıktı almak önemlidir tabi ki aygıtları iyi kullanmak bu genç nesil için önemlidir ama önemli olan ahlaktır. İslam ahlakına sahip olmak… İslam ahlakına sahip olan bir çobanla İslam ahlakına sahip bir devlet başkanı, bir internet sitesi editörü sahici ilişkiler kurar. Ama eğer o yoksa, o aracı iyi kullansanız da kullanmasanız da sizin yapacağınız şeyler sonuçları itibariyle kötü şeyler çıkacaktır. Çoban koyunu çalar, interneti kullanamaz ama ötekisi de internetten insanları dolandırır. Aygıta hakim olmakla alakalı bir durum.


"TÜRKİYE’NİN BİR İSLAM BİRLİĞİ İNŞA EDEBİLECEĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM"

Türkiye’yi gençler üzerinden düşündüğünüzde nasıl bir gelecek tasarlıyorsunuz? Nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyorsunuz? Gelecek hayalinizi kısaca anlatır mısınız?

Gelecek hayalimiz, devletin sadece insanların kesişme alanına bir hakem olarak müdahale edebileceği, bir hırsız eve geldiğinde polis gelip onu yakalar, bu anlamda polise ihtiyaç vardır. Ama polis özgür düşüncesini ifade eden bir insanı işkence yaptığında o anlamda polise ihtiyaç yoktur. Bunu yapamaz. Bunun gibi benim hayal ettiğim toplumda özellikle gençlerin özgür düşünebildiği, her çeşit fikri rahatça tartışabildiği ama o kesişme alanında birbirine karşı zor kullanmadığı bir toplum hayal ediyorum. Ama tabi ki bu toplumun temelinde İslami bir gençlik var. Bunu yapabilmek için Müslümanların adil bir örneklik, orta bir ümmet olması gerekiyor. İnsanlara örnek olmaları gerekiyor. Ben umutluyum açıkçası. Çünkü Hakk’ın olduğu yerde batıl zail olur. Hak kesin ve nettir, kendisine güvenir, hiçbir şeye tartışmaktan ve konuşmaktan kaçınmaz, hakaret etmez. Batıl uçucu, geçicidir. Dolayısıyla hakkı temsil ettiğini düşünüyorsa bir insan, en azından o iddiadaysa bu şekilde bakması gerekiyor. Biz kendimize güveniyoruz, her şeyi konuşup tartışabiliriz.

Bu anlamda özgürlük alanlarının daha genişlediği, resmi ideolojilerin olmadığı daha güzel bir Türkiye düşünüyorum açıkçası. Bunu sadece Türkiye’yle bağlantılı değil, tıpkı AB ya da ABD’nin örgütsel teknik olarak birleştiği gibi Türkiye’nin diğer İslam ülkeleriyle önce bir konfederasyon, sonra bir federasyon daha sonra da entegrasyon içerisinde bir İslam birliği inşa edeceklerini düşünüyorum açıkçası. Bu adımların atılmasıyla sınırların anlamsızlaştığı İstanbul’dan yola çıkıp Fas’a kadar seyahat edebileceğimiz bir İslam ülkesi hayal ediyorum.

Bu aslında bir hayal değil. AB de bir ekonomik işbirliği olarak başladı. Şu an ortak para birimi, idealleri, bayrağı var. Ama her ülke kendisi yine var. Sonuçta İslam ülkeleri de bu şekilde birleşebilir. Şu an baktığınızda haberlere İslam dünyasının her yerinden kan ve gözyaşı akıyor. Bu ancak bu şekilde bir birlikle son bulabilir. Bu da çok uzak bir şey değil. Bu günlerde bunun küçük adımları atılmaya başlandı, vizelerin kalkması, entegrasyonun artması vb. bu bahsettiğim ideal için de bu ümmetin başında zulmetmiş olan, özgürlüklerini kısıtlayan tüm despot rejimler ve tüm deli gömleklerden kurtulmak gerekiyor. Bu da son yaşadığımız Arap Baharı sürecinde bir umut ve başlangıç olduğunu düşünüyorum. İnşallah devamı gelir.

 

HABERE YORUM KAT

1 Yorum