1. YAZARLAR

  2. İsmail Azeri

  3. Azerbaycan Mücahidlerinin Öyküsü
İsmail Azeri

İsmail Azeri

Yazarın Tüm Yazıları >

Azerbaycan Mücahidlerinin Öyküsü

A+A-

Azeri Mücahitler hem davet hem de savaş anlamında fikir birliği içerisinde büyük İslami hareketlerle koordineli bir biçimde çalışma yürütürlerse, belki de en önemlisi tekfir konusunda kendilerini arındırabilirlerse başarılı olurlar

Kafkasya’nın kalbi, Hazar’ın kıyısı, petrol ve doğalgaz ülkesi olan Azerbaycan uzun müddet Sovyetler ‘in işgali altında kaldı. Doğal olarak bu zamanda İslami yaşantı zayıfladı ve neredeyse bitme aşamasına geldi. Ama buna rağmen sayıları az da olsa gizli gizli dini yaşamaya çalışan insanların varlığından söz ediliyordu. Sovyetlerin dağılmasından sonra İslam Dünyası, zulüm altında kalmış Müslüman kardeşlerine İslam’ı öğretmeye, onları aslına döndürme çabalarına  giriştiler. 

O dönemde komşu ve kardeş ülke olan Türkiye’de dindar kesime karşı zulümler en acımasız şekilde yapılıyordu, düşmana ihtiyaç bırakmayacak bir ihanet çemberi Müslümanların etrafını sarıyordu, daha doğru bir tabirle kendi vatanlarında birer yabancı gibi yaşanmaya zorlanıyordu Müslümanlar. Kendi iç sorunlarıyla uğraşan Türkiye, komşu ülkelerdeki İslam davetine yeterince ilgi gösteremiyordu. O zamanlar Türkiye’de siyasi İslamcıların lideri sayılan  Prof.Dr Necmettin Erbakan’ın ve başka kurumların bazı girişimleri olmuşsa da  arzu edilen derecede etkili olamamıştır. Bu  durumdan istifade  eden diğer komşu İran, kendi mezhebini yaymak, pazarlamak için muazzam bir çaba içine girdi. Mescitler, medreseler, öğrenci yetiştirme merkezleri, teşkilatlar vs. Nitekim başarılı oldular da. Günümüze kadar da bu  çalışmalarını devam ettirmektedirler.

Tüm bunlar olurken ülkedeki okullarda hala komünizim anlatılıyor, insanların hakikate ulaşması engelleniyordu. Komünizim dağılmıştı; ama komünistler ölmemişti, hala yerlerini ve makamlarını koruyorlardı. Tam da bu keşmekeşlikler içinde İslami kavramlar  tekrar konuşulmaya başlıyordu. Bunun nedeni 1991 yılında Çeçenistan’da Rusya’ya karşı başlayan direniştir. Şöyle ki: Azerbaycan’ın  Dağıstan’a sınırı olması münasebetiyle savaşa gelen Araplar, Türkler ve diğer halklar Azerbaycan’dan geçmeleri gerekiyordu. Aynı zamanda burada konuşlanıp Çeçenistan’daki direnişe para aktarıyorlardı. Öyle ki bugün Küresel Cihad’ın lideri sayılan Eymen el Zevahiri bile o dönemde Azerbaycan’a gelmiş hatta orada yakalanmış bir müddet hapiste bile kalmıştır. Tam da bu dönemde Azerbaycan’a gelen Araplar ve diğer halklar İslam'ın temiz ve doğru yorumu olan Ehli Sünnet davetini başlatmış bulunuyorlardı.

Tarih 1991-1993 yıllarını gösteriyordu. İnsanlara Tevhid ve Ehli Sünnet akidesi anlatılıyordu. Artık özellikle gençler mescitlere geliyor, halk İslam’ın anlatıldığı ders halkalarına katılıyordu. İnsanlar tabiri caiz ise fevce fevc İslam’ın serin sularına akın ediyorlardı.  Gün geçtikçe bilinçlenen Azeri Müslümanlar artık Çeçenistan’da olan Cihad’tan , Arap ve  diğer İslam  ülkelerinden gelip direnişe katılan ve yardım eden mücahitlerinden  etkileniyorlardı.

Bu dönemde onlara  katılıp Çeçenistan dağlarına giden Azeri Müslümanları  bile vardı, hatta zaman içinde Kuzey Kafkasya’dan Azerilerin şehit olduğu haberleri gelmeye başlamıştı. Daha da ilginci Kuzey Kafkasya’daki direniş liderlerinin üst kademesinde bile Azeriler vardı. Buna örnek olarak; çatışmaların en şiddetli yeri olan Dağıstan’ın umumi Emiri Azeri Mecid’i vermek çok yerinde olur. 

Tüm gelişmeler bilhassa gençler arasında yepyeni bir heyecan uyandırıyordu. Bir müddet sonra başkent Bakü’de Selefi anlayışı yaşayan Müslümanların yoğun olduğu mescitler bile açılmış, halka İslami davet yapılmaya başlanmıştı. Cihad’a yardım ve mücahid gönderiliyordu. Bir müddet sonra Çeçenistan’da en meşhur komutanlardan sayılan Ruslan (Hamzat) Gelayev’in komutası altında Tebuk isminde 50 kişilik Azeri cemaati bile oluşmuştu. Her şey  yolunda gidiyordu. Bu süreçte Suud’a gidip ilim alan talebeler de vardı. Bunların çoğu Suud’da, Suudi siyasetine uygun, ülke başkanlarına saygılı, cihad’tan uzak; sözün özü Suudi Kraliyet Ailesi’nin çizdiği sınırlar çerçevesinde "yarım Selefi" ya da diğer bir ifadeyle sahih bir akideye sahip olmayacak şekilde  yetişiyorlardı. Bu Suud’un kendi politikasıydı elbette; çünkü  Körfez Savaşı'ndan sonra Suud'da bir  sistem oluştu ve sahte  alimler  yetiştirildi  kraliyet ailesini korumak  ve insanları  dinle aldatmak için ülkeden oraya tahsil almaya gidenler de bu bilinçle yetişiyor, ve orada öğrendikleri eksik ilimi Azerbaycan'a getiriyorlardı  ve  cihad kelamı eden her insan da harici  (aşırıcı) oluyordu onların nazarında.

Tüm bu yaşananlara rağmen 2000-2001 senesinde Çeçenistan’ın arka cephesi sayılan Pankisi Deresi’nde Rovşen Bedalov liderliğindeki Tebuk isimli kalabalık  bir mücahit grubu oluşmuş idi. Bu grubun lider kadrosunda olanlardan başta Revşen Bedalov olmak üzere birçok kişi eskiden Karabağ savaşında aktif savaşmış. O savaşta Azeri askerlerine liderlik eden vatanseverler bile vardı. Bu insanlar Elçibey siyasi hareketinin içinde olmuş ve dava şuurunu taşıyan insanlardı. İslami yaşantıdaki ispatlanmış dünleri ve bugünleri, gelecek İslami hareketin içinde de ağır basacakları sinyalini veriyordu. Nitekim öyle de oldu. "Acaba Karabağ’ı işgalden kurtarabilir miyiz" diye hayaller kuruluyordu Pankisi’deki Tebuk Cemaati'nin zihninde. Çünkü onlar; Rusya destekli zalim  Ermenilerin mazlum ve mağdur Karabağ halkına sırf kimliklerinde ve milletlerinde Müslüman ve Türk yazdığı için yaptığı akıl almaz zulümlerin ve soykırımın bizzat canlı şahitleriydiler. (Karabağ’da yaşanan  soykırımı ve zulmü bir başka yazımızda anlatacağız  )

Bir müddet sonra bu grubun liderleri Azerbaycan’a ve Çeçenistan’a seferler düzenliyor,  üst düzey mücahitlerle istişareler yapılıyordu. Bu istişarelerin sonunda çok miktarda silah temin edilmişti, hem içerden hem de dışarıdan. Bu temin edilen silahları Karabağ sınırında kiralanan evlerde toplamak ve bir gece ansızın Karabağ’a gerilla hareketi başlatmak istiyorlardı. Grubun lideri Rovşen Bedalov zaman geçtikçe dikkat çekmeye başladığından kendisinin öldüğü haberini çıkartmış gözden kaybolmuştu ve hatta inanılabilirliği artsın diye de, kendisine sahte mezar bile yaptırmıştı.

Tebuk Cemaati kararlıydı ve artık çalışmalar başlamıştı. Zaman ilerledikçe Azerbaycan’da Gürcistan üzerinden gelenler silahlarıyla beraber toplanmıştılardı. Fakat  o zamanlar profesyonel ve tecrübeli olmayan Cemaat çok açık vermiş. Azerbaycan Devleti durumun farkına varmış ve büyük bir operasyon başlatarak grubun üyelerinin hemen hemen tamamını yakalamıştı. Grubun lideri de 10 sene hapis cezasına mahkum edilmişti, içlerinde müebbet alanlar bile vardı (onların bazıları hala hapisteler). Trajik olan şu ki grup vatan gönüllüleri olarak değil de terörist olarak muamele görmüş ve yargılanmışlardı. Fakat kamuoyu ve devletteki bazı adil insanlar bunların amaçlarını ve stratejilerini bildikleri için grubun yarısı birkaç sene sonra beraat etmişti.

O günlerden sonra Azerbaycan gençliğinin arasında bu olay çok ciddi bir yankı bulmuş ve bu olaylar insanların İslam’a sempati duymasına vesile olmuştu. Dolaylı olarak da o cemaatin üyeleri ve İslam’a gelen yeni gençler Afganistan’ın işgali sebebiyle hem Afganistan’a hem de Çeçenistan’a akın edip Cihat’a katılmışlardı. 

Afganistan ve Çeçenistan’da çok sayıda şehit edilen Azeri mücahidi vardır. Orada kurdukları cemaatler çok büyük başarılar göstermemiş olsalar da sonuç olarak Afganistan Cihadının içinde aktif rol almıştılar. Tam da bu noktada bunu eklemeden geçemeyeceğim, Azeri mücahitler Afganistan’a herhangi bir Şer’i, siyasi ve stratejik eğitim almadan, tamamlıya saf duygularıyla gittikleri için orada da tam manasıyla bir başarı gösterememişler. Kendi aralarında bölünmeler ve fitneler olmuştur; bunun en büyük tezahürü de tekfir fitnesi olmuştur. Azeri mücahitlerin bazılarının neden tekfir fitnesine düştükleri ile ilgili ayrıntıları ‘Azerbaycan’da Yükselen Tekfir Tehlikesi’ adlı makalemizde genişçe izah etmeye çalışmıştık ama kısaca vurgulamak gerekirse İlim ehlinin olmaması, gençlerin sert olması ve Suud’dan eğitim alıp gelen eksik Selefilerin tahrikleri vs.

Konfüçyüs demiş ya tarih tekerrürden ibarettir. İki sene önce Suriye’de başlayan ayaklanma ve diktatör Esad’a karşı direniş bütün İslam Coğrafyasındaki Müslümanlarda olduğu gibi Azerbaycan’daki Müslümanların da vicdanını sızlattı. Ve bu savaşa Azeri Müslümanlar   akın etmeye başladı. İlk günlerden beri savaşa katılan Azeri Mücahitler birçok şehit verdiler. Ketibet-ül Muhacirin ismiyle kurulan muhacir cemaatında çok aktif görevler aldılar. Hatta cemaatin Askeri ve Savaş eğitim emiri Azerilerden oldu. Şurada tarihe not düşsün diye vurgulamak gerekiyor ki Ketibet-ül Muhacirin umumu askeri Emiri Ebu Yahya’nın küçük kardeşi savaşın ilk başlarında şehit edildi  1.5 sene  sonra  ise Suriye  direnişine  büyük katkılarda bulunan, ve üstün başarı gösteren  daima en ön safta olduğu söylenen Ebu Yahya’nın kendisi de Suriye'nin Hama şehrinde   uçaktan  atılan  bir  füzeyle öldürüldü ve  aynı  zamanda Ebu Yahya Çeçenistan direnişine lojistik destek verdiği ve  Afganistan direnişinde de bizzat  aktif görevler aldığı biliniyor.

Zaman ilerledikçe Azeriler Suriye savaşında daha etkili olmaya başladılar, büyük cemaatler içinde kendi oluşumlarını bile kurdular. Bugün ise Suriye Cihadı’nda Ahrar-u Şam, Cephet-un Nusra ve IŞİD çatısı altında savaşan yüzlerce  Azeri vardır. Bugüne kadar da Azeri Müslümanlar Suriye’de 50’ye yakın şehit vermişlerdir. Konuyla ilgili en dikkat çeken husus ise yaklaşık 10 sene evvel kurulan, Karabağ planları yapmış olan Karabağ’da gerilla savaşı başlatmak isteyen, sonra büyük bir operasyonla yakalanan ve sonra Çeçenistan’da savaşan Tebuk Cemaatinin mensupları bugün Suriye Cihadında aktif görevler alıyor. Belki daha da ilginci o zamanki grubun lideri olan Rovşen Bedalov'un 10 senelik hapishane hayatından sonra bu gün Suriye’de kalabalık bir cemaatin başında lider olması ve yoluna sağlam adımlarla devam ediyor olması. Ama yine de tüm bu çaba, emek ve şehitlere rağmen Azeri Müslümanlar Siyasi, Ekonomik ve İslami davet alnında gözle görülür bir başarı sağlayamamışlardır. Bunun en önemli sebepleri benim kanaatime göre şunlardır:

1)    İlim ehlinin ve bilgili insanların yetiştirilmemesi.

2)    Sistemsiz çalışmaları

3)    Aralarında bölünmelerin olması ve ciddi manada fikir birliğinin sağlanamaması.  

4)    Suud’dan tahsil alıp gelenlerin yaptıkları tahribat ve duru ittikadın anlatılmaması.

5)    İlimsiz bir yaşantı süren gençlerin tekfir fitnesine düşmesi

6)    Tekfir fitnesine yakalanmış bu Müslümanların büyük İslami hareketler tarafından dışlanması.

Aklı selim Alimlere  göre Azeri Mücahitler bunları aşarlarsa hem davet hem de savaş anlamında fikir birliği içerisinde büyük İslami hareketlerle koordineli bir biçimde çalışma yürütürlerse, belki de en önemlisi tekfir konusunda kendilerini arındırabilirlerse, İslam ümmetine ve kendi halkına karşı yumuşak bir siyaset benimserlerse ilerde çok büyük başarılar elde edebilirler.

Aynı zamanda Suud’da tahsil almış talebeler Suud’un siyasetini ve maslahatını değil de İslam ümmetinin maslahatı doğrultusunda hareket ederlerse bu hayal edilen durum gerçekleşir.

Kaynak: Pressmedya

YAZIYA YORUM KAT