Ayrı dünyalar

02.06.2011 18:02

Halil Berktay

Bu yazıyı yazıp yazmamak konusunda çok tereddüt ettim. Silâhlı Kürt milliyetçiliğine karşı tavrımı zaten yeterince açıklamadım mı, diye düşündüm. Kimseyi daha fazla üzmesem, bu yarayı kaşımasam mı artık ? Anlatacağım ilk konuşmanın üstüne, öyle bir ikinci konuşma da gerçekleşti ki, düşündüklerimi tekrar ve tekrar, dosdoğru söylemek zorunda olduğum sonucuna vardım.

2008’den beri her yıl yapılan “Hrant Dink Atölyeleri”nin dördüncüsü 26 mayısta başladı. Genel başlık “İfade Özgürlüğü”; ilk oturumun konusu “Türkiye’de Akademik Özgürlük”tü. Bunun içinde de iki ayrı panel vardı. İlki, Kürt sorununu kuşatan resmî ideolojiyi 1960’larda sorgulamaya başlayan İsmail Beşikçi’nin yıllar boyu nasıl cezalandırıldığına; ikincisi, Ermeni tabusunun kırılması sürecinde yaşananlara hasredilmişti. Tosun Terzioğlu Türkiye’deki ilk ve hâlâ da tek akademik özgürlük belgesinin Sabancı Üniversitesi’nce nasıl benimsendiğini aktardı. Benim payıma ise 2005’teki “Osmanlı Ermenileri” konferansının perde arkası düştü. Karşılaştığımız açık-örtük baskıları, yalanları, kirli oyunları, basının ahlâksızlığını, ilkesizliğini, kavga kışkırtıcılığını, (tabii Orwell’den aldığım) “Sathın Altındaki Türkiye : Bir ‘Yenikonuş’ ve ‘İkilidüşün’ Toplumu” terimleriyle ifade etmeye çalıştım.

Bitti. Kalktık. Kürsünün etrafındakilerle sohbet biraz daha sürdü. Salon tamamen boşaldı. Genç bir kadın geldi yanıma. Küçük teybini uzattı ve hızlı hızlı, Fırat Haber Ajansı adına röportaj yapmak istediğini söyleyip, cevabımı bile beklemeden sorusuna geçti : “Sayın Berktay, bu seçimler tarihî bir dönüm noktası. Sosyalist aydınlar ‘emek, demokrasi ve özgürlük’ blokuna destek veriyor. Kürtler ve Türkler birleşti. Çok önemli bir gelişme değil mi; siz ne diyorsunuz ?”

İşte, soru olmayan sorulardan biri daha, diye düşündüm kendi kendime; istediği cevabı kendi içinde barındıran, sormak yerine size illâ kendi doğrularını teyit ettirmeye çalışan bir sözde-soru. Dersini de pek çalışmamış; kim olduğumun, nerede durduğumun farkında değil. Nazikçe, hanımefendi, dedim, lütfen beni bağışlayın, bu röportajı yapmayalım, zira çok farklı düşünüyorum....

Gözleri hayretle açıldı; hiç beklemiyordu kuşkusuz; biraz önce devletin de, toplumun da ikiyüzlüğünü yerden yere vuran adamın, nasıl olup da mağdur ve mazlum Kürt halkına yüzde yüz destek vermeyebileceğini anlayamıyordu sanırım. Çok heyecanlı bir şekilde, yer yer Fransızca da karıştırarak, “mais pourquoi pas, pourquoi pas...” demeye başladı; “bu kadar kıymetli aydınlar çağrıda bulunmuş....”

Biliyorum, dedim, hemen hepsi sevdiğim, saydığım kişiler; ayrıca, en iyi arkadaşlarımdan bazıları da aralarında; ama bu noktada yanlış yaptıkları kanısındayım. Çünkü ben bir silâhlı mücadele örgütü olarak PKK’ya ve PKK’nın şiddetten vazgeçmemesine, şiddeti siyasetin içinde tutma konusundaki israrına karşıyım. Tahmin ettiğim refleks hemen geldi; “Peki ya devlet...” Yok, dedim, aynı şey değil; devlet ne yaparsa yapsın, barışçı bir muhalif siyasetten yanayım. Bir sonraki adım da beklediğim gibi çıktı : “Ama bütün o dağdaki gençler; onları dağa çıkmaya mecbur eden koşullar...” Hayır, dedim, bakın, ben böyle bir zorunluluğu kabul etmiyorum. Kürtlerin onyıllardır nasıl ezildiği, ne gibi haksızlıklara uğradığını biliyorum. Ama bunlarla savaş veya silâhlı mücadele arasına kestirmeden bir eşit işareti koyamıyor, bunları bir kaçınılmazlık ilişkisi içinde görmüyorum. En geniş anlamıyla Kürtlerin özgür olmasından yanayım, ama bu uğurda barışçı mücadele yöntemlerini destekleyebilirim. Şiddeti elden bırakmayan bir mücadeleden yana olamam.

Belki 10-15 dakika konuştuk, bu minval üzere. Bir yandan da salonun kapısına ve kalabalığa doğru yürüyoruz; illâ sürdürecek; böyle bir pozisyonun olabileceğine inanamıyor sanki; herhalde çok basit, çok ilkel bir bilgi ve düşünce hatâsı yapıyor olmalıyım; bunu bulsa, argümanımdaki zayıf halkayı bir yakalasa, taşı gediğine oturtacak ve ben de çaresiz hemen ikna olacağım. Mutlaklaştırılmış bir paradigma içinden dünyaya bakmak, tam bu demek. Son bir hamle yaptım; hanımefendi, dedim, benim tutumumun ardında bir düşünülmüşlük var; diyelim 15 yaşımdan beri, solda geçmiş bir ömrün tecrübeleri var. Sizin tutumunuzun da ardında başka şeyler var elbet. Ayaküstü lâf yarıştırarak birbirimizi ikna edemeyeceğimizi içimize sindirebilir miyiz acaba ?

Neyse, oldu; bu sözlerle vedalaştık ve ayrı yönlere gittik. “Kutsal bir dâvâ”nın dayanılmaz “haklı”lığına yaslananlarla diyalog çok zor, diye geçirdim içimden. Ne bileyim; o da bana Kürtlerin acılarına duyarsız, iflâh olmaz bir “beyaz Türk”lüğü yakıştırmış olabilir meselâ. Kederlendim. Ertesi gün, yani cuma akşamı, beni anlayacağını sandığım birkaç arkadaşıma içimi dökmeye çalıştım.

İkinci konuşma dediğim de bu. Biri dinledi, dinledi ve sonra “Seninle çok ters yerlerdeyiz; Kürtler ne yaparlarsa yapsınlar haklıdır” dedi. Hoppala. İşte o yüzden yazıyorum.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim