1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Ayman Güler ile Sakık ve Ulusalcılık
Ayman Güler ile Sakık ve Ulusalcılık

Ayman Güler ile Sakık ve Ulusalcılık

“Burası en çok bizim toprağımız, zira en önce biz geldik” ile özetlenebilecek bir kadimlik ve yerellik fetişizmi bölgede birçok milliyetçi ideolojiye aşırılık kattı ve görünen o ki katmaya da devam ediyor.

A+A-

CEREN KENAR; Birgül Ayman Güler ve Sırrı Sakık’ın sözleri üzerinden Ulusalcılık hastalığını yorumluyor:

Hayır, en asli unsur biziz!

Muhacir bir aileden geliyorum. Anne tarafım Selanikli. Dedem mübadele ile gelmiş Edirne’ye. Anneannem ise mübadeleden sonra “kaçak” göçenlerden. Babamın ailesi ise Bulgaristan göçmeni. Nüfus kayıtlarından tahminle Balkan savaşından sonra Çanakkale’ye göçmüşler.

Küçüklüğümden beri çok aleni olmasa da bir “muhacir gururu” ile büyütüldük. Biz, Atatürk’ün hemşehrisi, Türkiye’nin “aydınlık” ve “batıya bakan yüzü” idik. Kadınlarımız “güzel”, erkeklerimiz “medeni”ydi. Şehirlerimiz, kasabalarımız ve köylerimizde kadınlar erkekler ile birlikte sosyalleşirdi. Sınır komşularımız Avrupa Birliği üyesiydi. Müziklerimiz Balkan müziği, yemeklerimiz zeytinyağlıydı. Öyle ya, akrabalarımın sıkça kullandığı bir ifade ile, biz suyun öteki yakasındandık.

Ta ki ulusalcılık adı verilen toplumsal bir histeri ile Selanik göçmenlerinin birden Sebetayist olarak fişlenmesine kadar. 2000’lerin ortalarında akrabalarım birden resmî tarihlerini değiştirerek aslında Karaman Türk’ü olduklarını “keşfettiler”. Öteden beri varolan ve Atatürk’ün öz be öz Türk olduğunu kanıtlamak için uydurulan bir teori birdenbire hatırlanmış, söylem değişmişti: biz aslında Selanikli değildik, Karamanlıydık. Akıncıların arkasından hayvanlarıyla Rumeli’ye Anadolu’dan göçen evlad-ı fatihan idik.

Onyıllarca devletin sadık vatandaşı olmakla övünen, devlet ideolojisini sorgusuz sualsiz kabul eden biz muhacirlere verilen mesajı anlamıştık. Haddimizi her zaman bildiğimizden hemen kendimizi devletimize ispatlamak için itinayla yeni bir tarih yaratmıştık. Ve bunu yaparken de, her dönem geçer akçe olduğunu için için bildiğimiz “Anadoluluk” vurgusundan medet ummuştuk.

Sırrı Sakık’ın daha sonra özür dilemek zorunda kaldığı meşum ifadelerini (“Sonradan bu ülkeyi kendisine vatan edenler, Kafkaslardan, Boşnaklardan gelenler, siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz. Haddinizi bileceksiniz. Oradan gelip, hele dağdan gelip bağcıyı kovma hakkına sahip değilsiniz.”) dinlerken aklıma bu zamanlar geldi.

Vatandaşlık, aidiyet ve kimlik

Birgül Ayman Güler’in ve Sırrı Sakık’ın ifadeleri bir kişisel tavırdan ziyade bir zihniyet dünyasını temsil ettiği için, kişiselleştirmeden tartışılmaya değer. Özellikle yeni bir toplumsal sözleşme inşasının bölgedeki hemen her ülke için gerekliliği aşikâr iken, vatandaşlıktan, aidiyetten ve kimlikten ne anladığımız üzerine tartışmanın tam zamanı.

Birgül Ayman Güler’in fecaat ifadesi üzerine çok yazılıp çizildi. Bu cümledeki açık ırkçılığın ciddi bir analize ihtiyaç duymadığı da malum. Herhangi bir demokratik ülkede bu sözleri zikreden bir siyasetçinin istifa etmesi ve bünyesinde bulunduğu partinin resmî bir özür dilemesi gerekmektedir.

Sırrı Sakık’ın sözleri ise Güler’in sözleri kadar vahimdir, tersten bir ırkçılık örneğidir. Ancak incelenmesi gerekmektedir; zira bir anlamda bu coğrafyadaki tüm grupların vatandaşlık talebini hangi parametre üzerinden temellendirdiğini göstermesi açısından vecizdir.

“Burası en çok bizim toprağımız, zira en önce biz geldik” ile özetlenebilecek bir kadimlik ve yerellik fetişizmi bölgede birçok milliyetçi ideolojiye aşırılık kattı ve görünen o ki katmaya da devam ediyor. İsrail’in resmî tarihi olan 3000 sene önce bu topraklarda biz vardık tezi ile Filistinlileri yurdundan etmekte beis görmemesi veya Lübnanlı Falanjistlerin kökenlerini Fenikelilere dayandırarak “Araplardan” daha fazla hak iddia etmesi bu kadimlik-yerellik fetişizminin farklı şekillerde tezahürleri.

Vatandaş kavramının kökeni itibariyle bir şehre ait olmaktan geldiği ilkokul çocuklarının bile öğrendiği bir temel bilgi. Peki, bu aidiyetin meşruiyeti veya kaynağı kıdem midir? Bu ülkeye ait olduğumuzu göstermek, eşit vatandaşlık talep etmek için şecerelerimizi yarıştırmamız mı gerekmektedir? Yüz yıl önce Anadolu’ya gelmiş unsurları bile “yabancı” gören bir zihin yapısı, Afrikalı veya Doğu Avrupalı göçmen işçiye, Suriyeli mülteciye ne gözle bakmaktadır?

Vatandaş olmak/ insan olmak

Kürtlerin sonuna kadar meşru taleplerinin haklılığı ezelden beri bu topraklarda yaşamalarından gelmiyor. Bu ülkenin vatandaşı olmalarından geliyor. İnsan olmalarından geliyor. Ne muhacirler soyunu Karaman Türklerine dayandırmak zorunda eşitlik iddia etmek için, ne de Kürtler Anadolu’nun kadim halkı olduğunu ispat etmek durumunda.

İnsan haklarından anlaşılanın vatandaşlık hakkı olduğu ulus-devlet düzeninde, vatandaşlık kavramının bizzat kendisi sınırlandırıcı ve tartışılmaya muhtaç. Bir ülkeye vatandaşlık bağı ile bağlı olmayan insanların hakkını hukukunu koruyan çok az müessese var ve bu yüzden mülteciler veya kaçak göçmenler tüm dünyada en ezilen gruplar. Lakin görünen o ki, bizler Türkiye’de vatandaşlar arasında bile kıdem üzerinden bir hiyerarşi sınıflandırması çıkarmakla meşgul olduğumuzdan, vatandaş olmayanların hakkını nasıl koruyacağız tartışmasını yapmaktan çok uzak bir noktadayız an itibari ile.

TARAF

HABERE YORUM KAT