1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Aydınlanma Tezgahından Geçmeyen Beri Gelsin
Aydınlanma Tezgahından Geçmeyen Beri Gelsin

Aydınlanma Tezgahından Geçmeyen Beri Gelsin

Ayşe Böhürler'in, Alev Alatlı ile gerçekleştirdiği röportajın 3. Bölümü.

A+A-

Röportaj: AYŞE BÖHÜRLER

Ben ‘kusurlu’ türdeşlerin ‘yeniden yaratılması’na takıldım. O iş nasıl oluyor? 

Şöyle açıklamaya çalışayım, sizin kafanızda dünyanın nasıl işlemesi gerektiğine dair doğruluğundan ‘kesinlikle’ emin olduğunuz bir proje varsa ve dünya sizin düşündüğünüz hedefe doğru ilerlemiyorsa, ‘kusuru’ türdeşlerinizde buluyorsunuz. Hal böyle olunca, onları ‘yeniden yaratmak’, sizin düşündüğünüz gibi düşünecek, sizin gibi davrandığınız gibi davranacak şekilde yeniden formatlamak gayretine giriyorsunuz. Bilimsel dayanağınız da Newtonian dünya görüşü oluyor. Yani, madem ki dünya ve kâinat belirli parçacıklardan oluşur, mademki bu parçacıkların gözlem ve çözümlenmeleri sonucunda ortaya çıkacak birkaç sade, basit ve kesin yasa ile “bütün”ü şekillendirmek mümkündür, kim tutar, meselâ, birkaç gözlemden çıkıp Putin’e eşkıya, ‘thug’ diyen Kampfner nam gazeteciyi? Bakın, 2014 itibariyle, başta siyaset ve hukuk olmak üzere, tek bir kamusal faaliyet yoktur ki Newtonian dünya görüşü ile uyumlu olmasın. 

FAZIL SAY TOPLUM MÜHENDİSLİĞİNE İYİ ÖRNEK

Bu kamusal alanlara din dâhil mi? 

Din dâhil. Takvanın ‘birkaç sade, basit ve kesin yasa’ ile açıklanmaya kalkışıldığı durumu düşünün. Felâketimiz, olur değil mi? Nitekim oluyor da. Çağdaş insanın zihnini formatlayan faaliyetlerin tümü, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, tarih, sanat, edebiyat hatta müzik, Newton fiziği kuralları doğrultusunda yapılanmıştır. Meselâ, ekonomide, Newton parçacıklarının yerini Adam Smith’in ‘homo economicus’ları alır, kapitalist/liberal anlayışı oluşturur. Müzikte sesleri birkaç sade, basit, kesin notaya indirger, do ile re ve diğer notalar arasındaki sesleri duymaz olursunuz. O duymadığınız sesler, gri alanlar, sıradan insanlar gibidirler. Sıradan insanların ‘kusurlu’ sesleridirler. Adam gibi bir senfoni bestelemeniz, onlardan kurtulmanıza bağlıdır.  

Fazıl Say ne yapsın diyorsunuz.

Fazıl Say da kendi dalında toplum mühendisliğine iyi bir örnektir, Ayşe Hanım. Beslendiği kaynak aynı. Newtonian dünya görüşünde belirsizlik, bulanıklık, sır yoktur. Fransız Newton’u lakaplı Laplace’ı hatırlayın. Aydınlanmaya Newton’la birlikte damgasını vuran fizikçi. ‘Gök Mekaniği’ isimli beş ciltlik eserin müellifi. Kitaplarını okuyan imparator adayı Napolyon, Tanrı’nın bu mekanik sistemdeki yerinin ne olacağını sorduğunda “Tanrı gibi bir hipoteze ihtiyacım yoktu” demişti. Bu cevap, aydınlanmanın ruhunu yansıtır. Bir şey ya siyah, ya da beyazdır, gri alanlar yoktur. Keskin ideolojiler gibi, onların pratikteki sonuçları olan toplum mühendisliklerini de aydınlanmanın “ya hep, ya hiç” kuralına borçluyuz. Say’ın “Arabesk dinleyen vatan hainidir” beyanı, yani “ya arabesk dinlersin ya da yurtsever olursun” formülü ile “ya Müslüman olacaksın ya laik” hükmü arasında da epistemolojik fark yoktur. 

Epistemolojik?  

Aynı kaynaktan neşrettikleri anlamında. Her iki hüküm de gri alana kapalıdır, bu bağlamda toplum mühendisliği tınısı verirler. 

SAKİN OLMAKTA FAYDA VAR

Türkiye’ye dair soruları küresel trendlerle açıklıyorsunuz...

Evet, haklısınız. Bir olguda teksif olup kalmaktansa, geri çekilip onu doğuran yan unsurlarını da görebileceğim mesafede konuşlanmaya çalışırım. 

Google haritası yöntemi gibi mi?

Aynen öyle! Böyle yaparsanız, münferit bir hadisede takılıp kalmaz, o hadisenin küresel telmihlerini kestirebilecek görüş alanını yakalayabilirsiniz. Bakın, son tahlilde tecrübelerimiz, türdeşlerimizin tarihin muhtelif zamanlarında yaşadıklarından pek de farklı değildir. Bu bakımdan, sakin olmakta fayda vardır, dinlemeyi mümkün kılar. 

Demokrasi feragat rejimidir

Bir yandan da muhafazakâr kesime karşı eleştirilerinizi sürdürüyorsunuz. Niteliksizleşme, sıradanlaşma, vasatlaşma, eblehleşme, paçozlaşma... 

Dediğim gibi, bir Türk romancısının en çetin görevi ülkeyi şekillendiren gerçekleri sergilemektir. Deneme yazarı hatta köşe yazarı olsanız işiniz daha kolay. “Filistinizm” diye bir vakıa olduğunu hatırlatır, orada bırakırsınız. Ama roman yazdığınızda, Filistinî tipolojiyi etlendirirsiniz. Karşınızda kanlı canlı belirdiğinde bu defa okuyan kadar yazanı da müteessir eder. Ağlaya ağlaya yazdığınız bile olur.  Kardeşim benim mazoşist olduğumu söyler, bilir misiniz? 

Bir yerde Filistinlilere ayıp olmasın diye paçozlaşma dediğinizi hatırlıyorum.

Doğrudur. Ancak, paçozlaşma, muhafazakâr kesime özgü değildir. Kadim değerlere sahip çıkan, hattı harekâtını o değerler doğrultusunda tanzim eden muhafazakâr, paçozlaşmaz, olsa olsa demode olur. Oysa paçozlaşma, saldım çayıra Mevlâm kayıra türden radikal liberalizm ve türevi göreli ahlâk anlayışında neşv’ü nema bulur.  

Ruh ikizi diye bir şey yoktur diyordunuz... 

Hayır, yoktur. Hele de bir siyasetçiyse teğet geçtiğiniz noktaların sayısı diyaloğu sürdürmeye yeterli miktardaysa öpüp de başınıza koyacaksınız. Bu nedenledir ki düşünce farklılıkları beni delirtmez. Düş kırıklığına uğratmaz. Hakaret, asla aklımdan geçmez. Ha, Sayın Erdoğan, benim doğru bulmadığım bir hükmü dillendirerek, aynı vatanı paylaştığım insanların teveccühlerini kazanıyormuş, ne yapalım? Bu defa da çaylar benden olsun der, sıramı beklerim. Demokrasi bir tarafıyla da feragat rejimidir. Hayatın ille de sizin istediğiniz gibi gitmemesine tahammül edersiniz.

Tüm dünyada dine dönüş trendi yükseldi

Bu çerçevede, Sayın Cumhurbaşkanı'nın dindar bir nesil istiyorum sözlerini nasıl karşılıyorsunuz? 

Vazettiği dünya görüşü çerçevesinde tutarlı olduğunu düşünürüm. Şimdi, bakın, “kusurlu” türdeşleri “ıslah” etmenin barışçıl yolu, onları modern dünyaya yön veren tarihtir, coğrafyadır, ekonomidir vb akademik disiplinlerle hemhal etmekten geçer. Ne ki Rousseau, Diderot, Voltaire, Descartes, Kant, sayın artık… Aydınlanma devlerinin damgalarını taşıyan bu disiplinler, Allah’ın kâinatın merkezinden sürülüp, bir hipoteze indirgendiği ortamda geliştirilmiş sistemlerdir. Nitekim, din ve bilimin birbirlerinden kesin olarak ayrılması, birinin diğerini yok sayması da o saat bu saat, bizcileyin toplumlarını da önüne katmış sürükleyen sürecin eseridir. Sayın Erdoğan, sürecin yıkıcı etkilerinden korunmanın din bilgisinden geçtiğini savunan Doğulu, Batılı yüzlerce devlet adamından birisidir. Bu konuda yalnız olmadığı gibi, üçüncü milenyum itibariyle tüm dünyada dinlere dönüş trendinin yükseldiği de ayrı bir gerçeklik. 

Çıkıntılık yapmışlığım çoktur

“Çıkıntılıklarım” derken?

Çözüm sürecinin ortalık yerinde çıkıp, bir yanımda İlber Ortaylı, öteki yanımda Halil İnalcık, o resimleri görmüşsünüzdür, “Türk milleti adına hareket edenleri” uyarıyoruz. “Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz” diye bildiri imzalamak çıkıntılık değil de nedir?  Bir başka yerde, eğitim sorununu Kürt sorunundan da, yeni anayasa meselesinden de daha çok önemsediğimi söyleyip milleti ayağa kaldırmıştım. Akiller olsa olsa elçi olurlar demişliğim de vardır. Diyeceğim, çıkıntılık yapmışlığım çoktur...  

“Beyaz Türkler Küstüler” muhafazakâr kesime söylemediğini bırakmayan bir romandı. Benim bile rahatsız olduğum yerler olmuştu. Bakışınızı yer yer üstenci buldum.  

Yapmayın Ayşe Hanım! Siz siz olun romanın müellifi ile karakterlerini karıştırmayın! Ama haklısınız, çıkıntılıklarımın arasında o da sayılabilir. “Or’da Kimse Var Mı?” serisinin ilk kitabı, “Viva la Muerte” yerlilerin hikâyesiydi. Hatırlayacaksınız, Müslümanların greve gitmeleri halinde ortada kalacak bir cenaze ile başlar. “Valla Kurda Yedirdin Beni,” Kürtlerin “serok Apo” ile sonuçlanan arayışlarını hikâye eder; bu son kitap da beyaz Türkler cephesindeki altüst oluşu. Size bir şey itiraf edeyim mi, iddiam odur ki bu beşli seri okunmadan Türkiye’nin sosyolojik tarihi anlaşılamaz.  

Erdoğan temiz, pak bir seçimle geldi

“Ya Müslüman olacaksın ya laik” sözünün Cumhurbaşkanımız'a ait olduğundan yola çıkarak, Sayın Erdoğan’a da ‘toplum mühendisi’ sıfatını yakıştırır mısınız? 
Günün sonunda, aydınlanmanın tezgâhından geçmeyen beri gelsin, Ayşe Hanım! Görülen o ki biri kaliteli müzik dinlemediği, diğeri İslam anlayışını doğru değerlendirmediği için ‘kusurlu’ bulduğu türdeşlerini yeniden formatlamak istemektedirler. Öyle olmasa, kendi işlerine bakar, Fazıl Bey oturur piyanosunu çalar, bestesini yapar, Tayyip Bey ticaretle uğraşır, siyasi parti kurmak, onca risk alıp ülkeyi yönetmekle uğraşmazdı. Burada mesele dünya görüşünü benimsetme sürecinde baskı, korkutma ve şiddet gibi jakobenist yöntemlere başvurulup vurulmadığı meselesidir ki temiz, pak bir demokratik seçimle gelmiş Sayın Erdoğan için bunlar söz konusu değildir. Say’a gelince, az önce sözünü ettiğim Rus yazarı hatırlamadan edemiyorum. Piyanoyu Nemrut’a çıkartmak, halka gitmek iyi de, bir de halkın müzik beğenilerine öfkeleneceğine, anlamaya çalışaydı.  

Bana ödül vermek için herhangi bir nedenleri yoktu

Kendinizi laik muhafazakâr olarak tanımladığınız için soruyorum, Cumhurbaşkanımız'ın “Ya laik olacaksın, ya Müslüman” sözünden alınmıyor musunuz? Pek çok kişi Sayın Erdoğan’ın kendilerine ayar veren sözlerinden rahatsız olduklarını ifade ederlerken siz ne hissediyorsunuz? 
Teker teker cevaplayayım. “Ya laik olacaksın, ya Müslüman” sözünden alınmıyorum, çünkü bu bir vakıadır. Özel alanımda Müslüman, kamusal alanda laik olabilirim ve öyleyim. Burada olsa olsa, Sayın Erdoğan’la aramızda kodlama anlaşmazlığı olur ki bunu da doğal karşılarım. Kendileri de doğal karşılıyor olmalılar ki onca çıkıntılığıma karşın Büyük Edebiyat Ödülü ile onurlandırdılar. Komisyonun önerisini reddebilirdi, ruhum bile duymazdı. Mamafih, duysam ne olurdu, Sayın Cumhurbaşkanı'nın beni hoş tutmaları için nasıl bir nedenleri olabilir? Öte yandan, devleti yönetenler şöyle dursun, insanın eşiyle bile istinasız her noktada buluşması, eksiksiz örtüşmesi mümkün değildir.

HABERE YORUM KAT