“Ayağını denk al” sendromu

27.02.2009 03:37

Sibel Eraslan

“Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Daire Başkanı Behçet Oktay, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.” Kederli ailesinin ve arkadaşlarının gözyaşları arasında son yolculuğuna çıktı.

Doğum günüymüş. Yolda kar varmış. Göğsünde taşıdığı geniş ve çok sayıda brövelerle, aldığı kahramanlık beratları ve yana yatık beresi ile çekilmiş fotoğraflarına bakıyorum, ajanslardan ardı ardına akan haberler eşliğinde... Bir ağızdan “helal olsun” diye son vedalaşmayı yapan arkadaşları ve en çok da insanların arkasında biraz şaşkın biraz inanamaz halde, dertli dertli ağlayan küçük oğluna ve kızına bakarken... “Niçin? Ama niçin?” diye soruyorum...
Feci bir tünelden geçiyoruz... İhbar, itiraf, itham, soruşturma ile devam eden fırtınalı günlerden... Adına “Ergenekon” adı verilen bu süreç, tıpkı efsanedeki gibi karanlık bir dağın içine hapsetti hepimizi... Çıkışımız nasıl gerçekleşecek, efsanede anlatılan yol gösterici beyaz kurt ne zaman çıkıp gelecek bilmiyorum ama, hukuktan başka güvenecek bir yöntem de yok elimizde... Kimsenin kimseye güvenemediği, bir çift laf söylemenin ortadan kaybettirilmeye denk bir bedel istediği, konuşmanın, anlamanın ve fikir beyan etmenin her an “vatan aleyhtarlığına” dönüştürülebileceği karanlık günler... Bana 28 Şubat’ı anımsatıyor, o zorlu ve ağır baskılı günleri...
Yaklaşık iki haftadır, havadan sudan şeyler yazarak lafı ağzımda gevelediğimden şikâyetçi bazı okurlarımız. “Bir sürü önemli şeyler oluyor ve siz ancak edebiyat yapıyorsunuz” diyen pek çok mektup, telefon alıyorum. Yurt içindeki tüm konferanslarımı, katılacağım Roma ve Tahran sempozyumlarını, Almanya ve Fransa’daki kitap fuarlarını, geçici bir süreye kadar tehir ettiğimi işiten herkes, bunu ya hastalanmış olacağıma, ya da yakınlarımdan birine isabet etmiş iyi gitmeyen bir işe yoruyor. Telefona bakmak içimden gelmiyor...
Bunun genel süreçle ilgili sebepleri olmakla birlikte, aldığımız resmi-gayrı resmi bazı ikazlarla da ilgili olduğunu ifade ederek, bahsi şimdilik kapatacağım...
Benim asıl dikkat çekmek istediğim şey, yaşanılan baskıcı atmosferin özellikle yazarlar ve gazeteciler üzerinde yol açtığı endişenin ağırlığına dairdir... Üç kişi bir araya gelip oturduğunda memleket meselelerinden ve iyi gitmeyen işlerden söz açmak bile işi neredeyse “Ergenekoncu musun değil misin?” mesabesine getirmişse, bundan en ziyade menfi darbe alacak şey toplumsal vicdandır. Susturulmuş bir vicdanla, dili kesilmiş ve yıldırılmış muhalif bilinçle karşı karşıyayız... Hayat pahalılığından ve işsizlikten şikâyet etmek bile sorunlu bir hal almıştır. Pek çok soru, mevcut Ergenekon soruşturmasının selameti için erteleniyor. Pek çok soru Ergenekon’un avukatlığını deklare etmiş CHP taraftarlığına dönüştürülmemek için es geçiliyor... “Şayet soru sorarsak iktidar yıpranır, iktidar yıpranırsa maazallah Ergenekon çeteleri kazanır” gibi absürd bir santranca kısılıp kaldık...
Ciddi bir algı karışıklığı yaşıyoruz. Bir tarafta devletin içine sinmiş çetelerin bir an evvel tesbit edilip def edilmesine dair genel hukuk ve demokrasi taleplerimiz... Diğer tarafta ise sanki Hükümet ve Muhalefet partilerinin hesaplaşması şeklinde lanse edilen Ergenekon davası... Lanse etmeyi geçelim, şu durumumuzda biraz lüks kaçıyor. Bence resmen bir dayatmayla karşı karşıyayız. Sindirme, bastırma, korkutma koridoru içine hapsolduk.
Mesela Ergenekon’u yürüten yetkililerden, suikast ihtimaline karşı ikaz almış bir gazeteci olduğunuzu düşünelim... Misal bu ya, bundan sonrasında siz olsanız ne yaparsınız? Ayağını denk al demenin farklı türeviyle karşı karşıya kalmış bir edebiyatçı için bundan sonrasında kaç seçenek kalmıştır?
Kime güveneceğiz? Her Allah’ın günü mahkemelerle GATA arasında mekik dokuduğunu gördüğümüz rütbelilere mi, emniyet ve güvenlik içinde yuvalandığı söylenen canımızı teslim ettiğimiz kişilere mi, tek dertleri mahalli seçimlere kilitlenmiş iktidar ve muhalefet bağlamındaki kısır siyasi hesaplaşmalara mı? Bir de buna; “Bizim cemaatimizden, bizim partimizden, bizim derneğimizden, bizim grubumuzdan değilsen kendini düzelt de gel kardeşim” diyen “iç sesler” eklenince, varın siz düşünün gerisini...
Doğrusu bu ya, hayatımda hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim kendimi.
Bu şartlar altında kalbim ikiye bölünüyor. İntihar etmiş bir babaya ben de evlatlarıyla birlikte üzülürken diğer yanda içimde giderek büyüyen “bere ve bröve” korkusunu bir türlü yatıştıramıyorum. Ergenekon’un, benim gibi ilgisiz ve üçüncü kişiler üzerinde bıraktığı o muğlak endişe hali, susmayı ve sinmeyi işte bu şekilde besliyor... Ayağını denk al sendromu diyorum ben buna...

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim