Avrupa'nın "Müslüman" Irkçılığı

24.04.2015 16:35

Eyüp Sabri Togan

Avrupa'da göçmenlere ve özellikle Müslümanlara yönelik yeni göçmenlik düzenlemeleri daha dar ve dışlayıcı siyasetleri kökleştiriyor. Fransa'da Charlie Hebdo ölümlerinin ardından, Müslümanlara yönelik yeni entegrasyon ve asimilasyon uygulamaları Müslümanları ya kimliklerinden taviz vermeye ya da temel haklardan yararlanmalarını kısıtlamayı hedefliyor. Hemen her Avrupa ülkesinin gündeminde vatandaşlık hukukunda zorlaştırıcı yeni düzenlemelere gidilmesi isteniyor.

London School'u of Economics'de 21-23 Nisanda düzenlenen ASEN (Milliyetçilik) konferansında, Norveç'ten İtalya'ya, Bask Bölgesi'nden, Fransa'ya kadar birbirinden bağımsız gibi gözüken pek çok Avrupa ülkesinde gözlemlenen tepkisel bir Avrupa milliyetçiliği değerlendirildi. 

Konferansa ilişkin bazı değerlendirmelerimi paylaşmak istiyorum.

Yabancı ve Müslümanlara yönelik korkunun kaynağı kültürel ve dinsel. Yeni değer tartışmaları, Avrupa'nın sahiplendiği, aslında iyi tarif edilmemiş bir dizi değer ile Müslümanların inanç ve yaşam biçimlerini mahkum etmek üzerine kuruluyor.

Yunanistan'da son seçmenlerde Golden Dawn (Altın Şafak) Partisinin yüzde 6 ve 400.000 oy ile mecliste 18 sandalye kazanması Alman Nazizmini aratmayacak bir faşist yükseliş olarak yorumlanıyor. Gold Dawn'ın düşmanlığının ille de Türkleri hedef tahtasında 12'den vuracaklarını düşünenler yanılıyor. Gold Dawn, komünizm karşıtlığı üzerinden varoluşsal temellerini atarken, asıl olarak ülkedeki çok sayıda Müslüman göçmeni hedef göstererek yükseliyor. Bazıları için bu durum, daha iddialı Pan-Helenizm projesinden, geri vitese düşme olarak da yorumlanıyor. Değişmeyen yegane şey, Yunan ırkının imtiyazlığını savunan bir dizi modellemeye önem vermesi ve kutsaması. Sadece ideolojik olmakla kalmayarak, ırkçı siyasetini zaten yerlerde sürünen sağlık sistemini salt Yunan vatandaşlarına münhasır kılmak isteyerek, tırnaklarını Yunan-Ortodoks olmayan "dışarıdakilere" geçiriyor. Yunanistan'ın yaşadığı ağır ekonomik krize karşı Golden Dawn hareketini panzehir olarak lanse edenler açısından ciddi bir problem var. Kör tepkiler üzerinde yükselen bu milliyetçilik formu, Yunanistan'da yaşanan ekonomik krizi çözebilecek hemen hiç bir rasyonel reçete sunmuyor. Kronik ekonomik sorunların Gold Dawn türü milliyetçi tohumları yeşerteceğine inananları haklı çıkaracak bir manzara bu.

Diğer yandan, siyasal gözlemciler, hareketi okumamışların tercihi olarak küçümse de, daha derin değerlendirmeler, tahsil görmüş kesimin de pekala bu Golden Dawn gibi faşist partilere oy verdiğini düşünmek yanlış değil. İngiliz Guardian Gazetesi, 23 Nisan tarihli bir haberde, İngiltere'de ırkçı UKIP partisine oy vermeyi düşünenlerin, sadece yüzde 39'unun bunu itiraf ettiğini tespiti yaptı. Eğer bu tespit, Yunanistan'a uyarlanırsa, milliyetçilik tabanın eğitimli-eğitimsiz daha geniş bir taban desteğine sahip olduğu anlaşılabilir. 

Yazımızın ana eksenini oluşturan yabancı ve Müslümanlara yönelik ayrımcılığın Norveç bağlamındaki yansımalarının ilk bakışta ekonomik temelli gözükmeyebilir. Norveç'te sağcı Andres Breivik'in Utoya Adası katliamından sonra, toplumlar arası ilişkileri düzenleyen çok sayıda çaba gösterilmekte. Katliamları hemen arkasından çok kültürlü ve toplumu dayanışma, Norveç'den yabancı ve Müslüman karşıtlığını boşa çıkarmaya azmeden olumlu manzaralar çıkardı. Dr Rojan Ezzati, bu toplumsal rehabilitasyonu önemserken, yine aynı ülkeden Dr Cathrine Thorleisfsson, Norveç'in ırksal ilişkilerini daha derinden alanlar için Norveç'den egemen etnik sınıfın belirleyici etkinliğinin katılımcı bir toplum dokusu oluşturamadığı tespitini yapıyor.

Burada dikkatlerden kaçan bir olgu var. Irkçılığın geriletilmesi ile ırkçı maske çıkarırmış gibi yapıp, kültürel ayrımcılığın devreye sokulduğunu görüyoruz. Irkçılık aslında gerilemiyor, "kültür fundamentalizmi" kisvesiyle için için hırçınlaşarak tedavüle sokuluyor.

Küresel düzeyde artan İslam karşıtlığı korosuna, değişik ülkelerden katılan çok sayıdan kültürel fundamentalist ırkçı yaftası yemeden, İslamcı dalga ile nasıl baş edeceklerinin inceliklerini tartışıyorlar.

Irkçılığa kıyasla, hem yasal yaptırımları olabileceğinden, hem de ahlaki tahammül sınırlarını ihlal edeceğinden, bu tür gizli bir ırkçılık dalgasına ses çıkarılmıyor. O kadar ki, bu tür örtülü ve taktiksel ayrımcılığın Avrupa'nın yeni "kültür fundamentalizmi" olarak başta Müslümanların "Avrupa'nın sözde rüşdünü ispatlamış temel değerlerinin " kafasına kafasına çakılması murad ediliyor. 

Avrupa'da ulus devlet sınırlarını aşan bir etkileşim, Norveç'teki Müslüman ve yabancı karşıtlığını kamçılayan Danimarka veya Fransa'da Müslümanların duyarlılıklarını hedef alan simgeler üzerinden büyüyor. Norveç veya Hollanda halkının vereceği tepki, başka bir ülkedeki kültürel mesele olabilir. İslam karşıtlığını ulusal dinamikler kadar uluslararası hadiselere karşı da sinir uçları hassaslaşıyor.

Yine de, günümüz Avrupa'sında her şeyin büyük resim içinde geliştiğini söylemek zor. Örneğin, Ermeni Soykırımı meselesi gibi gerçekten uluslararası boyuttaki bir mesele, Fransa tarafından diaspora Ermenilerinin oylarını kazanma gibi yerel hesaplar ile de yürütülebiliyor. Ya da Akdeniz üzerinden devam edegelen ve trajik insan kayıplarına yol açan göçmen dalgaları, Uluslararası düzenleyici tedbirler yerine, Sarkozy'nin, geçmişte gördüğümüz Fransa İtalya sınırını kapama talebi veya İtalya'nın mahsur kalan göçmenleri kurtarma fonlarını yakın geçmişte kesmesi gibi salt ulusal çıkar hesaplarına kurban edilebiliyor. En son örnek İngiliz savaş gemilerinin Akdeniz'de göçmenlere yardım amacıyla devriye gezme kararı almasına rağmen, kurtarılan Mültecilere İngiltere'de mültecilik başvuru hakkının olmayacağının Başbakan David Cameroon'un ağzından açıklanması oldu. 

İslam karşıtlığını provoke eden faktörlerden biri, Müslümanların değişim konusunda gaza gelmemesi ve kendi inançlarının gerektirdiği şartlara bağlı kalmaları. İngiltere'nin ırkçı partisi Ukip genel başkanı Nigel Farage, bütün etnik gruplar entegrasyona açıkken, Müslümanların kimliklerini dışarıda bırakarak bir türlü ana beden içinde erimemelerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmesi bundan. "Değişme bir yana, Müslüman'ların içinde bulundukları toplumu değiştirmeye de cüret ediyorlar" diyen, Nigel Farage bu duruma kayıtsız kalamayacaklarını haykırıyor. Nigel Farage'ın bu provokatif beyanlarına rağmen, bütün köprülerin atıldığını da söyleyemeyiz. Eric Kauffman'ın yaptığı yeni çalışma, İngiltere'de pek çok Bangladeşli Müslümanın kendini İngiliz (British) olarak tanımladığına dikkat çekiyor. Beyaz İngiliz tabir edilen kesimler de, aynı İngiliz sembolizmine yakın görüyorlar kendilerini. Soyut da olsa paylaşılan bir üst kimlik var, ve bu konuda Müslüman'ların kendi aralarında ortak bir yönelimleri yok. Müslümanların kendini İngiliz (British) olarak görmeleri esasında değerlerine yabancılaştıklarını da birebir gösteren bir olgu değil. Tarık Ramazan, Müslümanlara Batılı Müslüman terimini kullanmalarını öğütlüyor mesela. Ancak Batılı veya İngiliz Müslüman vurgusu, bu açıdan bakılınca, bir erime ve çözülme olduğunu göstermiyor. 

Kimlik tartışmalarının ötesinde, Genel seçimlerde İngiltere'de yaşayan müslümanların, ortak bir tercihte bulunmaması, hiç olmazsa siyasal tartışmalara katkı sağlayacak irade göstermemeleri üzerinde durulmadı gereken bir durum.

"Avrupa Paylaşmak İstemiyor"

Avrupa açısından sorunun önemli bir boyutunun, genel olarak bir paylaşım sorunu olduğunu söyleyebiliriz. Her geçen gün daha büyük sosyal ve ekonomik bedeller ödenerek, elde edilen, sağlık, eğitim gibi hizmetlere erişim konusunda rekabet var. İngiltere örneğinde, ülkede yaşayan herkese açık sağlık sistemi her yıl hastaların hak sahibi olduklarını gösteren bir ayrıcalıklı hizmete dönüşme yolunda. Devlet destekli ucuz ev kredisine başvuranlar İngiliz veya Avrupa vatandaşı olduklarını göstermek zorunda. Oysa 5 yıl önceye kadar toplum kurgusu bugüne göre daha kapsayıcıydı. Yakın gelecekte kapsayıcı fırsat ve haklardan yararlanma konusunda makasın iyiden iyiye daralacağı bir gerçek.

İşte tam bu noktada, Müslümanlara verilecek göçmenlik hakları ve temel kamu haklarının birbirine bağlandığını görüyoruz. Entegrasyon konusunda zorlanan Müslümanlar göçmenlik haklarının verilmemesi veya var olanların ellerinden gitmesini kolaylaştıracak birçok yaptırım ile karşı karşıya ve fazlası sırada bekliyor.

Ekonomik nedenler dahil, pek çok nedene bağlı olarak ücretsiz eğitim hakkı gibi hakların eskiyi özletir olmasının yanında, Avrupa "vicdanlı" bir paylaşıma asla yanaşmıyor. Ne Ruanda'da 1994 yılında 800,000 kişinin ölmesi, ne Suriye'de 500,000'e yakın insanın ölmesi. Paylaşımları artıracak ve muhtaca kucak açacak kampanyalara dönüşmüyor. Devlet siyaseti açısından bakınca görünen bu.

Bu anlamda dengeler bozuluyor. Ve Avrupa dengeleri düzeltmek yerine fazladan bir daha bozuyor. Göçmenlik ve İslam'a yönelik düşmanlığın gözü dönmüş tezahürlerini görebiliriz.

Göçmen ve Müslümanların topluma katılım düzey ve biçimleri düzenlenebilir ve bunun adına entegrasyon da denilebilir. Bu nedenle ilke olarak bir göçmenlik düzenlemesi ve sosyal-ekonomik uyum anlamında entegrasyonu tamamen olumsuzlamıyorum. Entegrasyon siyasetinde dönüştürme ve başka kimliklere karşı tahammülsüz ve saldırganlık sorun olan. Entegrasyonun gönüllü ve maaşlı Avrupa'nın toleranslı ve yer yer çoğulcu toplum deneyimlerini kendi uhdelerinde görmeden bakabilmeliler. Bunu yapıp yapamadıklarının ölçümü ise bir "işitme testi" almaktan geçiyor. Her durumda, "kültür", yeni mücadele alanının en işlek mücadele alanlarından biri olarak kalacak. 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim