Ateşkes, siyaset, dil

01.10.2010 16:07

Yasemin Çongar

Kandil’den beklenen açıklama dün akşam yapıldı. PKK’nın dağdaki lideri Murat Karayılan, eylemsizlik sürecini bir ay daha uzattıklarını duyurdu. Karayılan’ın asıl mesajı ise, “Önümüzdeki ay içinde, karşılıklı güven verici, barışçı çabaların vücut bulması halinde, sürecin süresiz bir biçimde ateşkese dönüşeceği açıktır” cümlesinde gizliydi.


Bu açıklama, Kandil’in, İmralı’dan giden “2011 genel seçimleri sonrasına dek ateşkes” talimatını “şartlı” olarak uygulamaya koyduğu anlamına geliyor.
Zira Abdullah Öcalan’ın son avukat görüşmesinde söylediği “Önümüzdeki sekiz ayı heba etmeyelim” sözü, esasen, devletle İmralı’nın üzerinde anlaştığı ateşkes süresini işaret ediyordu. Yani Apo, “en az sekiz aylık bir eylemsizlik” istiyor... Karayılan da dün, “Sürecin süresiz bir ateşkes olarak uygulanması tarafımızdan arzulanmıştır” diyerek bu isteği doğruladı. Ancak Kandil’in, devletin son güvenlik zirvesinden ve MİT Müsteşarı Fidan’la İçişleri Bakanı Atalay’ın ABD ve Iraklı yetkililerle temaslarından rahatsız olduğu anlaşılıyor. Nitekim Karayılan hem bu gelişmeler, hem de süresi doldukça Meclis’e getirilip uzatılan “sınırötesi operasyon” tezkeresinin yeniden gündeme alınması nedeniyle, “süresiz ateşkes” ilanından şimdilik imtina ettiklerini, bu konuda önümüzdeki ay karar vereceklerini söyledi.

Gelinen nokta, iki cümle de özetlenebilir: Birincisi, örgütle devlet arasında karşılıklı güvensizlik, Apo ile kurulan diyaloga rağmen sürüyor. İkincisi, bu güvensizliğe rağmen, ateşkes devam edecek ve ciddi bir provokasyona izin verilmediği müddetçe, silahlar en az bir ay, kuvvetli bir ihtimalle de çok daha uzun süre susacak.

Ateşkes, nereden bakılırsa bakılsın, çok önemli bir fırsattır ve iyi değerlendirilirse, son aşamada, PKK’nın dağdan indirilmesini ve silah bırakmasını hedefleyen bir sürecin tamamına erdirilmesi için sağlam bir başlangıç oluşturabilir. Burada anahtar unsur, devletin mevcut süreci “insanların değil silahların; fikrin değil şiddetin tasfiyesi” olarak gördüğünü, örgüte ama daha da önemlisi, Kürt halkına hissettirecek adımlar atmasıdır.

Bence iş “siyaset”te düğümleniyor; PKK’lı her vatandaş, bugün ister köyde, şehirde, ister dağda olsun, şiddeti dışlaması koşuluyla “normal” bir hayata kavuşabileceğini, bu “normal” hayatta fikir mücadelesi verebileceğini, yani siyaset yapabileceğini görmelidir. Devlet, bu esnekliğe ve bunun gerektirdiği “kısmî siyasi af” adımına hazır olmalı, af dışı tutulacak lider kadrosu için “üçüncü ülkede ikâmet” formülünü hızla olgunlaştırmalıdır.

Unutmayalım ki, bu ülkede Kürt sorununu PKK başlatmadı. PKK, Cumhuriyet’in en büyük günahlarından olan “Kürtleri yok sayma” ve “Kürtlere zulmetme” politikaları sayesinde oluşup olgunlaşmış acı bir meyve...

Velhasıl, “PKK’nın tasfiyesi,” evet, örgütü ve örgütün sempatizanlarını ürküten, rencide eden, öfkelendiren bir amaç ama aynı zamanda, kategorik olarak ifade edildiğinde, gerçekçilikten uzak bir amaç. Devlet, PKK’yı silahla yenemedi. Bu, sadece gerilla savaşının özgün dinamiklerinden, PKK’nın aldığı dış destekten ya da ordunun beceriksizliğinden ve şike yapmasından kaynaklanmadı kuşkusuz. Devlet, PKK’yı “silahla” yenemedi çünkü PKK’yı doğurup besleyen koşulları değiştirmedi; dolayısıyla da PKK’yı hiçbir zaman “siyaseten” yenemedi, örgütün tabanını eritemedi.

Şimdi bir yandan “silahın tasfiyesi” hedeflenirken, bir yandan da PKK ile mücadelenin “siyasi” zeminde sürmesi gerekiyor. Bu, AKP’den HAKPAR’a, CHP’den DSİP’e kadar, Kürtlere söyleyecek sözü olduğuna inanan her partinin PKK zihniyetiyle ve onun siyasi temsilcisiyle (şimdilik BDP) “silahın gölgesi olmaksızın” yarışması anlamına gelir. Bu aşamada, devlete düşen “PKK silah bırakırsa, isteyen PKK’lılar siyaset yapabilir” fikrine açık olduğunu uygun kanallardan ifade etmektir bence. Örgütse, bu andan sonra yapabileceği en anlamlı işin silahı bırakıp siyasi mücadelede yoğunlaşmak olduğunu kavrayacaktır umarım.

Tabii, bazılarının sandığının aksine, Kürt halkının talep ve özlemlerinin tek taşıyıcısı PKK değil; hatta örgüt, uzunca bir süredir, bu taleplerin hayata geçmesini büsbütün zorlaştıran bir işlev görüyor bence. Bu nedenle, Ankara’nın, özel olarak da AKP hükümetinin, bu “ateşkes günlerini” iyi değerlendirmesinin bir koşulu, PKK’yı silahtan uzak tutmaya dönük politikalar ise, diğer koşulu da, Kürt halkının taleplerini karşılamak yönünde adım atılmasıdır.

Kürtler kendilerini “birinci sınıf vatandaş” hissetmedikleri ve bunun güvencesini anayasada görmedikleri sürece, bu ülkenin bir “Kürt meselesi” olacak. Hâlihazırda Anayasa’nın 66. ve 42. maddeleriyle kurumsallaştırılan dışlayıcı yurttaşlık tanımı ve “anadilde eğitim” yasağı, Kürt meselesinin devamının da güvencesi bir bakıma. Türkiye’nin yeni demokratik anayasasında bu iki maddenin yeri yok, olmamalı... Ama yeni anayasa öncesinde de atılabilecek adımlar var. Kürtçe eğitim üzerindeki engeli fiilen kaldırabiliriz örneğin. Bakanlar Kurulu’nun 8 Nisan 2010’da aldığı “örgün eğitim kurumlarında Arapça eğitim ve öğretimin başlatılması” kararı bir emsal oluşturabilir. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı, bu kararı hemen hayata geçirmek üzere, seçmeli Arapça dersi verebilecek öğretmen arıyor şimdi.

Başbakan’ın çok iyi bildiği ve eşi Emine Erdoğan’ın kökeni vesilesiyle sık sık değindiği gibi Türkiye’de “Araplar” da yaşıyor. Adana, Urfa, Mardin, Siirt, Hatay, Bitlis, Muş, Batman ve civarında yerleşik, bir milyon sekiz yüz bin kadar insanımızın anadili Arapça. 

Onların varlığı, Milli Eğitim’in Arapçayı seçmeli ders olarak okutmasına engel oluşturmuyorsa –ki oluşturmamalı- Kürtçenin “seçmeli ders” olarak okullara girmesi de, “ama Kürtçe, Arapçaya kıyasla çok daha fazla sayıda vatandaşımızın anadili” gibi bir gerekçeyle önlenmeyecektir herhalde!

“Kürtçe seçmeli ders,” Kürt vatandaşlarımızın “anadilde eğitim hakkı” talebini karşılamaya yetmez ama bir başlangıçtır ve başlangıçlar önemlidir. Her başlangıç bir istikamet vaadi, bir niyet beyanıdır çünkü. Bakanlar Kurulu, Arapça için aldığı kararı, Kürtçe için de alırsa, bu topraklarda yaşayan milyonlarca Kürde kuvvetli bir “iyiniyet” beyanında bulunmuş olur. Ateşkesin ruhuna uygun bir beyan olacaktır bu.

TARAF

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim